Slovenya'da polisin adı yok...

Slovenya'da polisin adı yok...
Slovenya'da polisin adı yok...
2013 Avrupa Basketbol Şampiyonası Fransa'nın zaferiyle sona erdi. Ev sahibi Slovenya'da en çok dikkatimizi çeken, polissiz spor sahalarının ve centilmenlikten taviz vermeyen taraftarların fazlalığıydı.
Haber: BURAK KURU - burak.kuru@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul ’daki derbide henüz ‘kimliği tanımlanamamış’ kişiler sahaya girmiş ve derbi tatil ediliyorken, eşzamanlı olarak Avrupa’da başka bir heyecan yaşanıyordu: 12 Dev Adam’ın neredeyse sahaya çıkamadan elendiği Avrupa Basketbol Şampiyonası’nın finali Litvanya ve Fransa arasında oynandı. Haberiniz vardır elbette ama hatırlatmakta yarar var: Bu sezon Fenerbahçe Ülker’de oynayacak olan Linas Kleiza’nın çabaları, Tony Parker ve arkadaşlarını alt etmeye yetmeyince gülen taraf tarihinde ilk kez bu kupaya uzanan Horozlar oldu. Tabela 80-66’lık skorla yenildiklerini gösterse bile Litvanyalılar skordan bağımsız yaptıkları destekleri sürdürerek deyim yerindeyse önlerine geleni alkışladılar.
Önce biraz Slovenya ile Ljubljana tanıtımı ardından maç gözlemleri. ‘Tito’nun kristal küresi’ Yugoslavya’dan kopan ilk parça olan Slovenya, Konya kadar yüzölçümü ve Bakırköy kadar nüfusuyla (1 milyon 920 bin) mutlu mesut yaşayan bir ülke. Ülkenin yüzde 70’i ormanlık alan ve milli parklardan oluşuyor dersem ne kadar yeşil olduğunu anlayabilirsiniz.
Çok yadırgadık(!)
Sokaklarda polis görmenin hiç kolay olmadığı 300 bin kişilik Ljubjana’da suç oranı ‘yok’ denebilecek kadar az. Eurobasket nedeniyle yaşanan birkaç hırsızlık dışında vukuatsız atlatılmış bu dönem. ‘Polissizlik’ kentin her yerinde hüküm sürüyor. Cumhurbaşkanı’nın ‘çalışma ofisi’ dahil olmak üzere hiçbir devlet dairesi polis korumasında değil. Hatta koruma yok bile.
Kent meydanında Slovenya’nın Avrupa beşinciliğini kutlayan birkaç bin kişi de onları sahnede eğlendiren sanatçı da; bisikletiyle halk arasında gezinen belediye başkanının sahneye çıkıp dansçılarla dans etmesi de hem gündelik yaşantımız hem de spor kültürümüz gözönüne alınınca bize ‘yabancı’ gelen hareketler oldu. Ne diyeyim ‘yadırgadık’!.. Final maçı sabahı, Sloven basketbolcuların imza günü yapması ve çocuklara ilham vermesini ise çözemedik, “Gidip uyusanıza, ne işiniz var bu saatte” dedik...
Turnuvanın ana sponsoru Beko’nun davetlisi olarak gittiğimiz finalde de ‘polissizlik’ sürüyordu. Saha içerisinde üşenmedim saydım -zaten üşenmeyecek kadar azdılar- sahanın dört köşesinde üçer polis vardı: Yani 12 polis adam!
Olaysız finalde Litvanya ‘insanlık gereği’ olduğundan herhangi bir çaba harcamadan sportmence takımını desteklerken, Fransızlar galibiyetini en güzel milli marşlardan biri olan ulusal marşlarıyla kutladılar. Seromoni boyunca herkes birbirini alkışlarken Litvanyalıların payına Kleiza’nın, Slovenlerin payına ise Goran Dragiç’in turnuvanın en iyi beşine seçilmesi mutluluğu düştü.
İstanbul’la son bir paralellik kurarak geceyi tamamladık: Final başlarken Atatürk Olimpiyat Stadı’nı terk etmeye başlayan taraftarlar hala yollardayken bizler çoktan uykuya dalmıştık bile.