Hepimiz iyi ki spor basını değiliz

Gazete dediğimiz şey, sonuçta organik bir yapıyı barındırmıyor mu? Bütüncül bir yaklaşımla dördüncü sayfa, niye birinci sayfanın mantığından uzak olsun...
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Gazete dediğimiz şey, sonuçta organik bir yapıyı barındırmıyor mu? Bütüncül bir yaklaşımla dördüncü sayfa, niye birinci sayfanın mantığından uzak olsun, ya da ne bileyim, kültür sanattaki yaklaşımların benzeri niye sporda da olmasın? Diyelim ki The Guardian'da, New York Times'ta, Le Monde'da bir spor yazısını kaleme alan kişinin, gazetenin genel düzeyinin altında olduğundan bahsedebilir misiniz? İşi entelektüelize etmek istemiyorum ama mesele aslında çok basit. Çünkü orada sistem, sporu da, ekonomiyi de, siyaseti de yazan muhabiri, yazarı aynı eleklerden geçiriyor.
Ama iş Türkiye sınırları dahilinde değişiyor. Bir gazete, bu yüzyılın son büyük cinayetini, Hrant Dink'in katledilişini lanetleyip manşetine taşırken ve bu haberi hafta boyunca okuruna aktarıyor. Birkaç gün sonra bir kulüp başkanı ortaya çıkıp olayın vahametinden bahsedip, hafta sonundaki maçta bir pankartla tepkileri göstereceklerini söylediğinde, bildiğim kadarıyla bu haber değeri taşır. Adana Demirspor Başkanı Adem
Atılgan'dan bahsediyorum. Başkan, son derece aklı selim bir yaklaşımla, bizim Radikal Spor Servisi olarak geçen hafta tüm naifliğimizle yaptığımız çağrıyı tekrarladı ve Alanyaspor maçını siyah bant takıp, 'Hepimiz Hrant Dink'iz, Hepimiz Ermeniyiz' pankartıyla çıkalım' dedi. Ne var ki bu haber Radikal ve Cumhuriyet'in spor sayfalarının dışında bir de Sabah'ta ve Milliyet'te yer aldı. Anlaşılan diğer gazeteler için böylesi bir çıkışın değeri yoktu. Ya da şöyle söyleyelim, çalıştıkları gazetelerin hafta boyuna bu cinayete tepki göstermelerini çok da önemsemiyorlardı. Benzer bir tepkiyi gösteren bir kulübe de kulak kabartmıyorlardı.
'Orhan Baba', babalığını gösterdi
Derken iki gün sonra bu çağrıyı yapan Adana Demirspor Başkanı Atılgan, öyle bir çark etti ki, "Yuh artık, bu kadarı da olur mu?" olur mu dedik. Yan sütunda Erkan Goloğlu, korkunun insana ait bir duygu olduğunun altını çiziyor ve Başkan Atılgan'a da hak vermemiz gerektiğini belirtiyor.
Evet, korku ne yazık ki insana özgü. Cesur olmak kadar korkmak da hakkımız, daha doğrusu doğamız. Ama belki bu haber sayfalara daha fazla taşınsa, belki her kanalda, her gazetede ahkâm kesenler, futbolu hatmeden, dünyanın en ünlü teknik direktörlerini (Bosque, Lippi, Capello, Tigana, Gerets, Zico, Mourinho; fark etmez) bir kalemde silenler, biraz da insan olduklarını hatırlasalar, biraz da şiddet toplumunda yaşadıklarını ve günün birinde sıranın kendilerine de gelebileceklerinin farkında olsalar ve her şeyden önemlisi Hürriyet'ten alınıp Vatan ve Radikal'de basılan, Hrant Dink'in küçük bir çocukken top peşinde koştuğunu gösteren fotoğraftan etkilenmeyi başarsalar, geleceğe dair umut taşıyabilirdik. Başkan Atılgan da açıklama yaptıktan iki gün sonra çark ederken belki yine de korkar ama hiç değilse çıkışının boşa gitmediği konusunda, kendisini daha güçlü ikna eder, yalnız olmadığını görebilirdi. Ama spor basını her zamanki gibi kolay yolu seçti. Futbolun, aynı zamanda bir insanlık sınavı olduğunun ayırdına bir türlü varmadığını gösterdi. Statlar da, 'Ayağa kalkmayan Ermeni olsun' diye bas bas bağıran 'sıradan faşizm'e teslim oldu.
Yapacak bir şey yok. Onlarla yaşamayı çoktan öğrenmiştik ama yine de saflığımızı gösterdik. Orhan babanın (Gencebay tabii ki), 'Popstar Alaturka' programında gösterdiği 'babalığı', onların da göstereceğini sanmıştık. Yanılmışız, dersimizi (bir kez daha) aldık.