Şampiyonluğun Öyküsü (1)

Geçen yılın travması 100'üncü yılda tedavi edildi...

Travmanın doğuşu: 14 Mayıs 2006 Denizli maçı...

Appiah o topu kaleye gönderseydi maç 26 dakika daha uzar mıydı?..

Şampiyonluk gitti, Başkan gitti, Nobre gitti, Daum gitti...

Bir zamanlar Fenerium yoktu, kaşkollar anneanne ürünüydü...


Yazı Dizisi
Haber: FERYAL PERE / Arşivi

Başlarken
O klasik deyimiyle artık yer gök Sarı-Lacivert... İzmir'de oynanan Trabzonspor maçının son düdüğü, bu hâkimiyeti tescil etti. Ardından gelen süreçte yaklaşık iki haftadır Fenerbahçe karnavalı yaşanıyor. Ama bu noktaya kolay gelinmedi. Üzüntüler ve sevinçler atbaşı gitti. İşte bu serüveni, bir Fenerbahçelinin kendine özgü kaleminden okuyacaksınız bu yazı dizisinde. Önce kısa bir geriye sarmayla başlıyoruz...


27 Mayıs, 2007 Pazar sabahı, Feneryolu
Sıcak, çok sıcak. Park yeri yok. Zaten ilerleyemiyoruz beyler, kongre yolu Fener aşkıyla dolu! Bej takım elbiseli olgun bey, lisanslı tişörtlü zarif genç hanım, çoluk çocuk ana baba bacı gardaş, yürüyoruz arkadaşlar!
Erken kalkan almanak almış, koca ciltte bir fotoğraf bir isimlik saltanatı var. 2007 Fenerbahçesi üyelik/kimlik/aidiyet/sensiz nasıl yaşarım/ben senden ibarettim kitabında adı var olan herkes, yorgun yollarda. Kongre var. 'Dün gece'nin mayhoşluğundan, hepsi gözkapaklarına görünmeyen mandallar asmış. Başkan, 'çok sert' konuşacakmış.
Eyvah! Yok, bir yürüyüş daha yapamayız. Kramponlar sıkıyor.

Dün gece, 26 Mayıs 2007 Saracoğlu
Ya ya ya/Şa şa şa/Fenerbahçe çok yaşa!
Akortsuz çocuk seslerimize, sarılı koyu mavili el kadar kumaş parçaları eşlik ederdi. Üstelik tarih, milattan önce değildi. İnsan konfora çok çabuk alışıyor. İki yıl önce 'efsane' ödülü alan ve ne yazık ki, maçtan saatlerce önce olduğu için ödül töreni, Saracoğlu'nun dörtte bir doluluğuna bile gözleri yaşaran Lefter Küçükandonyadis'in hızlanan kalp atışları hafıza tazeletebilir mesela. Şimdilerde, sarısı doğru/laciverdi doğru ürünlerden ürün beğenebiliyorsun.
Hangisi güzeldi peki? Hepsi. Niyetinle ilgili. Nasıl baktığınla ilgili, sevgiliye. Yurtdışından gelen Parma, andırır diye Brezilya, Juventus'un deplasman hali, ah İsveç Milli Takımı ya da kanarya sarısı bir montun üzerinde minicik lacivert markasıyla kurum kurum dolaştığın mont, Bozkurt Yılmaz'ın tarifiyle 'anneanne Fenerium' undan göz nuru kaşkollar da güzeldi, affedersiniz bunun lacivert zemin üzerine yaldızlısının, bir de yakasız olanı var mı sorusu da.
26 Mayıs 2007 gündüzü, 'karşı'da olanların, kombinemi aldım formamı aldım-onu da yaptım bunu da yağmurlarda çamurlarda ahalisinin taç giyme töreni hazırlığı vardı.
Ne kadar çok görürsen o kadar sevindiğin, en çok bebeleri kucaklamak istediğin (bebe: 0-85 yaş arası, kadın erkek bir tür canlı) bir insan denizi. E bu kadar mı rahat ettirir bir üniforma, bu kadar mı sivildir, bu kadar mı yanından geçeni kardeşin hissettirir, acaba nedir nedir?
"Travmamı kendim attım/bir başıma kendimi yaktım" taraftar Uğurhan Tezcan şöyle dedi:"İnsan âşık olduğunda, aşkını hiç kimse ile paylaşmak istemez. Bir kıza veya erkeğe âşık oldunuz diyelim; kendinizden başkasının, aynı kıza veya erkeğe olan aşkına tahammül edebilir misiniz? Tahammülü bırakın, bu diğer insanın varlığından daha fazla sizi ne rahatsız edebilir?..
Ancak âşık olunan Fenerbahçe olunca bu durum öyle bir değişiyor ki... Aşkın kendisi boyut değiştiriyor; kimyası diğer aşklara inat bambaşka bir bileşen halini alıyor. Fenerbahçe'ye sizin kadar âşık birini görünce, o kişiden nefret etmiyor aksine belki de hayran oluyorsunuz.. Hatta bir başkası, daha başkası, yüzlercesi, binlercesi, milyonlarcası olsun istiyorsunuz. Aşk, öyle bir aşk ki, ne kadar çok maşuk varsa sizin içinizdeki yangın o kadar körükleniyor... Fenerbahçe'ye yeni âşıklar kazandırmaya çalışıyorsunuz. Ne kadar çok sevilirse sevilsin, yetinmiyor, herkesin ama herkesin sevmesini istiyorsunuz...
Fenerbahçem benim, biricik sevgilim... Sizin de biricik sevgiliniz, bir başkasının da biricik sevgilisi... Ne mutlu ki, bu bir sevgiliye canını verecek derecede âşık milyonlar var.. Ne mutlu hepsine ki, hepsi birbirleri ile yarışıyor daha çok sevebilmek adına.. Ne mutlu sana Fenerbahçem.. ve marşımızda da dediği gibi Ne mutlu seni sevene... Yaşa Fenerbahçe!"
Paylaşmak safiyane fiil kalır, ne büyük bir evmiş bu, sanki hepsi orda doğmuş. Bu kadar bir yakınlık işte.
Sonra akşam olur/derin derin sevdalara dalarsın! O akşam.. yok öyle o akşam, arada başka bir akşam var.

14 Mayıs 2006, Denizli
"Sermayem derdimdir, servetim ahım!"
"Maytapları aşağıya atmayın arkadaşlar" uyarısını, Samanyolu şarkısının içinde bir satır sanan genç nesil, kutlamalarda kullanıldığını zannettikleri konfetiyle vurulmaya tanıklık ettiler orda.
O beyaz, masumiyet maskesini üstüne geçirmiş kâğıt şeritlerin, zulmün topu/güllesi olduğunu algılamalarını kim bekleyebilirdi ki? Toplamaya çalışan Serkan Balcı mı anlayacaktı? 'Pirofesyenel' futbolcu olamayacağını, daha Gençlerbirliği'nde oynarken, Galatasaray'a attığı golden sonra mikrofonlara "Şimdi gerçek Fenerli oldum hi hi hi!" diyerek bazı kapıları kendine kapatan, Anelka'nın eli muhasarasını, birinci golümüz 'şazibeli' olabilir ama diye yorumlayan Forrest Balcı mı anlayacaktı? Bir Alman, bu kadar Alman ve bu kadar mı sevimli olabilir Roland Koch mu? "En güzel yüz metreyi", bu kulvarda koşan al yanaklı mı? Küçücük oğulcuğunun sesiyle Kanaryasını, çok kişiden daha iyi gören Erdal Azgın mı? Çoğumuz dış kaynaklara kaymışken, gencecik yaşında, Rüştü'yü idol seçip, Pamukkale'de onun ellerine derman dileyen Berna mı?
Şeytanı bile Rıdvan olan ahalinin safiyet çerçevesinde, Fenerbahçe Denizlispor'u yenecekti. Futbol üç sonuçluydu o gece, 1-Fenerbahçe 2-Fenerbahçe 3-Fenerbahçe! Sandırılmak istendiği gibi burun büyüklüğünden değil, Manisa'da ödedikleri bedelden, Erciyes maçında duvar dışından çimlere ses aktarımını başarıyla atlattıklarından, ezeli rakiplerinin tümünü yendiklerinden, bağıran çağıran kalemler ve parmak sallayan beyaz camcılara, moon tarikatına bir de, 'tek başına' yürümenin bazen iyi bir şey olduğundan, dan dan dan- geliyor vatman! Doğuyor travmam!
Mayıs sonu 2006 Türkiye ve dış temsilcilikler, KKTC, Vietnam falan...
- Merhaba, iyi galiba domates. İki kilo rica etsem...
- Veriyim ablacım of, hormonsuz bunlar!
- Sen iyi misin?
- İyiyiz işte, travma yaşıyoruz!
- İstediğiniz tahlilleri yaptırdım, tuhaf bir şey de görünmüyor galiba...
- Bu arıza görünmez tahlille falan, bende de var, travmadan!
- E o zaman kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak...
- Deliricem düşündükçe!

- Hayır yavrucum delirme, hep birlikte atlatıcaz travmamızı!
- Sevgili Akhisarlılar!
Güzel beldemizin... ben doldurur / ben içerim / travma benim kime ne!

Canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli yaralanmalar bırakan durum diyor sözlük, 14 Mayıs gecesinden başlayan ve iki gün sonra bu da nedir ki, Başkan da gitti, bitmedi, Nobre gitti, (eyvah, emek hırsızı çocuk ne olacak şimdi?) e Daum da yok katkılarıyla zirve yapan sıfat için.
Ne kaybolan ilk şampiyonluk, ne sonuncusu! Ama bu başka işte. Aleni ortaklıklar, pek çok anlamda farka giden Fenerbahçe'yi durdurmak üzere planlananlar, manavından yöneticisine, küçücük çocukların gözyaşlarından 'kuvvacı' Fenerlilere, hüzünlü bakma öyle dedirten bir durum. En nefret edilen cümleyi hatırlamakta zorluk yok: "Ne yani, Appiah o topu atsaydı!"
Appiah o topu içeri atsaydı, oyun 26 dakika uzardı.
Mantıksız mı? Belki. Belki de atsaydı kadar mantıklı.

YARIN: Sor Lefter'e / yaz Radikal'e!