O futbolun prensi

İngilizlerin birkaç yıl öncesine kadar nefret ettiği David Beckham, bugün bütün dünyanın sevgilisi. Simon Kuper, Beckham'ın macerasını Radikal için yazdı.

Caddeleri ağaçlıklı bir semtte, Hampton Road'da büyüdü o. Babası mutfak montajcısı, annesi kuafördü. David Beckham, Lond-ra'nın kuzey sınırlarındaki banliyöden, Chingford'dan çıkıp hayli yol kat etti. Bugün meslektaşlarından çok Marilyn Monroe'yla ya da Charlie Chaplin'le kıyaslanıyor. Yine de Essex bölgesinin, İngiliz halkının belli bir tabakasının çocuğu o.
Londra'nın doğu yakasında oturan yoksul insanların, II. Dünya Savaşı'nda Luftwaffe bombaları evlerini yerle bir edince taşındıkları yer Essex. Sonraki yıllarda, Londra'yla birlikte onlar da daha varlıklı bir hale geldiler, dönüşüm geçirdiler ve yeni bir tür ortaya çıktı: 'Essex erkeği' ve 'Essex kızı'. Londra'daki Liverpool Street Station'a hafta içi gece 23.00'ten sonra giderseniz onları kafaları dumanlı, ağır ağır dolaşırken, birbirlerini tavlamaya çalışırken görebilirsiniz. Günü Londra'nın finans merkezinde para kazanarak geçirmişlerdir, akşamı da pub'larda içki içerek ve futbol seyrederek geçirirler. Essex kızları kısa etek giyer. Essex erkekleri de canlı renklerde gömlekler ve parlak takım elbiseler...

Parayı, seksi, futbolu ve hızlı otomobilleri severler, kitapları değil.
Beckham bir Essex erkeği. Okulla ilgilenmedi hiç. Çocukken, o da ailesi gibi gösterişi sevenlerin kulübü Manchester United'ı tutuyordu. Beckham'ı öbür Essex erkeklerinden ayıran tarafı, hemen hemen hiç içki içmemesi ve parlak bir futbolcu oluşuydu. Düzenli çalışarak sağ ayağını iyice geliştirdi. 14 yaşında, neşeli ve insan canlısı bir yeniyetmeyken, Manchester United'a girdi.
Yeteneği sıradan mı?
O dönemde doğuştan yetenekli büyük bir futbolcu olarak yükselmeye başlamıştı. Efsanevi Hollandalı yıldız Johan Cruyff'a, Beckham'ı usta görüp görmediğini sorduğumda, kimseyi incitmek istemediğini söyleyerek sorumu yanıtlamadı. Açıkçası, Beckham süratli değil, top sürmek konusunda Diego Maradona ya da Rivaldo'daki sezgi onda yok. Ne var ki, yaratıcı
oyuncularda alışık olmadığımız ölçüde, beygir gibi çalışkan. Hakkında 'Sağ kanatta mı, yoksa orta sahanın ortasında mı oynamalı?' diye bir tartışma var. İngiliz Milli Takımı'nda, aynı zamanda iki yerde birden oynuyor çoğunlukla.
İkili mücadelelerde kazanan o oluyor, topu ortalamada son derece güçlü, rakibini alt etmesine pek gerek yok, çünkü topu rakibinin çevresinden dolaştırıveriyor kolayca. Beckham'a beyaz ayakkabılı bir şovmen denebilir pekâlâ, her zaman moda gösterilerine ve film galalarına karısının aksesuvarı olarak katılıyor ama yine de formundan hiçbir şey yitirmiyor. Meslek yaşamının büyük bölümünde performansı hiç değişmedi, sanki sürekli çalışma kampına kapatılmış bir keşişti Beckham.
"Buraya gelmeden tanıyordum onu" diyor İngiliz Milli Takımı'nın İsveçli teknik direktörü Sven Goran Eriksson, "Ama hayrete düştüm. Düşündüğümden daha hızlı, tahminimden daha çok koşuyor. Onu dışarıdan, başka bir ülkeden izlediğinizde, gazetelerde onun hakkında, karısının hakkında bir sürü şey
okuyorsunuz, ama onu insan olarak tanımıyorsunuz. Büyük bir profesyonel o."
Beckham, 1998 Dünya Kupası sırasında İngiliz Milli Takımı formasıyla cehennem azabı çekti adeta: St. Etienne'de Arjantin'e karşı oynadıkları çok önemli maçta, Diego Simeone'ye aptalca bir tekme attı ve oyun dışı kaldı. Doğal olarak oyuna on kişi devam eden İngiltere penaltılarda maçı kaybetti. Oyun sonrası takım otobüsünün yanında annesiyle buluştuğunda, Beckham ağlıyordu.
Henüz 23 yaşında, İngilizlerin günah keçisi olmuştu, pub'ların önünde kuklaları yakılıyordu. İşler onun için öyle kötüydü ki Nottingham'da bir kilisenin dışındaki bir afişte şunlar yazıyordu: "Tanrı David Beckham'ı bile bağışlar". Aslında Beckham yaptıkları yüzünden değil, daha çok kimliği dolayısıyla hırpalanıyordu. Çünkü gerçek olamayacak kadar iyiydi. Muhteşem bir şarkıcıyla çıkan parlak, yakışıklı, trilyoner bir futbolcu: Essex erkeğinin hayali... Kötü alışkanlıkları yoktu, göründüğü kadarıyla kadınlarla düşüp kalkmıyordu, George Best, Bobby Moore ve Paul Gascoigne gibi kendisinden önceki Britanyalı büyük futbolcuların tersine, İngiliz işçi sınıfının geleneksel eğlencesi olan içkinin tuzağına da düşmemişti.
Kahramanlarının kusurlu olmasını tercih eden İngilizler, bu yüzden ondan nefret ettiler. Beckham, çirkin ve yeteneksiz yoksullara meydan okuyordu varlığıyla... Ortalama insanın kilosunun holiganlarınkine daha yakın olduğu bir ülkede, inceliğiyle (1.83 boyunda ama sadece 75 kilo) yürüyen bir hakaret gibiydi. Üstelik Manchester United'da, hem hor görülen hem de taparcasına sevilen o kulüpte oynuyordu. Yakışıklılığı efemine olarak algılanıyordu, ona takılan ada bu duygu yansımıştı zaten: "Becks". Becks, İngilizcede bir kadın adı olan Rebecca'nın kısaltılmış biçimidir. Pek çok İngiliz, Maradona'nın görüşünü paylaşıyordu: "Beckham sahaya çıkmak için fazla güzel." "We hate David Beckham (David Beckham'dan nefret ediyoruz)" her statta işitebileceğiniz bir tezahürat oldu, ayrıca, eski Spice Girls üyesi karısı Victoria hakkında müstehcen şarkılar söylendi.
Aşağı tabakalar Beckham'ın mükemmelliğini küçük gördüyse, eğitimli tabakalar da budalalığıyla alay etti. İngiltere, insanlarının çok azını iyi eğitir, geri kalanına ise berbat bir eğitim verir. Beckham zar zor cümle kurabiliyordu, kurmaya kalkışınca da yüksek perdeden, genizden gelen o tekdüze Essex şivesiyle konuşuyordu. Zaten sözcükler umurunda değildi sanki. Vücudundaki dövmede Victoria'nın Hintçe adı da görünüşe bakılırsa yanlış yazılmış, ama ne önemi var? Hem Beckham hem de karısı için önemli olan, nasıl göründüğü... İngiltere'nın yüksek tabakaları arasında, Beckham'ı övmek insanın zekâ yaşının 13 olduğunu belli etmesi anlamına geliyordu. Medyanın Posh ve Becks takıntısı, ulusun ahmaklaştırılması yolunda atılan bir adım daha demekti. Oysa şimdi, Prenses Di'nin yerini almış gibi görünüyor.
İngiltere fikir değiştiriyor
St. Etienne'deki Arjantin maçından birkaç yıl sonra Beckham'dan hâlâ nefret ediliyordu. Tuhaftır, o çok iyi oynamayı sürdürdü. İngiliz Milli Takımı'nın kaptanı olduktan sonra, 6 Ekim 2001'de, eleme grubunda Yunanistan'a karşı oynadıkları maçın son dakikasında, mükemmel bir serbest vuruşla İngiltere'yi Dünya Kupası'na gönderdi. Ertesi sabah, o, Manchester United'ın antrenman sahasında serbest vuruş çalışırken, hem Cheshire'daki dairesinin hem de Hertfordshire'daki malikânesinin önünde kalabalıklar toplanmıştı. İngiliz ulusu fikrini değiştirdiğini ilan ediyordu. Ertesi yaz Dünya Kupası'nda, Beckham penaltıyı gole çevirerek geçmişteki
'Nemesis'i Arjantin'i bozguna uğrattı. Dünya Kupası'ndaki maçlardan sonra basın toplantılarına katılıyor, bildik anlaşılmaz klişeleri geveliyor, gülümsüyordu; gazeteciler birdenbire sevmeye başladılar onu. En dibe vurmak, Beckham'ı kabul edilebilir kusurları olan bir kahraman haline getirmişti.
Beckham'ın görsel gücü salt güzelliğinden kaynaklanmıyor, giysilerinden ve hareketlerindeki zarafetten de ileri geliyor. Bedeni henüz bitmemiş bir sanat yapıtı, kuaförlerin, dövmecilerin, teknik direktörlerin, terzilerin ve görünüşe bakılırsa, sanki oyuncak bebekmiş gibi onu tekrar tekrar tasarlayan karısının yaratısı. Beckham'ın çekiciliği bir kez kabul görünce beslenip büyümeye başladı. Futbolda, kişinin kendini medyadan sakınması en iyi tutum olarak görülmüştü uzun zaman. Ne var ki Beckham yaz tatilini ABD ve Asya'da reklam turnelerine çıkarak geçirdi.
Ona ilham veren karısı olsa gerek: Futbolda senin yerine ayakların konuşur, ama pop müzikte imajın kendinsindir ve yaşam bitmeyen bir
'kendini pazarlama'dır.
Beckham muhtemelen dünyanın en ünlü sporcusu, belki de ABD Başkanı George W. Bush'tan sonra en ünlü kişi. Asya'da Budist ve Hindu tapınaklarını onun heykelleri süslüyor. Japonya'da 'Bekkamu'nun adını bilenlerin oranının yüzde doksana vardığı söyleniyor. Rakip oyuncular, onun ya da karısının imzasını istiyor.
O ürünü satıyor, ürünler de onu
Beckham'la ilintili her şey satış yapıyor. Dünya çapında, Manchester United taraftarı olduğunu söyleyen 50 milyon insanın çoğu onu çekici buluyor. "Beckham'a ait bir eşya mı? Harika, hemen alıyoruz." Saç kreminden güneş gözlüğüne, çikolataya varana dek her şeyin reklamında yer aldı Beckham. Modayla futbolun buluştuğu yer, Nike ve Adidas gibi şirketlerin aradığı kişi o. Üstelik o ürünleri satmakla kalmıyor, ürünler de onu satıyor. Milyonlarca insan Beckham'ı öncelikle reklamlardan tanıyor.
Real Madrid, bonservis bedeli olarak 25 milyon pound ödemeye hazır olduğunu söyleyince, Beckham için de yıllık 5 milyon pound'luk ücreti gözden çıkarınca, Manchester yönetimi ise 28 yaşında bir futbolcunun bu kadar etmeyeceği görüşüne vardı. Kartlar açıldı, Beckham Real Madridli oldu.
Dünyanın en büyük kumarı
Real Madrid kulübünü yönetenlerin, gerçek birer işadamı gibi düşünme refleksleri çok gelişkin. Kulübün pazarlama müdürü Jose Sanchez, bu transferle Beckham'dan 45 milyon pound katma değer yaratmak durumunda olduklarını açıkladı. Bu rakam, forma satışlarının çok üzerinde. Sanchez'in "Zidane'ın gelmesiyle maçlarımızın Arap ülkelerine yayın haklarını son derece cazip anlaşmalarla satmıştık" cümlesi, Beckham transferinin ardında yatan nedenleri ortaya seriyor.
İşin futbol yanına baktığımızda, Real Madrid'in sağ kanadında halihazırda Figo ile genç yetenek Minambres'in olduğunu, orta sahanın ortasının ise Zidane'a bırakıldığını görüyoruz. Otoriteler, takımın en büyük eksiğinin iyi bir defans oyuncusu olduğunda birleşiyordu. Ancak Real, savunmasındaki gediği tıkamayı değil, ticari anlamda dünyanın en büyük kumarına kalkışmayı tercih etti. Şimdi hedef; Asya ve Kuzey Amerika pazarları.
Real bu büyük oyundan kârla kalkabilecek mi? Pek kolay değil. Örneği geçen yıldan vereyim: Ronaldo'nun transfer edildiği günlerde, elini Madrid kulübünden daha çabuk tutan uyanık taklitçiler, sırtında 'Ronaldo 9' yazan forma ve tişörtleri hızla piyasaya sürüp, parsayı topladılar. Real, sırf bu oyunu kırmak için Ronaldo'ya 11 numara giydirmek durumunda kaldı. Bu yıl da Beckham'la anlaşmaya varılan 17 Haziran gününde piyasaya sırtında ünlü yıldızın ismini taşıyan herhangi bir forma sürülemedi. Kulübün sözcüsü "Henüz hangi numarayı giyeceğini bilmiyoruz" diyordu, gerekçe olarak Sonunda Beckham'ın 23 numara giyeceği açıklandı. Bu, her ne kadar Michael Jordan'ın uğurlu sayı da olsa, Beckham'ın 'seksi' imajına denk düşen bir numara sayılmaz.
Sonuç olarak, Real Madrid iyi başlamadı. Beckham'dan 'çıkarmaları' gereken meblağ inanılmaz boyutlarda ve bu 'değerin' büyük bölümü, oyuncunun cebine ve sponsorlara gidecek. Yani, pazarlama konusunda futbolu yönetenlerden çok daha deneyimli olan firmalara... Görünen o ki, futbol, dünyanın en iyi pazarlama aygıtını harcamak üzere...



Çocukları da yıldız

Beckham A.Ş., sadece David'den ibaret tek yönlü bir şirket değil. 29 yaşındaki eski 'Spice Girl' Victoria Adams, bu pazarlama hamlesinin ardındaki beyin. Piyasada Victoria, "David'in brand manager'i" olarak tanınıyor. Victoria'nın solo projeleri bekleneni verememiş, Virgin Records firması şarkıcıyla anlaşmasını feshetmiş olsa da, ailenin 'show business' alanındaki başarıları sürüyor. Çiftin çocukları Brooklyn (4 yaşında) ve Romeo (henüz 13 aylık) bebe modasında söz sahibi firmalardan teklif üzerine teklif alıyor. Hatta küçük Beckham'ların bebe modasında trendleri belirlediği bile konuşuluyor.


'Öyle yakışıklı ki...'

Son Dünya Kupası sırasında Japonya'da bir havaalanına indiğimde, organizasyon için gönüllü çalışan orta yaşlı bir Japon kadınıyla tanıştım. Okuryazar oluşumuzun işe yaramadığı bu ülkede biz yabancılara yol gösteren bu kadın İngiltere'den geldiğimi duyunca "İngiliz futbolcular... Hepsi çok yakışıklı!" dedi.
"Ne? Paul Scholes mu yakışıklı? Nicky Butt mı?" diye sordum. Seaman da listeye eklenebilirdi tabii... Sorumla ilgilenmedi, sadece iç çekerek
"David Beckham, öyle yakışıklı ki" dedi kadın. Ona göre Beckham İngiliz ulusunu temsil ediyordu. Kraliçe haziran ayında Beckham'a "Officer of the British Empire" nişanı verdiğinde, futbolcunun pazarlama çabalarına karşılık küçük bir ödüldü bu.
------------------------------
Çeviren: Barış Tut