Lakers'ta ahval ve şerait

Lakers'ta ahval ve şerait
Lakers'ta ahval ve şerait
Yiğiter Uluğ, geçtiğimiz sezon hayal kırıklığı yaşayan Los Angeles Lakers'ın antrenörlük koltuğuna getirilen Mike Brown'u anlatıyor
Haber: YİĞİTER ULUĞ / Arşivi

2002 Dünya Şampiyonası için Indianapolis’teydik. Daha önce Gregg Popovich aracılığıyla tanıştığım San Antonio Spurs Genel Menajeri RC Buford, bir akşam yemeğine davet etti beni… Masaya otururken “Bizim teknik ekipten Mike Brown da gelecek” dedi. İsmini ilk kez duyduğum genç antrenör adayını o gece tanıdım. Henüz 31 yaşındaydı, takımdaki bazı oyunculara “Abi” demesi gerekirdi. Eğitimini bitirdikten sonra çok sevdiği basketbolda oyuncu olarak bir yere varamayacağını anlayınca, Denver Nuggets’a stajyer olarak girmiş, uzun süre hiç para almadan bir sürü ayak işine koşturulmuştu. İki farklı takımda oyuncu takibi, maç izleme, video görüntülerinin montajlanması derken, 2000 yılında Popovich ona ekibindeki üçüncü asistan olarak iş vermiş ve takım elbiseyle kenara çıkmasını sağlamıştı.

ZİDANE HAYRANI
O akşam yemeğinde Mike Brown’un klasik bir Amerikalı koçtan çok farklı olduğunu anladım. Futboldan hoşlanıyor ve Avrupa futbolunu yakından izliyordu, bir kere… Hayranı olduğu Zidane’ın, Juventus’dan Real Madrid’e transferinde ödenen bonservis bedelini pat diye söyleyebilecek kadar geniş bilgi sahibiydi.

İşin sırrı sonradan anlaşıldı; Brown’un babası askerdi ve onun görevleri sebebiyle, çocukluğu Avrupa topraklarında geçmişti. Liseyi Almanya’da bitirmişti, Almanca konuşabiliyordu ve Avrupa kültürüne olan ilgisi Amerika’ya döndükten sonra da devam etmişti.
Profesyonel oyunculuk kariyeri olmayanların pozisyon bulmakta zorlandığı NBA âleminde Brown, çalışkanlığı, kararlılığı, olaylara farklı açılardan bakabilme özelliğiyle tutunmakla kalmadı, çok da hızlı yükseldi. Ama 2005 yılında ‘head coach’ sıfatıyla Cleveland Cavaliers’in başına geçtiğinde “Tamam, ben oldum” demedi. Başkalarının fikirlerine, tecrübelerine hep açık oldu. O yüzdendir ki, yardımcılığına ligin en bilge adamlarından biri olarak tanınan, babası yaşındaki Hank Egan’ı getirdi. San Diego Üniversitesi’nde Brown’un çalıştırıcılığını da yapmış olan Egan, Cleveland’a geldiğinde 67, Brown ise 34 yaşındaydı!

Cleveland, beş sezonda Brown-Egan ikilisinin saha kenarında olduğu toplam 481 maçın 314’ünü kazandı. Bir yandan lige henüz adım atmış bir yıldız adayının, LeBron James’in egosuna uygun takım kurmak, bir yandan da kazanmak zorundaydılar. Hep play-off’larda oldular, bir kez final oynadılar ama şampiyonluk gelmedi. LeBron mızıldanmaya başladı, yönetim çareyi Brown’a kapıyı göstermekte buldu ama bu bile Cavaliers’i kurtaramadı; 2010 yazında kulüpte taş üstünde taş kalmadı.

LEBRON MU, O DA KİM!
Brown’un Cleveland’a veda etmek için yaptığı basın toplantısında takımın malzemecisini bile unutmamış, buna karşın LeBron’un adını anmamış olması, bugün bile NBA çevrelerinde konuşulan bir tavırdır.

O yıllardan hiç şüphe yok ki büyük dersler alan, son bir yılı da televizyon yorumculuğunda geçirerek ‘detoks yapan’ bu adam, şimdi Lakers’ın başında... Ancak herkesi şaşkına çeviren bu transferde ne gariptir ki, Lakers’ı yöneten Buss ailesi Kobe’nin rızasını almadı. Üstelik Kobe daha birkaç hafta önce çıkıp, “Phil Jackson’dan sonra takımı asistan koç Brian Shaw’un devralmasını tercih ederim” demecini verdiği halde!

TAKIMIN YILDIZI DEĞİL ORTAĞI
Brown, zekâsı, kendini iyi ifade etme yeteneği ve basketbola bakış açısıyla Lakers’ın başkan yardımcısı koltuğunda oturan oğul Jim Buss’u ve genel menajer Mitch Kupchak’ı etkilemiştir muhakkak… Fakat yine de takımın kazandığı son beş şampiyonlukta (dolayısıyla milyonlarca dolarda) önemli rol oynamış, takımın sadece skoreri değil, aynı zamanda yüzü olmuş koskoca Kobe Bryant’ın da böyle bir kararda görüşü alınmalıydı. NBA’de yönetimler, genellikle süper yıldızlarını bir çalışan değil, şirketin ortağı gibi görme eğilimindedir. Birkaç yıl önce Toronto’nun GM yardımcısı Gherardini’ye “Transferde ne yapmayı düşünüyorsunuz?” sorusunu yönelttiğimde, “Ben bilmem, Chris Bosh bilir” demişti gülerek… Bu işin şakası belki ama bugün San Antonio’nun Tim Duncan’a sormadan kritik bir karar vermesine, Phoenix’in Steve Nash’e sormadan adım atmasına imkân yok. Lakers neden bu yazısız kuralı hiçe sayıp, daha ilk günden Mike Brown’un kucağına bir bomba bıraktı peki? Bu basit bir düşüncesizlik mi, yoksa Kobe’nin gitmesini mi istiyorlar? Ne olursa olsun, sakat başlayan bir ilişki var karşımızda… Ama benim tanıdığım Mike Brown, bu güçlüğün üstesinden gelebilecek çok sağlam bir karakter.

KOÇUN ARKASINDAKİ KOÇ: ETTORE MESSİNA
Brown’un ilk icraatı, sezonu bitiremeden Real Madrid’den ayrılmak durumunda kalan Ettore Messina’yı yardımcılarından biri yapmak oldu. Avrupa’nın en başarılı ve en saygın çalıştırıcıları arasında gösterilen İtalyan basketbol adamı, Lakers’da saha kenarına çıkmayacak. Bench’in hemen arkasında, tribünde oturacak ama bir tür ‘başdanışman’ pozisyonunda olacak. Rakipleri izleyecek, uzun vadede stratejiler geliştirecek, transfer listeleri oluşturacak vs.

Messina gibi yıllardır koçluk yapan, saniyelik kararlar vermeye alışmış bir ince detay ustası, bu yeni göreve alışabilir mi? Bunu zaman gösterecek. Bu transfer bana hemen Mike D’Antoni’yi çağrıştırdı. D’Antoni de Amerikan vatandaşı olmasına, üniversiteyi ABD’de okumasına karşın, önce atalarının memleketi İtalya’da Philips Milano ve Benetton’u çalıştırmıştı. 1998’de NBA’e bu tip bir danışmanlık pozisyonuyla adımını attı (Denver). Sonrasında geldiği nokta malum. Ettore Messina da D’Antoni’nin açtığı yoldan giderek, NBA’deki ilk gerçek yabancı koç olmaya çalışacak.