Yaralı yüz, kalın deri

Yaralı yüz, kalın deri
Yaralı yüz, kalın deri
Bir oyun oynayalım: Avrupa'da Yılın Futbolcusu seçilen Franck Ribery ile tacizlere dayanamayıp sahayı ağlayarak terk eden Velkan Şen arasındaki noktaları birleştirin.
Haber: Tanıl BORA / Arşivi

Franck Bilal Ribéry, Zidane’den beri (1998) bu payeyi alan ilk Fransız futbolcu. Anarşik stilini, delimsirek driplinglerini takım oyununa entegre edebilmesi sayesinde erişti bu başarıya. Hesaplanamaz bir infilak kuvvesini, örgütlü fiile dönüştürmeyi öğrendi (“Bazen kendime soruyorum, ben Fransız mıyım yoksa artık Alman mı’”diyor ya!).

Bu becerisinin refakatinde mutlaka, saha içi ve saha dışı travmalarla baş etme becerisi var. İki yaşında geçirdiği trafik kazasından, o kazadan sağ şakak-yanak hududunda bıraktığı izden dolayı çocukken maruz kaldığı alaylardan tutun… Lille genç takımından 16 yaşında bedensel yetersizlik teşhisiyle ihraç edilmesine ve alt liglerde sürünürken maişetini doğrultmak için inşaat işçiliği yapmasına… Oradan, 1. Lig’e dönmeyi başardığında bir bar kavgasına karışmasına, iki yıl önce reşit olmayan bir kızla fuhuş yaptığının ortaya çıkmasına kadar… Ribéry, kimi bahtsızlık eseri kimi kendi kusuru olan bu belalarla, bir biçimde baş etmiş işte. Kâh anlayışlı ‘baba’ hocaların desteğiyle, kâh meşhur şakacılığıyla (anahtar deliklerini yapıştırıcıyla tıkayan, su bardaklarına tuz döken bir koca çocuk bu), kâh dişini sıkıp azmederek, derisini kalınlaştırarak…

Mesela ilk gençliğinde Alman futbolunda asrın yıldızı olarak karşılanan Sebastian Deisler, ondan çok daha hafif (öyle bildiğimiz) dertlerle baş edememişti. Bayern’e geldiğinin ilk yılında, 23 yaşında depresyon tedavisi almaya başladı. Bunu açıkça beyan eden ilk futbol yıldızıydı. Toparlayamadı, 27 yaşında mesleği bıraktı. Üç sene sonra bir mülakatta dedi ki: “Anladım ki yaradılışım bu işe uygun değilmiş.” Deisler’in sıkıntısı sadece üst düzey futbol ortamının stresi değildi ama o stres, çocukluk travmalarının izlerini depreştirmişti,

Son beş yılda Almanya’da üst iki lig düzeyinde 8 futbolcu, 2 teknik direktör ve bir hakem depresyon veya tükenmişlik sendromuyla pes ettiler. Hakem Babati intihara teşebbüs etti, kaleci Enke hayatına son verdi. Problem Almanya’ya özgü değil ama bu barizliği nedeniyle orada daha fazla konuşuluyor. Psikiyatri uzmanları, tabip odaları, futbolcu sendikası, profesyonelleri, aslında yeterince konuşulmadığından mustarip. Onlar, futbolcuların yüzde 10 ilâ yüzde 30’unun kariyerleri boyunca en az bir defa depresyon veya tükenmişlik sendromuna yakalandığını tespit ediyor ve duyarsızlıktan yakınıyorlar. 1. ve 2. Bundesliga’da spor psikoloğu istihdam eden yalnızca iki kulüp var!

Sorunun kaynağı sadece rekabet, baskı ve stres değil, aynı zamanda taciz ve mobbing. Sosyal medyanın buna yeni ‘imkânlar’ açtığı gözleniyor. Köln’lü taraftarların ‘benimsemediği’ futbolcu Pezzoli aleyhine bir Facebook sayfası açılması, sonra Pezzoli’nin yumruklanması, evinin önünde ‘toplanılması’, Almanya’da yaşanan en uç örnek. Pezzoli, mecbur başka kulübe transfer olmuş. Son iki yılda Almanya’da da iki Volkan Şen vakası yaşandı: Düsseldorf’lu Levels ve Erfurt’lu Reichwein, tribünlerin tacizi altında kendilerine hâkimiyetlerini kaybedip gözyaşlarına boğuldular.

‘Profesyonel’ bakış açısı: “O paraların karşılığında bu da var” diyor: Dişini sıkmak, hakarete katlanmak, renk vermemek de mesleğin parçası. Eh, var bunda bir doğruluk, daha doğrusu geçerlilik payı. Hayat böyle. Ama bu profesyonellik anlayışına kapılınca, sanki meslekî beceriyi sınarcasına, hakareti, tacizi doğallaştırmıyor hatta neredeyse teşvik etmiyor musunuz? Eyy endüstri diyelim, başvekil gibi… Başka bir ‘profesyonellik’ anlayışına ne dersiniz: O kadar ‘yatırım’ yaptığınız bu çocuklara psikolojik destek sağlamayı da ‘işin’ bir parçası haline getirseniz? ‘Derinizi kalınlaştırın!’dan başka da bir tavsiyeniz olsa?