İzmirgücü formasında birleşmek

Büyük düşüncelerin mütefekkiri, yayıncı kuruluşun eli sopalı allamesi, geçtiğimiz cumartesi geceki programında, bir kez daha baltayı taşa vurdu.
Haber: CENGİZ ALPMAN / Arşivi

Büyük düşüncelerin mütefekkiri, yayıncı kuruluşun eli sopalı allamesi, geçtiğimiz cumartesi geceki programında, bir kez daha baltayı taşa vurdu. Göztepe'nin düşmesinin kesinleşmesinin ardından Süper Lig'in paçasına tutunmayı sürdürerek yaşama mücadelesi veren Altay'ın da durumu karşısında kent futbolunun büyük kümede sürekli temsil edilmesini sağlayacak formül de bağıra çağıra kamu oyuna şöyle duyuruldu: 'İzmir kulüpleri bundan böyle tek bir takım, tek bir forma altında birleşmeli. Adı da İzmirgücü olmalı!'
Bu isim, elemanın eskiden oynandığı Ankara ekibinden kaynaklanmış olmalı. Ne var ki Türkiye'ye futbolu getiren şehirde yaşayanlar bu fikir karşısında
sevinçten göbek atacak yerde son derece sinirlenmiş olmaları gerek. Osmanlı döneminde futbolun ilk oynandığı Selanik'ten hemen sonra, bu oyun ilk kez İzmir'de görülmüştü. Hem de İstanbul'dan senelerce evvel.
O kadar geriye gitmeye lüzum yok. Birinci Lig'in başladığı 1959'un topal sezonunda iki grupta mücadele eden 16 takımdan yarısı İstanbullu, dördü
İzmir, kalan dördü de Ankara temsilcileriydi. Göztepe ile Karşıyaka
'Kırmızı grup'ta mücadele ederken, Altay'la İzmirspor da 'Beyaz grup'ta top koşturuyordu.
Aynı yıl 1959-60 şampiyonası olarak tekrar edilen sonbahar liginde ise 20 takımın bu kez beşi İzmir'dendi. Türkiye'nin en köklü kulüplerinden Altınordu da ulusal şenliğe katılmıştı. Bu 'İzmir Beşlisi' mevsimler boyu birinci ligte konser vermeyi sürdürdü. Arada bir dörde, hatta üçe düştüler ama 1972-73'e kadar fazla enseyi karartmadılar. O sezon Altay'la Göztepe kentin gururunu koruyan formalardı. Taa ki 1976-77 mevsimine kadar. Siyah-Beyazlılar, 1970-71'deki Göztepe'den sonra ligi üçüncü sırada bitirme başarısını gösterirken, Sarı-Kırmızılılar hemşehrilerine veda etmek zorunda
kalıyordu. Fazla ara vermeden 1979-80'de yine Altay-Göztepe rekabeti milli lige aktarılıyordu. Altay'ın da kaderini değiştirememesi sonucunda 1983-84 ilk kez İzmirliler'in katılmadığı mevsim oluyordu. Altay'dan gelen yiğitler, hemen ertesi mevsim yine kramponlarını büyük küme maçlarında kullanıyordu. Karşıyaka'nın iltihakıyla yeniden iki temsilciye kavuşan
İzmir'de, ilerleyen yıllarda görevi genelde sadece Altay omuzluyordu
Az kaldı, sıkın dişinizi, günümüze yaklaştık. Milenyum'un son yılında, Avrupa kupalarında büyük başarılara imza atan ilk Türk forması Göztepe'nin yeniden 1. Lige çıkması tüm futbolseverlerce yürekten alkışlandı. Tazelenen bu başarıya az sayıda da olsa Altaylı'nın katıldığı bile söylenir. Ne var ki mevsim sonunda ezeli rakipler elele, kolkola yeniden irtifa kaybederken, büyük küme de ikinci kez İzmir aromasız bir sezonu daha yaşadı. Neyse ki bu İzmir'sizlik topu topu bir yıl sürdü. 2001-02'de Sarı-Kırmızılar'ın yükselmesinin ardından bu sene de Altay gerçek ligine avdet etti. Ve yine talihsizliklerle -en büyüğü parasızlık tabii- dolu mevsimin sona ermesine iki hafta kala Göztepe 'Benden paso' diyerek meydanı terketti. Siyah-Beyazlılar ise son doksan dakikaya kadar onur mücadelesini sürdürmeye kararlı.
Bu 'İzmirgücü' muhabbeti, bu sezon Premier Lig'e veda eden West Ham'ın öyküsüne benziyor. 1895 yılından bu yana en sert rakiplerle mücadele eden ekip, düşe kalka gidiyor. Kimsenin de aklına civar takımları toplayıp yeni bir 'Hamgücü' kuralım demek geçmiyor.
Galatasaray'ın yeri neresi!
Yine yayıncı kuruluş sözcüsünden kamuya duyurulan bir başka tartışılmaz gerçeğe sözü getireceğim. "Galatasaray'ın yeri burası değil" denildi. Sarı-Kırmızılılar'ın bu sezon oynadıkları futbolun karşılığında yerinin Gençlerbirliği'nin altında olmasına ahkam kesilmesi de unutulmadı. Ama o aralarda Cim Bom'un Avrupa puanlarıyla Türk takımlarının UEFA serüvenlerini
nicedir sürdürebildikleri gerçeğine de şöyle bir laf olsun diye dokunduruldu. Eskiden başarılı olduğu için bir takımın her sene şampiyon olması diye bir şart yok. Ne var ki zaman zaman teklese bile Aslan'ın Avrupa maceralarından yüklü hasılatla -mesela UEFA Şampiyonluğu gibi...- döndüğü de yadsınılmaz bir gerçek.



Dereyi görmeden...
En baba atasözlerimiz arasındaki bu kelamın ardında nice tecrübenin getirdiği yaşam felsefesi yatıyor. Başkan Serdar Bilgili, kuşkusuz deneyimsizlikten kaynaklanan aşırı heyecanla Gençler maçı sonrasında Beşiktaş'ın şampiyonluğunu yumruk şov ve şeref turuyla kutladı. Teknik patron Lucescu, ne de olsa yılların kurnaz tilkisi. Doğmamış bebeğe fistan biçmeye kalkışmadan İnönü'deki rövanşı beklemek gerektiğinin altını çiziyor. Sinan Engin de aynı temkinli tutumunu sürdürüyor. Bu tür tezahürat, takımı olumlu yönden motive etmek yerine hüsranı da yanında taşıyabilir. Tıpkı Trabzon galibiyetinden sonra Terim'in oyuncularına
'Şampiyonluğumu kutlarım' demesinin ardından evinde Gençler'e takılıp mucizelerden medet umması gibi... Sonuçta bir hafta sonra kutlanacak zaferi erkene almanın ne anlamı var ki... Kartal'ın kupasını kimse elinden kapacak değil ki... Taa ki


İ. Mansız niye suratsız
Japonlar'ın kendilerinden bir samuraymışcasına bağırlarına bastıkları İlhan, tam bir keskin sirke misaline döndü. Yüzünden ne diye nefret akar bu delikanlının, doğrusu anlamış değilim. Rakiplere, hakemlere bakarken öylesine bir ifadeye bürünüyor ki, siyahlı adamlar korkudan kırmızı verecek yerde sarıyla yetinmek zorunda kalıyor! Bu gereksiz nefret sonunda skorer bir türlü uzak şark hizmetinden vatana dönmeyi başaramadı. 11 haftadır tık yok. İşte onun için atalarımız boşu boşuna 'keskin sirke, kulübüne zarar' dememiş...