Yüzme: Adi ve soylu, sıkıcı ve cazip

'Temel' bir spor dedik ama eski Yunan'daki kadim olimpiyatlarda, yüzme yoktu. Yüzmek, bir temel beceri olarak gerekli sayılsa da sportif-estetik bir değer taşımıyordu; nitekim mitoloji kahramanlarının yüzdükleri de enderdir.
Haber: TANIL BORA / Arşivi

'Temel' bir spor dedik ama eski Yunan'daki kadim olimpiyatlarda, yüzme yoktu. Yüzmek, bir temel beceri olarak gerekli sayılsa da sportif-estetik bir değer taşımıyordu; nitekim mitoloji kahramanlarının yüzdükleri de enderdir. Eski Roma'da da öyle. Roma lejyonerlerinin temel
eğitiminin unsurlarından birisi yüzmeydi. Ama sırf icabı halinde hayatta kalabilmek için öğrenilen bir beceriydi yüzme, spor değil. Yüzmeye değil de, havuzlarda eğleşip sohbet etmeye düşkündüler.
Avrupa orta çağında yüzmeye iyice uzak durulduğunu biliyoruz. Kilise, suyun içinde debelenmeyi tehlikeli, pis, ahlâksız bir faaliyet saydığı gibi, kadınlara ve çocuklara yasaklıyordu.
Yüzme, 18. yüzyılda 'sosyalleşmeye' başladı. Sporların kurumlaşması sürecinde kendine saygın bir yer buldu, modern olimpiyatların yapıtaşlarından biri oldu.
Ama teslim etmek lâzım, olimpiyatlar ve büyük şampiyonalar dışında, gölgede kalıyor. Hiçbir ülkede en popüler sporlardan biri değil.
Çıplak bedenler yüzüyor!
Bunun, öncelikle, seyir sporu olarak fazla popülerleşmeye müsait olamamasıyla ilgisi olsa gerek. Seyrin niteliğindeki bir değişim de üzerine düşünmeye değer. 'Sporlaşma' sürecinde, hızlı yüzmeye verilen önem, 'güzel' yüzmenin önüne geçti. Hızda da stilin güzelliği saklı kalıyor elbette; fakat hız onu 'görünmez' kılabiliyor! 20. yüzyılın ilk yarısında, stil kadar, özellikle erkek yüzücülerin 'çıplaklığı' da bir temaşâ unsuruydu. Tarzan filmlerinden bildiğimiz Amerikalı yüzme şampiyonu Johnny Weissmuller'in bir biyografisini kaleme alan Sabine Horst; o dönemin fotoğraflarında, ayrıca Lord Byron, Tenessee Williams gibi yüzme tutkunu yazarların tasvirlerinde, yüzücülerden yansıyan teşhirci, homoerotik hatta 'tekinsiz' 'bir şeyler' olduğunu belirtmiş. Erkek bedeninin yarı çıplak haliyle sinemada görünür hale gelmesinde Weissmuller'in öncülerden biri olması, tesadüf değil. Bu nokta üzerinde duranlara bakılırsa, erkek bedeninin mahremiyetinin 'giderilmesi' de, yüzmenin 'spektaküler' vasfını azaltmış olmalı.
İngiliz yazar Charles Sprawson 'Bir Kahraman Olarak Yüzücü' adlı kitabında, yüzmenin altın çağını, iki dünya savaşı arası dönemde ve hemen sonrasında yaşadığını yazmış. Ona göre bu altın çağ, hâlâ plaj kültürünün, 'joie de vivre' (yaşamdan zevk alma) ikliminin havasını taşıyordu. Sonrasında ise, yüzme şampiyonları giderek Orta ve Doğu Avrupa havuzlarının 'güneşsizliğinden' çıkmaya başladı ona göre. Yüzme kendi estetiğini yitirip 'suda koşmaya' benzedi, demeye getiriyor. Sporcuları Japon çizgi film karakterlerine benzeten günümüzün midi mayolarını, gözlüklerini falan görse hayata küserdi adamcağız.
Yüzmenin, seyreden bakımından olduğu gibi, icra eden bakımından da popülerleşmeye fazla müsait olmayan bir yanı var: Tekdüzeliği. Cüneyt Koryürek, 1999'da bir mülakatta: 'Yüzme, 50 metrelik bir havuzda gidip gelmekle sınırlı olduğu için bıktırıcıdır' demiş; 'Bu yüzden gencin büyük bir konsantrasyonla yüzmeye sarılması lazım'. Ancak unutmamak lâzım ki, bu tekdüzelik, müthiş bir hazzın, emsalsiz bir insani deneyimin üzerindeki örtü olabilir. Üç olimpiyat altını sahibi ABD'li yüzücü Pablo Morales, 1988 olimpiyatlarına katılamayıp müsabaka sporunu bıraktıktan sonra nasıl yeniden başlamaya karar verdiğini anlatırken, televizyonda izlediği bir 4x100 bayrak yarışını, aydınlanma ânı olarak hatırlıyor. Yakın çekimde atletin sırasını beklerkenki konsantrasyonu, mahrum kaldığı şeyi hatırlatmış ona: 'Bir odağa yoğunlaşıp dalıp gitme duygusu', diye tanımlıyor. Sporun hazzı, o duygudadır. Ve yüzme, suyun tecridi içinde, 'bir odağa yoğunlaşıp dalıp gitme'nin şahikâsıdır, bana sorarsanız.
En başta suyun içindeydik
Velhâsıl, seyir için olmayabilir ama icra için, yüzmeden alâsını bilmiyorum. En azından, içinden top geçmeyen sporlar arasında; ki onları bile zorlayabilir. 'Sağlıklı yaşam için spor' bakımından göze fer batna cilâ derde deva olduğu zaten malûm. Başka sporların sebebiyet verebileceği eklem sorunlarından esirger, kalbi zorlamaz. Su hareketleri frenlediği için, sakatlanma riski en düşük spordur. Beri yandan, suyun direnciyle baş ederken, tersiz tarafından kalori kaybedersiniz. Hidrostatik basınç, oksijen deverânını, kan dolaşımını düzenler. Suyun doğal masajından istifade eder, dinçlik kazanırsınız. Sadece bedene değil, dimağa da iyi gelir; şu 'yoğunlaşıp dalıp gitme' meselesi. Hem unutmayın, 'oradan' geliyoruz; bebekliğimizden evvel suyun içindeydik!