Tribün maça hazır mı?

Sezona, futbolumuzun endüstrileşmesinde yeni eşikler atlayarak giriyoruz. Ali Sami Yen ve İnönü mabedlerinin stat-marketlere dönüştürülmesi, önemli gelişmeler. Eski Sami Yen halkı, Olimpiyat Stadı'nda, topyekûn oturma düzenine geçecek. Mecidiyeköy'de burnunun dibinde olan sahaya, hülyalı bir uzaklıktan bakacak.
Haber: TANIL BORA / Arşivi

Sezona, futbolumuzun endüstrileşmesinde yeni eşikler atlayarak giriyoruz. Ali Sami Yen ve İnönü mabedlerinin stat-marketlere dönüştürülmesi, önemli gelişmeler. Eski Sami Yen halkı, Olimpiyat Stadı'nda, topyekûn oturma düzenine geçecek. Mecidiyeköy'de burnunun dibinde olan sahaya, hülyalı bir uzaklıktan bakacak. İnönü'de 'Çarşı' daha yakına taşınıyor, eski açığa geçiyor, ama onların tebdil-i mekânı belki daha bile acılı. Sürgün edildikleri anayurtları olan kapalı tribün, hep gözlerinin önünde olacak çünkü. Localara, konforlu ve pahalı seyir yerlerine dönüştürülmüş olarak.
Malûm: Stadların konforlanıp pahalılaşmasının bir veçhesi kapitalist ilişkilerin futbola nüfuz etmesiyse, diğer veçhesi de polisiye kaygılar. Herkesin yerinde oturduğu, dolayısıyla fazla bir harekete tevessül edemediği ve kolay kontrol altında tutulabildiği, zaten belirli bir gelir düzeyinin altındakilerin kapısından giremediği bir stad işletmesinin, 'fanatizm terörü'nü kontrol altına alacağı düşünülüyor. Hıncaluluç rejimi, kısacası...
Memleket stadlarının, umumiyetle, konfor denemeyecek temel ihtiyaçlar açısından feci durumda olduğu malûm. Fair-play açısından, 'spor ruhuna' değer veren, "insaniyet namına" ölçüsünü gözeten herkesin başını önüne düşürecek bir durumda olduğumuz da açık. Fakat konforun gözünü çıkaran endüstrileşmenin/pahalılaşmanın ve ona paralel 'tedbir'lerin futbol ahalisine otomatikman fair-play şırınga etmediği de ortada. Geçen seneki 6-0'lık maçta Saracoğlu kafesindeki Galatasaray seyircilerine cana malolabilecek boyut ve şekillerde cisimler fırlatanların önemli bir kısmının kibar muhit insanları olduğu biliniyor, sözgelimi. Ayrıca pahalılaşma, yoksullar arasından devrişilen 'profesyonel' seyirci gruplarını ('çetelerini') asla etkilemiyor; onlar şu veya bu şekilde finanse ediliyorlar. Stat-marketlere geçiş, onları değil yüzbinlerce 'münferit' yoksul futbol meraklısını etkiliyor.
Polisin davranışı
'Tribün terörü' lafından, maç seyretmeye gelen insanları baskı altına alan, onların maçı istedikleri gibi izlemelerine müşkülat çıkartan bütün koşulları anlamalıyız. Bu terörize edici koşullar arasında polisin hal ve davranışlarının da yer aldığını belirmezsek, eksik konuşmuş oluruz. Emniyet örgütü bir süredir futbol terörüyle ilgili profesyonel bilgisini inceltmeye çalışıyor, geçtiğimiz aylarda Ankara'da düzenlediği sempozyum türünden yararlı işler de yapıyor. Öte yandan şu da açık: Polisin taraftar gruplarını potansiyel suçlu güruhu gibi görmesi, bazı görevlilerin gerek 'normal kontroller' (seyircinin tükenmez kalemine 'atarsın' diye elkoymak ne kadar normal ise!) sırasında gerekse tribünlerdeki insanlarla muhatap olurken takındıkları horlayıcı tutumlar, tribünlerde başlıbaşına bir gerginlik unsuru olabiliyor; 'önlem alma' adına uygulanan sertlikler, bizzat şiddeti tırmandırabiliyor.
Talimcilerin çalışması
Medya, hayatta futbol maçlarının kapladığından birkaç misli yer kaplayan futbol sohbetleri üzerindeki belirleyici etkisiyle, bu meselelerde adım atılmasında çok önemli bir mecra olabilir... idi. Neden olamadığını irdeleyen bir çalışmadan söz etmek isterim: Ege Üniversitesi'nden sosyolog Ahmet Talimciler'in Bağlam Yayınları'ndan çıkan kitabı: 'Türkiye'de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi'. Ahmet Talimciler, Fanatik ve Fotomaç gazetelerini tarayarak, Türkiye'deki (spor değil!) futbol medyasının nasıl bir milliyetçilik, cinsiyetçilik ve şiddet operatörü olduğunu ortaya koyuyor. Talimciler, medyanın fanatizmin kurucu bir unsuru olmasının sebepleri arasında, 'spor söylemlerinin dört büyük takım eksenli kurgulanmasına' da dikkat çekiyor.
'Büyükler' ve diğerleri
Bu vesileyle, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün bahsettiğim sempozyumuna Gençlerbirliği Taraftarlar Derneği adına sunulan tebliğden birkaç satır aktararak bitireyim: "Medyanın dört büyük kulübü esas alan, diğer kulüplere ise figüranmış gibi muamele eden bakış tarzı, 'büyük' denen kulüplerin taraftarlarının kendilerine her şeyi hak görmelerini, diğer takımlara ve taraftarlara karşı küçümseyici tutumlara girmelerini teşvik etmektedir. Buna karşılık, 'Anadolu takımları' denen diğer kulüplerin camiaları da, medyanın bu dışlayıcı tutumu karşısında tepkisel, hınçlı tutumlar sergilemeye itilebilmektedir. (...) Özel televizyonlarda 'çığırtkan' üslubuyla yapılan sözümona 'tartışma programlarında' yine üç büyük takım adına konuşan taraftar-gazetecilerin pozisyon yorumları ve hakem eleştirilerinde de yine üç büyük kulüp penceresinden komplo teorileri geliştirilmekte, bu da futbol ortamına her olayda ard niyet ve düşmanlık arayan bir bakışın yerleşmesine katkıda bulunmaktadır."