Çubuğu kırmamak

AKP iktidarının, Kürt meselesini demokratik yollardan çözmek yerine silahla bastırmak yolunu seçtiği görülüyor.
Haber: AHMET ÖZER* - ahmet.ozer@toros.edu.tr / Arşivi

Son zamanlardaki tutumuna bakıldığında, AKP iktidarının, Kürt meselesini demokratik yollardan çözmek yerine silahla bastırmak yolunu seçtiği görülüyor. Sıkça başvurduğu bir taktikle, tespit yapıyor, çözeceğim diyor, yeni bir çözüm paketi diyor, çözüyormuş gibi yapıyor, fakat maalesef çözmüyor. “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir laf var. Yaşananlara bakıp, “Hükümet şimdi bu ikinci safhayı yaşıyor” demek mümkün. Çünkü son yıllarda daha da yoğunlaştırarak biriktirdiği gücü herhangi bir çözüm için “desantralize etmek” istemiyor. O nedenledir ki, yıllardır karşısında mücadele ettiği devleti, büyük oranda ele geçirince, onu dönüştürmek yerine üstüne oturarak, eski statükoya paralel bir statüko oluşturmaya çalışıyor. Böyle bir yaklaşımın ne Türkiye ’ye ne de AKP’ye kaybettirmekten başka kazandıracağı hiçbir şey yok.

Kürt meselesini de işte bu anlayışın bir sonucu olarak, çözmek yerine “yönetilebilir, sürdürülebilir bir pozisyonda” çözümsüz bırakmak istiyor. Şimdilerde demokratik açılımdan vazgeçip güvenlik eksenli bir politikanın tuzağına düştü. Bölgeye yapılan silah ve asker sevkiyatından bu anlaşılıyor. 30 yıldan sonra gelinen noktada sorunu demokrasi yoluyla çözmek yerine silahla çözme noktasına gelinmiş olması, ne acı! Neden böyle acaba? Başbakan, son zamanlarda, kendi deyimiyle ‘bu meseleyi’ demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir yaklaşımla çözerse sanki gücünün bir kısmını yitirecek diye endişe ediyor. Ama farkında olunmayan şey şu: Asıl çözmezse, bu savaş, akan kan ve boş yere yitip giden ekonomik kaynaklar bileşkesinin yarattığı kriz ve karos iktidarı götürecek ve bu ülkeye de çok pahalıya patlayacak. Çünkü hızla sürüklenmekte olduğumuz böyle bir pozisyonun ortaya çıkması, yönetenlerin yönetememesi, yönetilenlerin de yönetilememesi demek olur, ki bunun da sonucu iktidarın sallanması, ardından çatlaması ve giderek dağılmasıdır. Bahara doğru gelirken çatışmaların her zamankinden şiddetli olacağı beklentisi ne yazık ki bu duruma işaret ediyor. Tam da bu noktada ideal olanı değil, mümkün olanı konuşmanın ve yapmanın tam zamanıdır.

Bir kere şunu görmek lazım: Demokratik çözümden vazgeçildiği takdirde geriye bir yol kalıyor, o da bastırmaktır. İktidar bunun için koşulları oluştu(rdu)ğunu düşünüyor. Orduyla belli bir yakınlaşma sağlandı, yargının kompozisyonu değiştirildi, parelel bir merkez medya oluşturuldu, üniversiteler ve YÖK hükümete karşı duran bir odak olmaktan çıkartıldı, hükümetin yanında saf tutan yeni bir sermaye sınıfı oluşturuldu. Böylece hükümet, hem halk iktidarını sağlamış olduğunu hem de devlet iktidarını ele geçirdiğini düşünüyor şimdi. Ona göre geriye bir tek şey kalıyor: O da Kürt meselesini bastırmak. Bunun için geniş çaplı KCK tutuklamalarıyla şehirlerde gösterilerin altyapısını ve dağın lojistiğini kestiğini, ardından operasyonlarla örgütün belini kırıp marjinelleştireceğini, böylece “cumhur-başkan” olarak ülkeyi 2023 yılına kadar istediği gibi yöneteceğini planlıyor ya da danışmanları böyle öngörüyor. Oysa görmek istenmeyen husus, işin çokça denenen ama sonuç alınmayan bu kısmının şu zamanda artık çok tehlikeli olduğu hususu.

Tehlike şu: Çubuğu gereğinden fazla eğersen kırarsın. O zaman da birlik bütünlük adına bastıracağım darken, tam tersi istikamette bir sonuç ortaya çıkabilir. İç çatışma ve ardından da bölünme gelir. Toplumsal galeyanlar bir anda olup biter, sonra olayın içinde yer alanlar pişman olsa bile fayda etmez. Çünkü artık bir kıvılcımla başlayan ateş, herkesi içine çeker ve yakmaya başlar. Ne artık bu durumu geriye sarmak mümkündür ne de bu iç çatışmalardan sonuç çıkarmak. Peki demokratik çözüm yoksa ne bekleniyor? Bir süre sonra psikolojik ortam bu tarz olaylara uygun hale gelmeyecek mi? Kim bu gergin ortamda, bunu garanti edebilir?

Neden böyle diyorum? Çünkü çubuk 9.5 yıllık AKP iktidarında yeterince eğilip büküldü. İnceldi, inceldi, artık kırılma noktasına geldi. Çözdüm, çözüyorum, çözeceğim diyerek 9.5 yıl geçti. Bu sürede binlerce asker, PKK ’lı ve sivil öldü. Hala ölmeye devam ediyor insanlar. Sayıları binleri bulan beçilmiş belediye başkanları, meclis üyeleri, yerel parti yöneticileri ve üyeler KCK operasyonu adı altında tutuklandı, hapislere atıldı. Kandil bombalandı, Uludere’de, nasıl olduğu daha açıklanmayan sivil vatandaşları bombalayacak kadar iş ileri götürüldü.
Peki daha ne kaldı? Ne yapılmadı da, şimdi bastırma ve sindirme adına yapılacak? İşte çubuğun kırılma noktası dediğimiz yer burası. Çünkü şimdiye kadar bütün oyunlara rağmen halklar arasında bir iç çatışma çıkmadı (çıkarılamadı). Lakin artık duyarlılıklar ve karışıklık, güvensizlik çok arttı, sinirler çok gerildi, önyargılar çok kışkırtıldı, yani çubuk çok inceldi. Kırılmadan önceki son noktasıda duruluyor. Siyasetin görevi toplumsal dokunun omurgası olan çubuğu kırmak değil, aksine kıranları engellemek, onu kırmadan tutmak, toplumu farklılıklarıyla birlikte, insanlık onuruna yakışır biçimde barış ve huzur içinde birarada yaşatmaktır. Ortak akılla, bu yapılabilir. Çubuk kırıldıktan sonra ah vah etmek para etmeyecektir.

 

* Prof. Dr., Toros Üni.