Kenarda hoca, bağır bağır bağırıyor...

Gençlerbirliği'ndeki teknik direktörlüğü beş lig haftası kadar süren Fuat Çapa, futbolcularla vedalaşırken, kaleci Gökhan Tokgöz şöyle söylemiş ona, mealen: "Hocam, sen bize medeni insanlar gibi davrandın...
Haber: TANIL BORA / Arşivi

Gençlerbirliği'ndeki teknik direktörlüğü beş lig haftası kadar süren Fuat Çapa, futbolcularla vedalaşırken, kaleci Gökhan Tokgöz şöyle söylemiş ona, mealen: "Hocam, sen bize medeni insanlar gibi davrandın, ama biz bundan anlamadık, anlamayız; senin bize bağırman lazımdı..." Zaten, ajanslara göre, kaptan Erkan'ın sözcülüğünü yaptığı bir heyet başkan İlhan Cavcav'a çıkmış ve demiş ki: "Bu hoca çok değerli bir insan, onu bırakmayın... Ama söyleyin, bize bağırsın..."
Nadir bir istek parçası olmadığını biliyoruz bunun. Tribün ahalisinin, yöneticilerin, yorumcuların ve bizzat futbolcu milletinin çoğunluğu değilse bile büyük kısmı, teknik direktörün bir bağıran adam olmasını istiyor. Hem hırs gösterisi (gösterişi) bakımından, topçular 'motive olsun' diye... Hem otoritenin baş alameti saydığından; otoriteyi işi lâyıkıyla bilmekte değil boruyu öttürmekte görerek... Ama bir zamandır, karşı görüş de güçleniyor. Geçen sene Bursa kanalı Olay TV'de pazartesi akşamları yayımlanan, Bursaspor'un ıcığının cıcığının çıkarıldığı sohbet programında, yorumcuların bu bağırma meselesinde ikiye bölündüğünü hatırlıyorum. Bir taraf Engin İpekoğlu'nun kulübesinde efendi efendi oturmasını yadırgıyor, diğer taraf ise sözgelimi Mesut Bakkal'ın taç çizgisinden içeri yarı beline kadar sarkmış, ağzından tükürükler saçarak bağırmasına anlam veremiyordu. (Cavcav'ın Bakkal'a ilk 'uyarısının' gerekçesi de bu olmuştu: "Sporculara fazla bağırıyor.")
Lobanovski örneği
Evet, gerçekten de bir teknik direktör bütün ilmini maçın oynandığı 90 dakikaya sığdıracakmışçasına hiç durmadan kenardan talimatlar haykırıyorsa, bunda bir yanlışlık var demektir. Talim-terbiyesini vaktiyle vermiş olmalıydı, oyuna müdahalesini özlü talimatlar ve pratik değişikliklerle yapabilmeliydi. 'Motivasyon' denecekse, kuşkusuz morali sendeleyen bir oyuncunun ateşlenmesi elzemdir ama eğitim çavuşu tarzında değil herhalde.
Peki herkes Lobanovski gibi olabilir mi? Kiyevski Dinamo'nun büyük üstadı, takımının zembereğini kurup çayıra saldıktan sonra, maç boyunca uykulu-asık bir suratla oturduğu bankta hafifçe ileri geri sallanmaktan başka bir 'müdahalede' bulunmazdı. Geçtiğimiz yaz 17 yaş altı dünya şampiyonu olan Nijerya'nın teknik direktörü Yemi Tela onu bile yapmıyordu, kulübesinde kıpırtısız bir münzevi idi.
Tekniği-taktiği boş verirseniz; futbolun folkloruna gönül verenler için hepsi ayrı ayrı neşe kaynağıdır bunların. Ayak parmakları üzerinde yükselmiş, ellerini boru yapmış, her bir elemana ayrı ayrı anlık taktik yetiştirircesine bağıran Yılmaz Vural da var bu folklorun içinde; iki parmağını dudağının kıyısına iliştirmiş, kaşlarının altından oyunu süzerken, 'Acaba küçük rok mu yapsam filimi mi çıksam' muhasebesi yaptığı izlenimini veren Mourinho da. Bazen de hüzünlüdür; eğitim çavuşuna değil, bir imdat çığlığına benzetebilirsiniz teknik direktörün bağırışını ("Eyvah, geliyorlar!"). Demirel tabiriyle 'çare bulma yerinde' oturanın çaresizliği...
Çenesi çıkan kaleci
Bir de kaleci bağırtısı var. Dünyanın her yerinde, kalecinin saha
içinde ha bire çene yapması beklenir. Önündeki personelle sürekli konuşup onları tavında tutmalı, icabında topu bırakmaları için uyarmalı, onlara yer göstermeli, barajın koordinatlarını ayarlamalı, korner kalabalığına nizam vermelidir. Bu bağırtılı çağırtılı sosyalleşme tarzı, kalecinin soylu yalnızlığının bir paradoksu gibidir. Lâkin burada da farklı üsluplar var. Kimi kaleci kalendermeşrep bir sükûnetle, arada bir ellerini çırpıp 'Haydi, haydi' diye ünlemekle yetinir, kornerlerde neredeyse bezgin jestlerle direk nöbetini hatırlatır ya da belalı bir rakibi işaret eder, o kadar. Buna karşılık mesela Peter Schmeichel, Toni Schumacher, nasıl da boyun damarları kabara kabara bağırır, kapı önünde top oynayan çocukları paylayan amcalar teyzeler gibi azarlarlardı o azman stoperleri! Ligimizde şimdilerde Orkun Usak vokalleriyle dikkat çekiyor. Kimseyi azarladığı yok ama top yarı alanına geçtiği anda öyle bitmek bilmez bir arya söylevine başlıyor ki; sanırsınız ek iş olarak radyoda maçı anlatıyor.
1966-1978 arasında Manchester United'in kalesini koruyan, şampiyonluklar gören, İngiltere milli kazağını giyen Alex Stepney de böyleymiş, çok bağırırmış. 1975 senesinde bir maçta Stepney'in başına gelen, ibretliktir: önündeki savunmacılara öyle bir bağırmış ki, şaka değil, çenesi çıkmış adamcağızın! Velhasıl, abartmamak lâzım.