Payımıza zil, şal ve hüsran düştü

Evet, artık itiraf etmenin zamanı. Bu takımla olmuyor. Bu fikir, İspanya'da düzenlenen Avrupa şampiyonası öncesi bir 'tez'di, turnuva boyunca alınan sonuçlar bu tezin gerçekliğini ortaya koydu.
Haber: EFKAN BUCAK / Arşivi

İSTANBUL - Evet, artık itiraf etmenin zamanı. Bu takımla olmuyor. Bu fikir, İspanya'da düzenlenen Avrupa şampiyonası öncesi bir 'tez'di, turnuva boyunca alınan sonuçlar bu tezin gerçekliğini ortaya koydu. '12 Dev', eğer bugün Fransa'yı yenemezse eve sadece Çek Cumhuriyeti karşısında alınan tek galibiyetle dönecek. Bu da bir anlamda kapanan bir dönemi 'resmileştirecek'. Türkiye'de bir anlamda 'Beyaz Gölge' dizisinin verdiği ilhamla başlayan, daha doğrusu popülerleşen basketbol sevgisi, 1981 yılında elde edilen 'Balkan şampiyonluğu'yla doruğa çıkmıştı. Ama bu sevgi ve başarı biraz da 'tarih öncesi' çağlara ilişkindi. 'Modern zamanlar'daki basketbol tutkusu ise önce 1999'da Fransa'da düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda alevlendi. Haluk yıldırım'ın ev sahibi Fransa karşısındaki son saniye üçlüğü sayı olmayınca Türkiye, çeyrek final mücadelesini kaybedip eve döndü.
Ama Milliler umut doluydu...
Nitekim bu umut iki yıl sonra Türkiye'de düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda yeşerdi. Harika bir kampanyanın ürünü olarak ortaya çıkan '12 Dev Adam' sloganı, karşılığını buldu ve gerçekten de Türkiye, tarihinde ilk kez 'devler arasına' girerek Avrupa ikincisi oldu. Daha sonrasında ise Türk basketbolu uluslararası arenada gidip geldi. 2005'de Sırbistan'da düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda da çok kötü bir performans ortaya koyan Kırmızı-Beyazlılar'da 'NBA'liler ve ötekiler' kavgası baş gösterdi. Bu kavga, radikal ayrımlara neden oldu ve Türkiye, 2006'da Japonya'da düzenlenen dünya şampiyonasına gençlerin çoğunlukta olduğu bir kadroyla katıldı. Takımın NBA patentli isimleri Mehmet Okur ve Hidayet Türkoğlu kadroda yoktu. Alınan sonuç ise muazzamdı. Gençler, 'takım ruhu'nu ortaya koymuş ve 'Dünya altıncılığı'na kadar uzanmıştı. Bu kez de kamuoyunun kafasını, 'Acaba Memo'yla Hido da olsa, daha iyi bir derece alabilir miydik?' sorusu yokluyordu. Bu soru, çok geçmeden karşılığını buldu ve Türkiye, İspanya'da düzenlenen Avrupa Şampiyonası'na yıldızlarını da kadroya dahil ederek katıldı. Sonuç? Koskoca bir hüsran...
Tanjeviç gitse mesele çözülür mü?
Turnuva boyunca sadece Çek Cumhuriyeti'ni yenebilen, bu maçta da yine kendisini ve taraftarlarını sıkıntıya sokmayı başaran bu takım, İspanya serüveni boyunca eleştiri oklarına hedef oldu. 'Takım olamadık', 'Tanjeviç'le olmuyor', 'Serkan Erdoğan niye kadroda yok?', 'Kerem Tunçeri'den neden yararlanılmadı?' eleştiri başlıklarından en öncelikli olanlarıydı. Bu eleştirilerde gerçek payı olduğu muhakkaktı. Peki ama çözüm neydi? Tek bir adama yüklenmek ve koç Bogdan Tanjeviç'le yolları ayırmak, bütün meseleleri çözecek miydi? Takımdaki ruhsuzluğu, İbrahim Kutluay'ın, Ermal'ın, Kerem Gönlüm'ün formsuzluklarını nasıl açıklayabilirdik? Sadece Hidayet'in katkılarıyla bir takım ne kadar ileri gidebilirdi? Şimdi bu sorulara cevap bulma zamanı.
Ama asıl konuşulması gereken şeyler Türkiye'de düzenlenecek olan 2010 Dünya Şampiyonası'na nasıl bir takım çıkartılacağı, Millilerin evlerindeki bu organizasyonda nasıl bir performans sergileyeceği gibi konular olsa gerek...