Radikal yazarlarından efsaneye veda yazıları

Radikal yazarlarından efsaneye veda yazıları
Radikal yazarlarından efsaneye veda yazıları

Yine bu yıl Ada sensiz

FERYAL PERE 

Artık bu şarkı, yıllardır hak ettiği anlamını fazlasıyla bulacak... Yine bu yıl ada sensiz / içime hiç sinmedi / dilde yalnız dolaştım / gözyaşlarım dinmedi... Ada, Büyükada’dır. Giden sevgililerin ardından gözyaşı dökülmüşlüğü çoktur. Ama ada, en hasından Lefter Abi demektir. İskeleye indiğinde, ada özgürlük, neşe, nefes vaat eder ve hemen ardından gülümsetir, Lefter abi burda. Her acıtan kaybın ardından, büyük laflar ederiz. Ölümsüz deriz, ölüm nedir ki, çakralar çukralar, öteki evren, o da yalan bu da yalan, var biraz da sen oyalan, ama ben, bir Fenerbahçeli fani, 3 Temmuz’dan beri içime ferahlık veren Lefter abisiz eksik kaldığımızı biliyorum. Kayıpların ardından zır zır zırlayarak, ya da onu en çok kendinin sanarak ağıtlara utanırım... En çok ailesinin hakkıdır, öyledir... Ama Lefter abi başka bir durum... Hep mi göğsünü kabartır bir insan, hep mi berbat imalara muhataplıklarda o da benden diye yüzünü ağartır... 

Bu yaşımda beni çocuk hissettiren insandır o. Sınırlı süreli anılarımızı anlatmaya öyle doyamayız ki, dinleyen bir ömrü birlikte geçirdik sanır. Aslen geçirmişiz galiba... Benim onu ilk görüşüm, babamın elinden tutarak gittiğimiz Ankara’daki otelde, beş yaşımda. Yeni Saracoğlu çimlerini gördüğü ilk andaki kalp çırpıntısında. Bu defa ben büyüğüm, o çocuk. Sonrası en sevdiğimiz cümle, milyon kişinin tekrarına bayıldığı cümle: ‘Sonra bir sarıldık...’
Omzuna dolanmayı, baba kokusuna hasret kalmışlara nefes aldırmayı esirgemeyen iyi insan. Gülümsemediğini, tepeden baktığını, sevgi yaklaşmalarını geri çevirdiğini hatırlayan var mı? Hiç sanmam. Bütün bu fazlasını hak ettiği tariflerin içinde, çok iyi futbolcuymuş demek komik kalıyor. Ona ait gol rekorunu kırmak için, arkadaşının topuna ayağını uzatanları değil, Metin Oktaylar’ı hak eden insanlar, nereye kaybolduk? Lefter abi zarafetinde konuşan daha çok Lefter’i hak eden insanlar, belki bir milattır bu taze acı. Derin bir nefesle hatırlarız. “Asla unutmayacağız” demek kolay. Karakterini, alçakgönüllülüğünü çoğaltarak unutmasak. Yüz yaşında da gitse, gene içimiz yanardı ama çok sevdiği Aziz Yıldırım’a ve onun da ona hasret kalarak yapılacak veda, daha da iç burkuyor.
Lefter abicim, sen Atina’da hastalandığında da yazmıştım... Seninle aynı formayı giyiyoruz.
En çok o ısıtıyor. Çok çok insanın seni çok sevdiğini
bilince sen de üşümezsin. Babama selam söyle.


‘Vakit tamam, sizi terk ediyorum’

BAĞIŞ ERTEN 

Önce Metin Oktay, muhtemelen bugünün futbol dünyasında yeri olmadığını gördüğü için yavaş yavaş, ama trafik kazasında son süratle, ‘köprüden sonraki ilk çıkışta’ öldü. Ardından İslam Çupi gitti. Futbolun Ölümü’nün kitabını yazarak, yavaş ve edebi bir ıstırapla. Şimdi tam da bu günlerde Lefter... Futbolun Tanrıları bize bir şeyler anlatmak istiyor galiba. Ama biz sanırım anlamamakta direniyoruz. Ecel değil uyarıydı bunlar.
Bakın, Milliyet’teki belki de son yazısında ne diyor Ordinaryüs; hem de bir Fenerbahçe- Galatasaray maçının ardından: Tarih 7 Ağustos 1999: “Ortada ne alınacak kale var, ne de savaşacak düşman. Neyin kavgasını yapıyorsunuz? Sizi bu kadar sinirlendiren nedir?” Sesine kulak verdik mi?
Bundan bir sene kadar önce Azrail onu yine markaja aldığında, sulu gözlerle şunları yazmıştım: “Sana veda etmeyeceğim Lefter Küçükandonyadis. O yazıyı yazmayacağım. Bu memleketin insanlarını birbirine bağlayan ve giderek gevşeyen o bağı elinde tutanlardan biri olduğundan bahsetmeyeceğim. Her gün çirkinleşen ve kirlenen futbol kültürümüzün antikoru olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü sen ölmeyeceksin. Gerekirse hepimiz gireriz kademene, Bedri Rahmi’nin dediği gibi ‘İstanbul deyince aklım(ız)a/stadyum gelir/ bağırırız birlikte/ avazım(ız) çıktığı kadar/ Göğsümüzü gere gere/Ver Lefter’e yaz deftere.’ Ama vermeyiz biz seni.” 

Fakat sonunda kaybettik maçı. Çünkü o günden bugüne öyle bir kirlendik, öyle çirkinleştik ki artık onun bile bizi kurtarmasına imkân kalmadı.
Bu ülkede futbol ölüm döşeğinde. Bizi ne Lefter kurtarabilir, ne Metin Oktay ne Baba Hakkı. Belki de bu yüzden öldü Ordinaryüs, kim bilir? Şimdi cennete gidecek; Metin Oktay’ın yanına... Biz de cehennemimizde yaşamaya devam edeceğiz. Çünkü bildiğimizi okuyoruz ve zebaniler buna bayılıyor.
Umutlu bir yazı olmaz böyle bir günde. Ama ille de umut arayanlara çağrımdır. Futbola yeniden inanmak için gelin o stadın adını Fenerbahçe Lefter Küçükandonyadis Stadı olarak değiştirelim. Bize bu oyunu sevdirenlerin adını yaşatalım. Başkanların, takım elbiselilerin, Lefter’leri bu memleketten göçe zorlayanların adını değil. Kimse onların verdiği milyon dolarlar ya da oturdukları koltuklar için sevmedi bu oyunu. Lefter’in bir bilek hareketi kadar hafızalarda kalmayacak adları.
Ha bir de o güzelim heykelin üzerinde “1963’te futbolu bıraktıktan sonra ülkemizden ayrılmayarak Büyükada’ya yerleşmiştir” yazısını değiştirelim. Masum bir hata da olsa, şunu unutmayalım: Bu ülke, o yazıyı yazan, o heykelin dikilmesine aracı olan herkesten çok Lefter’in ülkesidir.

İşte gidiyorum, bir şey demeden...

ERKAN GOLOĞLU
 
Tabii ki Lefter’i sevmek için Fenerbahçeli olmaya gerek yok. Metin Oktay’ı sevmek için Galatasaraylı, Baba Hakkı’yı sevmek için Beşiktaşlı olmak gerekmediği gibi. İyi de sonuçta bu sevme biçimi de klişe değil mi? Ne olduğunu kurcalamadığımız, “Lefter sevilecek, sev” denen emir kipi var sanki, bu klişede.
“Rum asıllıydı ama hepimizden daha Türk’tü” diye baştan aşağı ikiyüzlülük ve milliyetçilik kokan bir başka, hatta en önemli klişeyi de unutmayalım. Futbolun asla sadece futbol olmadığını, bu topraklarda anlamamız için Lefter’den daha büyük şans olabilir miydi? Baba Hakkı’dan ya da Metin Oktay’dan söz etmiyorum. Dün omuzlarda taşı-
yanların, o gün evinde pencere bırakmadıkları Lefter Küçükandonyadis’ten söz ediyorum.
Gazetelerde haber kanallarında Lefter’i ne kadar sevdiklerini yazıp söyleyenlere yakından bakın.
Hepimiz Büyükada’da, Lefter’den 5 Eylül’de harçlık alıp, 6 Eylül’de evini taşlayan çocuklarız. Lefter, o çocuğun adını o gün de söylemedi, yıllar sonra “Bugün de söylemeyeceğim” dedi. Biz o çocuklar bugün utanmadan, özür dilemeden Lefter’i sevmekten söz edebiliyoruz. Hiçbirimizin aklına gelmiyor “O” çocuğun “Biz” olduğunu söylemek. Lefter adımızı sır gibi sakladı. Biz, sırrı yüzümüz kızarmadan taşıyabiliyoruz.
Oldu işte! Cinayetin son tanığı da sonsuzluğa gitti. Artık kimse gerçeği öğrenemeyecek ve biz temiz kalmaya devam edeceğiz. Evet ben de sevdim Lefter’i. Hem de çok...
Pazar günü İstanbul’da olacağım. O, sonsuzluğa uğurlanırken, aynı saatlerde İstiklal Caddesi’nde yağmalanan dükkânların arasında dolaşacağım. O sessizlik ve acıyla uğurlayacağım Büyük Usta’yı...

Geçici bir anın tek kare fotoğrafı

TANIL BORA
 
Bizim kuşaktan mesela Metin Oktay’ı hayal meyal hatırlayanlar var ama Lefter’i ancak babalarımızın ağabeylerimizin anlattıklarından biliyoruz. Ya da mesela, Memet Fuat’ın ‘Tribünden Palavra Anılar’ından: ‘Lefter’in çalımladığı diyelim dördüncü oyuncu çoğu zaman ilk çalımladığı olurdu. Gol aramıyormuş gibi oynardı Lefter, gol yollarını açmak, gol pası vermekti sanki görevi, ama takımının çok güç durumlardan onun golleriyle kurtulduğu görülürdü.’
Televizyon çağı öncesinin yıldızı. Siyah beyaz flu filmlerden kazınıp çıkartılacak enstantaneleri bile ender (1954 Dünya Kupası mesela). Efsane kelimesinin henüz kampanyaya düşmediği zamanlardan, sahici bir efsane. Fenerbahçe formasıyla 15 sezonda 615 maç oynamış, 423 gol atmış. Eski çağlarda bile az rastlanır bir forma sadakati ve devamlılık (Beşiktaş’ın ve Galatasaray’ın simge isimlerinden Hakkı Yeten 439, Metin Oktay 324 maç oynamışlar takımları için, oradan pay biçin).
Futbolunu değil ama nasıl sevildiğini gördük. O da gördü bunu herhalde; en azından yaşarken heykelinin dikildiğini gördü. Kadıköy’den Fenerbahçe stadına gelirken kavşakta, Kuşdili parkının kıyısında dikili heykel. Ağaçlar altında, Kurbağalıdere’yi, denizi görüyor.
Futbola başladığı Taksim kulübünde de 90 maçta 75 gol atmış. Taksimspor, büyük ölçüde Ermeni cemaatine dayanan bir kulüptü. Zaten bence Lefter, Lefter Küçükandonyadis İstanbullu Rumların, genel olarak gayrımüslimlerin ‘yerli yabancı’ değil de ‘makbul vatandaş’tan sayıldığı geçici bir anın tek kare fotoğrafı, aynı zamanda.
‘Başka Tanrının Çocukları’ndandı

UĞUR VARDAN 

‘Başka Tanrının Çocukları’, teker teker ‘Bizden bu kadar’ diyor. Ait olduğu takımda, ‘Aynı anda oynarlar mı?’ tartışması da yok. Metin’le Lefter, Baba Hakkı’yla Baba Gündüz aynı anda öyle bir oynar ki. Asıl oynamak istemedikleri, ‘Şimdiki zamanın peşinde’ koşanların takımıydı. ‘Marka değeri’, ‘Günümüz futbolu’, ‘Endüstri böyle istiyor’, ‘Maç başı anlaşma’ onların lûgatında yoktu. Yazdıkları defterde de... Lakin, bugün onu uğurlarken gözyaşı dökenlerin, ‘Çok çok üzüldük’ diyenlerin çoğunun taraftarlık kültürleri, oyunla ilişkileri ve sevdâları, ‘reddi miras’ üzerinde yükleniyor. O, kuşağının birçok temsilcisi gibi yerelden evresele bir figürdü ve ne mutlu ki, ‘Geçmişin bir hatırasıydı’ bize. Çünkü günümüz futbolu ve de milliyetçilik üzerinden yükselen ahlakı ona, değil ‘Efsane’ olma hakkı, ‘İlk 11’de bile forma vermezdi.

Hünerlerini konuşturdu, konuşmadı...

YİĞİTER ULUĞ
 
Lefter’i dünya gözüyle sahada izleyemedim ben... Ne büyük bir futbolcu olduğunu hep rahmetli babamdan dinlemiştim (Ondan dinlediğim ‘Cennetlik karma’ her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyor, doğanın kanunu böyle).
Yüzyıllar hatta binyıllar sürmüş imparatorluk bahçelerinden cumhuriyet dönemine kadar uzanabilmiş narin bir çiçekti lefter. ‘Vatandaş, Türkçe konuş!’ kampanyalarıyla renkli Beyoğlu sokaklarının bile hizaya getirildiği bir dönemin yıldızıydı. Arafta kalmış bir ruh... Tekme yediğinde Türkçe küfreden ama sahaya çıkarken dualarının anasının dilinde mırıldanan, yanlış yüzyıla yanlış yerde yakalanmış bir müthiş yetenek...
Ne yazık ki, hünerlerini konuşturduğu kadar, konuşmadı hiçbir zaman. Atina’da, ‘Turko’ diye tribünlerden küfür yemenin, 6-7 Eylül gecelerinin vahşi ve karanlık İstanbul’unda, Lefter olmanın ne anlama geldiğini içinde ne fırtınalar kopardığını paylaşmadı bizlerle. Onunla bir söyleşi kitabı yapabilmek için, defalarca adaya giden arkadaşı Halit Kıvanç bile kıramadı Lefter’in çetin inadını.
Bize sadece bir takım kuru istatistikler bırakarak yaşadıklarını kendisiyle birlikte götürmeyi seçti. Toprağı bol olsun...

Türkiyeli bir Rum

İBRAHİM ALTINSAY
 
“Lefter’in ölümü ister istemez Aziz Yıldırım’a yazdığı söylenen mektupla anılıyor medyada ama kulüplerin başkanlarıyla, teknik direktörleriyle değil, simge futbolcularıyla özdeşleştiği eski ‘Temiz Çağ’ın son temsilcisiydi O. Tıpkı Gündüz Kılıç, Hakkı Yeten gibi, sadece 11 futbolcudan biri değil, takımın kendisiydi. Ha ‘Fenerbahçe’, ha ‘Lefter ve Tayfası’... ‘Fener’ adıyla ‘Lefter’ adı kafiye tutmuştu zaten.
1961 ya da 62 olabilir. Babam beni bir Fenerbahçe-Galatasaray maçına götürdü, “Bak işte o Lefter” dedi. O andan sonra başkasına bakamadım maç boyu. Fenerliler de topu aldıklarında ona bakıyordu zaten. Tribünler şöyle bir hareketleniyor, “Ver Lefter’e” diye homurdanıyordu. O da topu ayağına aldığında, ya gol ya çalım ya da pas, mutlaka seyre değer bir şey yapıyordu. Kale önü defterleri çok kabarık, çok uzun yani.
Türk ve Müslüman olmayan Türkiyeli insanların kendi kimlikleriyle yaşayabildikleri, adlarını saklamadan toplumsal hayatta yer alabildikleri dönemin de son temsilcisiydi ayrıca. İyi ve benzersiz bir futbolcu olduğu için ona bahşedilmiş bir ihsan olabilirdi tabii bu. Yine de, bir uyanıklık sonucu TC vatandaşı yapılan Brezilyalıların adlarına hemen ‘Mehmet’in kondurulması gerekmiyordu o zamanlar... 

Şimdi bir sürü resmî Lefter biyografisi yazılacak. Ama resmi kabul görmüş de olsa, bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda yaşamış, bu topraklarda çalışmış Hristiyan bir Rum olarak Lefter’in neler yaşadığını öğrenemeyeceğiz pek. Örneğin, Varlık Vergisi onun ailesini nasıl etkilemişti? 6-7 Eylül’de ne yapmıştı? Elli kez milli olma onuru bir Rum’da kalmasın diye, neredeyse bir devlet kampanyasıyla, bir özel maç ayarlanıp, futbolu bırakma noktasındaki Turgay Şeren 51. kez milli yapıldığında ne hissetmişti? 1960’ların ortalarında Türkiyeli Rumlar ikinci büyük sürgünü yaşarken, Kıbrıs olayları nedeniyle radyolardan her gün “Kahpe Rum” lâflarını nasıl dinleyebilmişti?... Bunları büyük olasılıkla bilemeyeceğiz şimdilik. Ta ki, bu memlekette yaşamış ama Türk ya da Müslüman olmadığı için acılar çektirilmiş, haksızlığa uğramış bütün öteki insanlarla mazeretsiz, komplekssiz helâlleşene kadar...
Bu ülkeye baktığımda gördüğüm güzel şeylerin başında Lefter geliyor. Musalla taşında O’na hakkımızı helâl ederiz de, O bize eder mi?

Mahallenin en şık abisiydi

BANU YELKOVAN
 
Lefter’in ölümü 86 yaşında ciğer yetmezliği çeken eski bir futbolcunun ölümü değil. Lefter’in bizim için taşıdığı sembolik anlam çok büyük. Ve tam da bugünlerde ölmesi futbolda güzeli bir şeyler arayıp ona tutunmaya çalışan futbolseverler için daha da üzücü. Takımlarüstü, devirlerüstü bir insandı. Tek vücutta Türkiye’nin özeti gibiydi. Ve bize en unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyordu. Mahallenin en şık abisini kaybettik. Çok üzgünüz.

Yadigârın saygıdır

ONUR SALMAN
 
Taraftar için futbolcu-takım aidiyeti nedir görmeyi başaran nesildenim. Bu yüzden bilirim neden Metin Oktay’la Baba Hakkı’yla anılır Ordinaryüs. Hüviyetinde Fenerbahçe yazar belki ama alt kimliktir o, üst kimlik rakibe saygıdır, insanlıktır. O yüzden ahkâm keseriz bu büyük insanlarla ilgili. Zira ortak paydamız saygıdır. Biliriz ki onlar sevilmek için nefret ekenlerden değil, gül uzatanlardandı. Hem de bakmadan renklerin ne olduğuna.

‘Söyle bakalım Lefter kim?’

EFKAN BUCAK 

Üniversite yıllarımda bir televizyon kanalına iş görüşmesine gitmiştim... Spor müdürü beni süzüp “Spordan anlar mısın?” dedi. Ben “Evet” yanıtını verince sordu hemen, “Lefter kim?” diye... “Fenerbahçeli eski futbolcu, 50 kez milli olup da altın madalya kazanan ilk futbolcu” yanıtını verdim hemen. Futbolla bir şekilde ilgisi olan bir insanın Lefter’i bilmemesine imkân var mı? Kendisi Türk futbolu denince ismi hemen akıllara gelecek birkaç isimden biri...

‘Küçükandonyadis’ kayıplar...

KENAN BAŞARAN
 
Evet ne çıplak gözle izleyebildim ne de arşivlerden... Bir iki fotoğraf karesinden ibaret ona dair imajlarım. Ama bizim kuşak epey uzun soluklu bir “Lefter sözlü tarihi” ile büyümüştür. Birkaç kişi kaldı böyle ‘sözlü tarihle’ efsanesi anlatılan. O yüzden Cemal Süreya’nın “Metin Oktay destan, Lefter roman” cümlesi aslında beni pek ikna etmez. Çünkü bize anlatılan Lefter de büyük bir destandı. İncelikleri günbe gün azalan futbol coğrafyamızda sadece ‘Küçükandonyadis’ soyadından yola çıkarak bile fasiküller yazılabilir futbolumuzdaki ‘kayıplar’ namına. Bugün artık Hrant’ın da top koşturduğu ‘Taksimspor’dan Fenerbahçe’ye bir transfer olabilir mi? Kaybımız gerçekten de çok ama çok büyük...

Günlerden ayrılık...

BURAK KURU
 
“Aynı Lefter gibi attı golü, kornerden gelişine...” Bu alıntı uzak mesafeden atılan ‘jeneriklik’ bir golü bana tarif etmek isteyen babamın değişmez cümlesidir. Yıllarca o kadar kafama işlemiş ki, artık benim için güzel golün tanımı ‘Lefter golü’ oldu. Lefter hep anlatıldı. Yıllar geçtikçe ‘Ordinaryüs’ün ne kadar nazik, alçakgönüllü ve ‘affeden’ bir insan olduğunu öğrendim. Bu kez okuyarak... Dün, ‘bu diyarı terk ederken yanında müziğimizi de götüren’ Onno Tunç’un da ölüm yıldönümüydü. “Bugün günlerden ayrılık, yıllardan hüzün” derken, ‘Ordinaryüs’e Onno Tunç’un bestelediği Aysel Gürel dizelerini, Sezen Aksu’nun sesinden yolluyorum: “Gel asırlardan uzan da tut ellerimi, sımsıcak / Yoksa bendeki çocuk da böyle çaresiz kalacak / Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar.” Terk etmesin hatıran bizi. Nur içinde yat...