'Resimdeki gözyaşları': Yeni versiyon

17 Eylül gecesi, Ulleval Stadı. Markus Merk son düdüğü çalmış. Soyunma odasına giden ilk Türk oyuncu olan Servet'e, Norveç Milli Takımı teknik kurmaylarından biri çelmeyi takıyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

17 Eylül gecesi, Ulleval Stadı. Markus Merk son düdüğü çalmış. Soyunma odasına giden ilk Türk oyuncu olan Servet'e, Norveç Milli Takımı teknik kurmaylarından biri çelmeyi takıyor. O sırada teknik direktör Hareide'nin naraları duyuluyor. Peşi sıra bir grup Norveçli, sahanın içinde sevinen Türk futbolculara saldırıyor. Carew, Riise, Iversen hep birlikte koşarak tekmelerini savuruyorlar. Kavga daha sonra koridorlara taşınıyor. Kaybetmeyi bilmiyor Kuzeyliler. Oysa bu bir oyun. Artık onları UEFA'da zor bir süreç bekliyor. Kim bilir kaç maç ceza alacaklar?..
Tabii ki böyle yaşanmadı Norveç maçının sonu. Türk oyuncular, teknik direktör Terim ve yardımcıları, keza Federasyon Başkanı Ulusoy sevinçlerini doyasıya yaşadı. Kimse kıllarına bile dokunmadı. Oysa, çok değil 16 Kasım 2005'te İsviçreli oyuncular. Türkiye'nin elinden Dünya Kupası biletini aldıklarında pek sevinememişlerdi. Acaba Euro 2008 elemeleri hiç değilse bu konuda bir deneyim olmuş mudur? Açıkçası geçen çarşamba Ali Sami Yen'de Türkiye-Bosna maçını izlerken, Boşnak oyuncular adına tedirgin oldum doğrusu. Düşünsenize, Misimoviç'in ilk yarının sonlarına doğru, Nihat'ın golünden önce Rüştü'nün koruduğu kaleye yolladığı şut, körün taşı gibi ağları bulsa, sonra da Ay-Yıldızlılar durduk yere bunalıma girse, maç da bu skorla bitse; işin yoksa yeni bir belanın kollarında bul kendini. Kim bilir, geçmişte Türkiye'de çalışan Bosna'nın başındaki teknik direktör Fuat Muzuroviç, oyuncularını olası bir felakete istinaden 'koridor savaşları'na hazırlamıştır belki de.
Bu arada, görev aldığı bütün dönemlerde çok kötü oyunculuk performansları sergileyen Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy da, en son Sami Yen'de maç sonrası gözyaşlarını dökmeye çalışırken, 'bütün zamanların en kitsch yöneticisi' unvanını hak etti sanırım. Kimseyi inandırmayan gözyaşlarına acaba kendi inanabildi mi? Ya da soruyu şöyle sorayım: Siz acaba futbol tarihinde "Yaşasın, final biletini aldık" diye ağlamayı başarabilen bir federasyon başkanı hatırlıyor musunuz? Bu açıdan Milliyet'in Pazar ekinde kimi yazarlara yöneltilen "Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy'un, finallere gitme yolundaki katkısı ne kadardır?" sorusuna Mehmet Y. Yılmaz'ın "Gözyaşlarının değeri kadardır. Yani bir para etmez" cevabı çok uygundur. Ben yine de Futbol Federasyonu'na naçizane bir öneride bulunmak istiyorum. Ulusoy'un ağlarken çekilen karelerinden en uygunu çerçeveletilerek federasyonun bütün birimlerine gönderilsin, binaların girişlerine konulsun ve popüler kültür de, 70'lerin en belirgin figürlerinden olan 'Ağlayan çocuk' portresi yerine Ulusoy'unkini zihinlere kazısın. Hatta Murat Belge'nin 'Tarihten Güncelliğe' kitabının kapağını, ağlayan çocuk figürleri yerine Ulusoy'un birkaç pozu süslesin.
İşin Terim kısmına gelince, 'İmparator' maç sonrası basın toplantısında son derece yumuşak ve güleryüzlüydü. Kendisini övgülere boğan basın mensuplarının bir-iki tuzak sorusunu da gayet diplomatik bir şekilde savuşturdu ve "Bu gece, bunları düşünmeyelim, galibiyetin ve finallere katılmanın tadını çıkaralım" dedi. Ama yine de çaktırmadan Mustafa Denizli ve Şenol Güneş'e geçirdi: "İlk kez play-off oynamadan finallere katılıyoruz" diye. Bu açıklamayı "Ya dürüstçe değildi" diye ya da "Bilgisizdi" diye yorumlamamız gerekiyor. Çünkü bilindiği gibi Terim'li maceralarda (Yani Euro 96 ve Euro 2008) play-off oynanmadı. Eğer oynansaydı, iki serüvende de ikinci sırayı alan Terim'in ekipleri, iki 'gerilimli' maç daha oynayacaktı.
Emre'yle yaşamak
Ama ben yine de bu sakin ve itirafa açık gecede Terim'den, "Evet, Emre de hatalıydı. O dönemde benim için at değiştirmek zordu, sustum. Ama kaptanımın yaptıkları doğru değildi. Ben zaten onu en başta Leeds maçında hafiften tokatlayarak uyarmış, saha içinde dersini vermiştim. Ama akıllanmamış. Onu da lütfen affedin" türünden cümleler bekledim. Ama nafile... Biz, Türk toplumu olarak depremle olduğu gibi Emre ve terbiyesizlikleriyle de yaşamayı öğreneceğiz.
Bunu öğreneceğiz de acaba Avni Aker sakinleri, sakin olmayı ne zaman öğrenecek? Lincoln gibi son derece yumuşak, agresiflikten uzak bir yıldıza bile ellerindekileri boca etmekten vazgeçmeyen 'vahşiler'le daha nereye kadar? Yok mu Trab- zon Emniyeti'nde bunların görüntüleri? Yoksa tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi ortama 'Elde bütün bilgiler var ama niye rahatımızı bozalım' tavrı mı hâkim?..
NOT: Bu köşenin asıl sahibi Tanıl Bora, teknik bir aksaklıktan dolayı bu hafta yazısını yazamamıştır.