AKP'nin meşruiyet sorunu!

2011 genel seçimleriyle yüzde 50 oy alan AKP, artık devletin bütün kurumlarında hissediliyor ve devletin ismi değiştirilmese de AKP devletinde yaşadığımız, partinin ve "devletin" faaliyetleriyle ortaya çıkıyor.
Haber: MUSTAFA ERGÜN* / Arşivi

1945’te çok partili hayata geçişle Adnan Menderes ve üç arkadaşının önderliğinde kurulan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde oyların yüzde 53,35’ini alarak, seçim sisteminin de etkisiyle, mecliste 408 sandalye kazandı. Böylece 38,38 oy almasına rağmen ancak 39 sandalye alabilen CHP ’nin tek parti rejimine son vererek iktidar oldu. Cumhuriyetin kuruluşundan beri devleti yöneten CHP’nin tek parti iktidarı da tarihe karıştı. Burjuva devrimlerinin temel hedeflerinden biri olan ve cumhuriyetin de bir türlü gerçekleştiremediği toprak reformu gibi halkçı ve popülist söylemlerle iktidara gelen Demokrat Parti, Türkiye siyasal hayatı literatürüne kattığı “millet iradesi” kavramıyla siyasal hayatta hep anılacak bir parti olageldi.

1954 seçimlerini de kazanan Menderes, “millet iradesi”nin kendisi olduğunu söyleyerek, bütün devlet kurumlarını ele geçirdi. Ve günümüz iktidar partisinde de sıkça duyduğumuz bir söylem olan millet iradesi, Menderes’e her şeyi yapma hakkı veriyormuşçasına, yaptığı her şeyi milletin iradesine dayandırıyordu. Hatta herhangi bir konuda kendisine muhalefet edildiğinde “Sen milletin iradesine karşı mı geliyorsun?” gibi sözlerle azarlar ve cezalandırırdı. 1954 seçimlerinde Osman Bölükbaşı’nı tekrar milletvekili seçtiği için Kırşehir, ilçe yapıldı. Adnan Menderes konuyla ilgili Mecliste “Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir, evet biz açık konuşuruz” demişti. Yapılan her muhalefeti kendi şahsında millet iradesine yapılmış bir muhalefet gibi kabul ediyor ve ülkenin yarısının oyunu alan partisinin bütün milletin iradesini temsil ettiğini savunuyordu. Bu öyle bir hal aldı ki, artık devlet aygıtı işleyemez oldu.

Sonuç olarak 6-7 Eylül olaylarının da etkisiyle 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti ve Türkiye siyasal hayatında yeni bir sayfa açıldı: Daha sonra 1971 ve 1980’de de tekrarlanacak, binlerce insanın hayatına mal olacak ve birçok insanın da işkenceden geçirileceği darbeler dönemi. Kendilerine Milli Birlik Komitesi (MBK) adını veren darbeciler, ülke problemlerini çözecek herhangi bir plan yapmamışlardı. Öyle ki MBK, İstanbul Üniversitesi Rektörü Profesör Sıddık Sami Onar’ın başkanlığında bir komisyon kurup, kaos ortamına son verecek ve toplumsal refahı sağlayacak bir anayasa hazırlamak için çağırıldı. Şimdiye kadarki arka planı göz önünde bulundurarak, bu komisyonun yaptığı önemli tespite gelelim.

Onar Komisyonu, 28 Mayıs’ta sunduğu ön raporda “Demokrat Parti’nin yönetimi altında siyasal iktidarın kişisel ve sınıfsal hırs nedeniyle tamamen yozlaşmış olduğunu, bu yüzden devletin artık topluma hizmet etmediğini ve DP’nin yasal olarak iktidara gelse bile, yasallığın bununla ilgili olmadığının” altını çiziyordu. “Bir hükümetin meşruluğu iktidara geliş biçimiyle değil; onun anayasaya ve basın, ordu, üniversite gibi kurumlara olan saygısıyla sağlandığı” vurgulanıyordu. Komisyonun çıkarımı, “Demokrat Partililer'in bu saygıyı göstermediği ve bu nedenle iktidarının meşruluğunu yitirdiğiydi”.

Bu çıkarımın yapıldığı 1960 Türkiyesi'nden 21. yüzyıl Türkiyesi'ne gelelim. Söylem ve icraat itibarıyla DP’ye benzeyen AKP hükümetinin meşruluk zeminine. Şüphesiz daha hovarda bir Türkiye’yle karşı karşıyayız. Daha iyi giyimli, saçlarını düzgün tarayan, giydiği takım elbisesi üstüne uyan bir Türkiye. Sokakta yatan, dilencilikle geçinen ve milli piyango çekilişlerinden medet uman insan sayısını görmezden gelirsek, ekonomisinin de ayakları üstünde durduğu bir Türkiye diyebiliriz!

3 Kasım 2002 seçimleriyle, biraz da halkın başarısız koalisyonlardan ve ekonomik krizden bunalmasıyla, oyların yüzde 34’ünü alan AKP iktidara geldi. İlk döneminde daha istikrarlı bir görüntü sergilemesine rağmen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde 46’nın üzerinde oy alan AKP, Demokrat Parti’ye benzer bir şekilde radikalleşmeye ve “milli irade”den daha çok söz etmeye başladı. 2011 genel seçimleriyle yüzde 50 oy alan AKP, artık devletin bütün kurumlarında hissediliyor ve devletin ismi değiştirilmese de AKP devletinde yaşadığımız, partinin ve “devletin” faaliyetleriyle ortaya çıkıyor.

2002’den bu yana ön plana çıkan etnik ve dini farklılıklara (Rahip Santoro, Malatya’daki Zirve Yayınevi Katliamı, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Hrant Dink, Şerzan Kurt) karşı aşırı sert eylemlerle madalyonun diğer yüzünü görüyoruz. Son olarak Van depreminde devletin depremzedeye vereceği bir çadırının olmaması ve Uludere katliamında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait F16’larla 34 insanın bombalanarak katledilmesine karşı basının ve hükümetin tutumu, bu kirli siyasetin anlaşılmasında önemli mihenk taşlarını oluşturuyor. Newroz (Nevroz, Nevruz) kutlamalarına izin vermeyen ve kutlamalara da gösterilen sert müdahaleler ve tutuklamalar, aslında Kırşehir’i ilçe yapan zihniyetin tezahürü ve ‘irade-i millet’ düşüncesinin kendisidir. Öte yandan amiyane tabirle düz ovada siyaset yapan, KCK adı altında BDP ’nin belediye başkanlarına ve yöneticileri dâhil olmak üzere parti teşkilatında çalışanlara yapılan siyasi kırımlarla ‘hukuk’un da AKP elbisesi giydiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Ayrıca bunlara pek yer vermeyen, verirse de konuyu ele alış şekliyle sorunlu olan medyanın da bu elbiseyi giydiği gözlemleniyor. Bu o kadar açık ki, ulusal medya Uludere katliamını ertesi gün ancak vermeye cesaret edebildi, hükümet yanlısı bazı organlar da olayı çarpıtarak iğrenç bir savaş pornografisi olarak servis etti. KPSS ve üniversiteye hazırlık sınavlarında ortaya çıkan kopya skandalları, üniversitelerdeki kadrolaşma ve hapishanelerde volta atan öğrenciler de cabası.

Şimdi tekrar Onar Komisyonu'nun tespitine dönelim. Gündemi meşgul eden birçok şey olmasına rağmen sonuçta bir anayasa komisyonu da çalışmalarına devam ediyor. Bugün kurulan anayasa komisyonunun böyle bir rapor hazırladığını varsayalım: Sizce AKP hükümetinin hazırlanan rapora göre meşruiyeti kalmış mıdır? Onar Komisyonu'nun oluşturduğu bu rapor, kamuoyunun AKP iktidarını yargılamasında önemli bir yol gösterici olacağını düşünüyorum.

* Ankara Üni., İletişim Fak.