Yabancıyım, yabancısın, yabancı...

Çok yoğun bir futbol haftasını daha geride bıraktık sevgili izleyiciler... Avrupa Şampiyonası'na gitmemiz kesinleşir kesinleşmez, "Orada bir şey yapamayız"ı konuşmaya başladı birileri...
Haber: BANU K. YELKOVAN / Arşivi

Çok yoğun bir futbol haftasını daha geride bıraktık sevgili izleyiciler... Avrupa Şampiyonası'na gitmemiz kesinleşir kesinleşmez, "Orada bir şey yapamayız"ı konuşmaya başladı birileri... Öte yandan birileri de, ağlaya ağlaya, "Bizi yerden yere vuranlar şimdi nasıl övecekler?" diye soruyordu... Bir arkadaşım var, geçen sene ABD'ye taşındı Digiturk'üyle, New York da olsa gittiği yer, Fenerbahçesiz kalamıyor, naapsın... O anlatıyordu maç aralarında rastladığı klipleri, aman da nasıl bir yabancılaşma duygusuyla izlediğini... Bıyıklı bıyıklı adamlar, şarkı sözleri ne olursa olsun birbirine benzer kıyafetlerle dans eden kızlar,
aşırı makyajlar, aslında hepsi birbirinin aynısı klipler... "Buradayken fark etmiyor insan da, biraz uzaklaşınca çok acaip geliyor bazı şeyler..." dedi tatil için döndüğünde...
Onun taa New York'a gitmesi gerekmiş, bazılarımız burada da hissedebiliyor bu 'yabancılaşma' durumunu... Ben mesela, koca koca adamların ekranlara çıkıp bütün ciddiyetleriyle "Avrupa Şampiyonası'nda ne yapacağız?" demelerini her gördüğümde feci yabancılaşıyorum... Bu bugüne kadarki üçüncü gidişimiz üçüncü! Ne yaparsak yapalım 'bişi' yapmış olacağız sonuç itibarıyla... Hatta sadece gitmek suretiyle bişi yaptık bile...
Asıl sorun paylaşamamak
İşte bu, her hafta başka bir konuda, "ne yapacağız" diye figân eden ve sahadaki başarıyı 'her şey' zanneden adamlar yüzünden, biz aslında nereye gidersek gidelim bir arpa boyu yol gidemiyoruz. Bu sahadan ekrana, ekrandan gazeteye, gazeteden yöneticiliğe, oradan hop tekrar biryerlere zıplayan, kendilerini yaptıkları işten üstün gören, giderek konuştukça varolmaya başlayan ve bu varoluşu sürdürebilmek için sürekli bir şeyler yumurtlamak zorunda hisseden adamlar yüzünden ne yaparsak yapalım yetmiyor...
Bir keresinde ben futbol olmayan bir milli takımımızın mihmandarlığını yaparken yurtdışında, bir noktada gazeteciler gelmişti milli takım kampına... Turnuvanın ilk turunda güçlüce bir grupta olduğumuz için çıkacağımıza pek prim verilmemiş, gazeteciler çıkmamızın garanti olduğu noktada teşrif etmişlerdi. Kendi kulaklarımla duydum bir milli sporcumuzun yanındaki arkadaşlarına, "Akbabalar geldi" dediğini... O çocuk, gençliğinde kendisiyle aynı sporu yapmış, şimdilerde hâlâ o günlerinin ekmeğini yiyen ve bunu yaparken aslında tek yaptığı bugünü kendi zamanı üzerinden değerlendirmek ve 'şimdikileri', affedersiniz boklamak olan adamlarla yüz yüze gelince, "Hoş geldin bilmem ne abi" diye hürmet gösteriyor ama arkasından 'akbaba' deyiveriyordu işte. Biliyordu ki akbabanın günü, ortada bir leş olduğunda başlardı asıl... O yüzden yüzlerde birer sahte gülümsemeyle birbirlerini seviyormuş gibi yapan insan rolü oynuyorlardı karşılıklı...
Uzun lafın kısası, bu adamları da, maçtan sonra ağlayarak bizi nasıl alkışlayacaklar diyen, ama belki yarın yapmayı bildikleri başka bir iş olmadığı için eleştirdikleri o adamlara dönüşme ihtimalini içlerinde taşıyan o çocukları da aynı yabancılaşma duygusuyla izliyorum. Asıl problem, 'çok laf az iş' ortamında, yapılan işi bir türlü paylaşamamakta sanırım... Bir de tabii, milli maç esnasında "Sefa oturmak yok" diye ünleyen, detone sesiyle taraftarı gaza getirmeye çalışan bazı adamları
o mikrofonun başına nasıl taşıdığı muammasında... Hatta en çok onda mı acaba?