İstanbul'un 'büyük' sevgisi

İnsan bu, kuş misali; bir West-falen'desin, bir Güngören'de... Ne var ki bu kültür ve coğrafya farkı, Sarı-Kırmızılılara yaramıyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

İnsan bu, kuş misali; bir West-falen'desin, bir Güngören'de... Ne var ki bu kültür ve coğrafya farkı, Sarı-Kırmızılılara yaramıyor. Galatasaray, Juventus zaferi sonrası 'formalite' hüviyeti taşıdığını düşündüğü maçtan, ağır kayıplarla ayrıldı. Güngören, bir mimarlık harikası değil ama İstanbul sınırları içinde, sahayı algılama açısından seyir zevki veren en güzel stat. Alanı, kuşbakışı görme şansına dün Fatih Terim de sahipti. Galatasaray'ın teknik direktörü, cezalı olması sebebiyle maçı soyunma odasının üstündeki balkondan izledi izlemesine ama, kan kaybına çare bulamadı.
Sezona 3-0'lık Fenerbahçe galibiyetiyle başlayan İstanbulspor, dün kendi evinde oynamasına rağmen oyunu geride kabullendi ve en iyi yaptığı işe soyundu. Aykut Kocaman'ın öğrencileri, kaptıkları her topta süratle karşı sahaya aktılar ve neredeyse her pozisyonda, gol sinyali verdiler. Dar alanda kısa seri pasları, geniş alanda da uzun topu deneyen Sarı-Siyahlılar, Ergün-Hakan Şükür-Hasan Şaş kombinasyonunda şansını kullanamayan rakibi önünde, henüz 12. dakikada skor avantajını ele geçirdi. Geriden atılan uzun pasta savunmanın arkasında topla buluşan Balili, düzgün bir vuruşla topu Galatasaray ağlarına gönderdi. Maç boyunca gereksiz bir sinir harbi yaşayan ama Selçuk Dereli'nin hoşgörüsüyle uzun süre idare eden (ve nihayetinde 88'de sarı kart gören) Haşan Şaş, 27'de takımının ilk yarı boyunca tek ciddi atağında topu kaleci Oğuz'a nişanladı. 33'te sahada Meksika 86'daki Maradona esintisi vardı. Mehmet Yozgatlı, Arjantinli bücürün Belçika ve İngiltere'ye yaptığı gibi, orta alandan aldığı topla sahayı dikine katetti, rakiplerini birer birer eksiltti ama bu pozisyonu hatıralara yerleştirecek en önemli unsura imzasını koyamadı; Mondragon, bu uzun soluklu yürüyüşe son verdi.
Terim, ikinci perdeyi iki hamleyle açtı. Defansa Bülent Korkmaz'ı yerleştirirken, Rumen Bratu'yu da Hakan Şükür'ün yanına ikinci bir gol silahı olarak sürdü. Ne var ki bu değişiklikler de Galatasaray adına oyun mantığında gözle görülür bir gelişmeye dönüşmedi. 50'de Balili, 65'te Mehmet Yozgatlı uyarı atışlarına devam etti. Terim, 73'te Ümit Karan'la gol seçeneklerini üçe çıkardı.
Di Vaio değil, Balili
Hızlı stiliyle ağır defansın içinde istediği biçimde at koşturan İsrailli Pinni Balili, tıpkı Juventus maçında Di Vaio'nun kaçırdığı ilk pozisyon gibi bir korner dönüşü atılan uzun topta, Mondragon'un kalesini terketmesini değerlendirdi ve skoru 2-0'a taşıdı. Westfalen görüntüleri geri gelmişti. 70'te Hakan Şükür, Dortmund gecesini hatırlatan klas bir kafa vuruşuyla farkı bire indirdi: 2-1. Ardından direkte patlayan kafası vardı ve Sarı-Kırmızılılar, çok kötü oynadıkları bir günde 'acaba' sorusunu kafalarda oluşturmaya başlamışlardı ki, 86'da Bushi 'Yok canım, maç bizim hakkımız' dedi: 3-1. Son olarak 'küçük' bir ayrıntıdan bahsetmek gerekiyor; 78'de Balili'nin tedavisi sürdüğü sırada, Galatasaraylı taraftarların bulunduğu tribünlerden hakem Dereli'ye birçok çakmağın yanısıra, bir adet de çakı atıldı. Bombalarla geçen hayatımızda, bir çakı nedir ki?..