Anlaşılmaz ideolojiler, akademik atıllık ve Türkiye'nin gerçek sorunları

Türkiye'de devam eden büyük bir ideolojik savaş olduğu doğru. Fakat bu savaşın taraflarının kimler olduğu ve savaşın ne için yapıldığı tam olarak belli değil
Haber: ÖMER GÖKÇÜMEN / Arşivi

Türkiye'deki onlarca komplo teorisi ile ilgili yazmamak için kendimi çok zorladım. Ama bu kadar fazla ulusal ve uluslararası haber ve yorumla karşı karşıya kalınca çok kısa bir şekilde fikrimi belirtmek istedim. Konuşmak istediğim konu Türkiye'de dönen doğruluğu ve yanlışlığı tam olarak anlaşılmayan komplo teorilerinin daha gerçek sorunların üstünü örttüğü. Bu konudaki görüşlerimi, önce genel olarak daha sonra da nispeten işleyişini gözlemleme şansı bulduğum Türkiye akademisi bağlamında yapmaya çalışacağım.
Türkiye'deki politik karmaşanın ve komplo teorilerinin içeriğini anlamanın, eğer ki bu işin fiilen içinde değilseniz, mümkün olduğunu düşünmüyorum. Hatta, bu işlerle birebir ilgilenen, aktif olarak rol alan politikacıların, askerlerin vb. makamlardaki insanların bile tam olarak ne döndüğünü bildiğinden kuşkuluyum. Darbe iddialarının ne kadar ciddi olduğundan, AKP'nin yargı üzerinde ne kadar baskısı olduğuna kadar bir çok soru açıkta. Hatta ben tam olarak kim neyle suçlanıyor, bu suçlamalar birbirine nasıl bağlı, kim aktif olarak ne yapmış gibi soruları tutuklanmış sanıklar için bile tam olarak anlamış değilim. Halen ne Hrant Dink'in, ne Uğur Mumcu'nun niye, nasıl öldürüldüğü belli değil. Çok büyük, uluslararası oyunlar mı dönüyor? Yoksa, küçük çocukların beyinleri basit, paranoyak teorilerle (örn. Türklüğe hakaret, dinsizlik, vb.) dolup, onları şiddete mi sürüklüyor bilmiyorum. Sonuç olarak, benim, okuyan, yazan-çizen, politika ile ilgilenen ortanın üzerinde eğitimli birisi olarak bu konularda bir fikrim yoksa, ortalama bir Türkiye vatandaşının da sağlıklı bir fikri olmadığını düşünüyorum.
Bu durumda, birinci çıkarımım aslında basit: Muğlak, tam olarak açık olmayan ideolojik davaların ve söylemlerin Türkiye'nin ana gündemini oluşturduğunu düşünürsek, ne yazık ki oy kullanmak gibi politik kararlarımızı "yanlış" veya "eksik" bilgiler doğrultusunda yapıyoruz. Öte yandan, Türkiye'nin çok önemli sorunları var. Bu sorunlar gizlisaklı değil, ve başta kadın-erkek (ve genellemek gerekirse cinsiyet) eşitsizliği omak üzere, bir çok araştırmacının verileri ile belgelenmiş durumda. Bu sorunların nedenleri ve çözümleri bir noktaya kadar belli olmasına rağmen, düzgün bir politik baskı oluşmuyor. Bu durumu anlamakta zorlanıyorum. Çünkü bir çok insan yukarıda belirttiğim daha belirsiz meseleler yüzünden politik olarak büyük riskler alıyorlar, oylarını kullanıyorlar, cesaretle ve dirayetle fikirlerini savunuyorlar. Ama iş milyonlarca kadının aile içi şiddet görmesine, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki yüzlerce tinerci çocuğa, tecavüzler yüzünden yıkılan binlerce aileye, toplumdan dışlanan binlerce homoseksüele, üniversiteli bir çok öğrencinin iş bulamamasına, Kürt sorununa, Alevi meselelerine, vb. konulara gelince nedense kararlı bir politik irade oluşmuyor (tabi ki bu konuları düzeltmek için hayatlarını adamış bir avuç insana söyleyecek bir sözüm yok). Belki de, bu konulardaki toplum içinde biriken isyan, Ergenekon veya İslam-laiklik çatışması gibi daha belirsiz konularda politik arenada kendini gösteriyor. Türkiye demokrasisinin bence en önemli sorunu, bazı ülkelerde olduğu gibi apolitik bir toplum olmasında değil, politik enerjinin değişim gerektiği açık olan sorunlara yöneltilememesi.
Dahası, bütün bu ideolojik kafa karışıklığı ve veri yetersizliği (veya olan verilerin önemsenmemesi), bu ortamda kendini gösteren ve dolayısı ile kaypak, işini bilen ve yetenekleri sınanmamış insanların üst tabakalara gelebilmesine imkan tanıyor. Nispeten iyi bildiğim akademiden örnek vereyeyim. Üniversitelerde bölüm başkanlarının, dekanların ve rektörlerin çok garip bir güç çelişkisi var. Bazı konularda aşırı yetkililerken, bazı konularda elleri kolları bağlı. Mesela bir öğretim görevlisinin bölüm başkanı veya dekanı tarafından islamcı, Atatürkçü, Kürtçü, solcu, tembel, alkolik, ahlaksız vb. gibi çok genel suçlamalarla sürülmesi veya akademik kariyerinin sekteye uğratılması son derece kolay. O yüzden Türkiye'de bir çok bilim insanın kariyeri için en önemli mesele araştırma yapmak veya düzgün eğitim vermek değil, bölüm başkanı ve dekan ile çatışmamak.
Diğer tarafta akademik ahlakın temelini oluşturması gereken intihal, bizim akademide bir şekilde sorun olmuyor. Rektörlerden, dekanlara, bir çok intihal iddiası ve kesinleşen intihal olayları bir çok insanın kariyerinde pek bir problem yaratmıyor, mesela. Aynı şekilde, bilimsel arkaplanları son derece yetersiz olan bir çok kişi, önemli akademik pozisyonlara atanabiliyor veya seçilebiliyor. Sonuçta, akademik güç merkezlerine suya sabuna dokunmayan, bilimsel yetileri düzgün test edilmemiş, etik kuralları hiçe sayabilen ama iş-bilen ve çevresi geniş insanlar gelebiliyor.
Öte yandan, rektörlerin, dekanların ve bölüm başkanlarının öğretim üyeleri üzerinde olan büyük güçleri, derin reformlar yapılması gerektiğinde birden eriyiveriyor. Aynı hiyerarşik yapı, YÖK'ün veya devletin/hükümetin ve hatta yargının üniversite yönetimi üzerinde, kişisel ve bilimsel olmayan suçlamalar üzerinden yürüyen, bir hegemonya oluşturmasına yol açıyor. Önemli pozisyonlarda olan iki kişiden kulaklarımla duyduğum sözler aşağı yukarı şöyle:
"Elim kolum bağlı, YÖK yönetmeliği olduğu için bir şey yapamıyorum"
veya, daha kötüsü:
"İşte, başımızdakiler adam olsa, bu sorunlar çoktan çözülmüş olurdu."
Bu tip yakınmalar, sırasıyla bir dekandan veya bir milletvekilinden gelince (ki ikisine de birebir şahit oldum), tabi ki anlamını yitiriyorlar. Bu insanlar, demek ki ya kendi kariyerlerini riske atmamak için sorumluluktan kaçıyorlar, veya makamlarının gücünün farkında değiller. Sonuçta, bir tarafta üniversite yönetimleri üniversite içi politikalarda aslan kesilirken, diğer her konuda "sessiz" kalıyorlar. Çok açık bir şekide üniversitelerin liderliğinde değişim gerektiren toplumsal sorunalın üzerine gidilemiyor. Bırakın kamusal alanda güçlü bir etki yaratmayı, üniversiteler bilimsel düşünün temelinde olan evrim teorisini, Türkiye’de inanılmaz bir ivme kazanan evrim karşıtı harekete karşı bile güçlü bir şekide savunmaktan aciz. Tabi ki, bu ortamda hem sosyal ve politik olarak pozitif bir etki yaratılamıyor, hem de, dünyada hızla değişen bilim ve eğitim politikalarını takip etmekte çok büyük zorluklar ortaya çıkıyor. Kısaca, tam olarak tanımlanmamış ideolojilerin duruma göre yorumlanabilmesi (ve insanların bu yüzden suçlanmaları), ve de buna paralel olarak akademik hiyerarşinin veriye dayanmayan ve bilimsel olmayan kriterler dahilinde uygulanması, üniversitelerin "elini kolunu bağlıyor".
Bu durumun üniversitelerle sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de devam eden büyük bir ideolojik savaş olduğu doğru. Fakat bu savaşın taraflarının kimler olduğu ve savaşın ne için yapıldığı tam olarak belli değil. Bu gürültülü ama çapraşık savaşın gölgesinde, Türkiye’nin gerçek sorunları unutuluyor ve herkesin gerekli bulacağı değişiklikler için gereken politik ve fikirsel iradeyi ve açıklığı sağlayacak insanlar güç noktalarına gelemiyorlar. Özellikle akademideki atıllık, Türkiye’nin çok ihtiyacı olan veri bazlı çalışmaların ve bu çalışmaların ışığında yeni, sağlam ve etkili siyasi fikirlerin ortaya çıkmasını engelliyor. Genç akademisyenler zamanlarının çoğunu üniversite içinde küçük politik oyunlarla harcarken, senelerdir aynı muğlak, içi boş fikirler, aynı insanların ağzından, kaleminden tekrar tekrar Türkiye’nin gündemini dolduruyor. Bu durum, hem politik bir kaos yaratıyor, hem de çok gerekli olduğu açık olan değişimlerin önüne geçiyor.