Devletten nefret etme geleneği

Ne gariptir ki yöneticilerimiz bu yüzyılda bile, çocuğunun bütün 'hata'larını komşu çocuğuna yığan anne edasıyla vatandaşlarının 'yaramazlık' yapabileceğine inanmıyor
Haber: AMED GÖKÇEN / Arşivi

 

İster adına “Kürt sorunu” diyelim ister “güneydoğu sorunu” veya bazı siyasetçilerin sıklıkla kullandığı şekliyle “PKK sorunu”; adıyla muzdarip bu 'sorun'un çözümüne ilişkin söylemlerde bir adım ileriye gidildiği, 'sorun'un ve çözümün kendisinin bizim adlandırdığımız gibi olmayabileceğine dair itirazların artığı görülüyor. “Sorun terörden ibaret değildir. Terör bir sonuçtur. PKK 25 yıldır silahlı eylemlerini sürdürüyor ve bütün askeri önlemlere rağmen, kendisine hâlâ bir toplumsal destek sağlayabiliyor. Neden? İşte bu sorunun cevabı, cesaretle tartışmalıyız. ”(05. 10. 2008) Oral Çalışlar'ın köşesinde yer verdiği bu talebin benzer bir halini bir hafta sonra İsmet Berkan'ın da köşesinde okuduk. “Sorduk mu kendi kendimize, neden katılıyor bu çocuklar PKK’ya, neden gidiyorlar ölüme? Bu sorunun cevabını öğrendiğimizde, bu savaşı bitirmenin önünü de açmış olacağız. ” (13. 10. 2008) Her iki soru da, şiddetin yeniden tırmandığı bu günlerde, Kürt Sorunu'na ilişkin en yapıcı argümanı içeriyor: Neden? Çalışlar ve Berkan'ın sorduğu sorudan yana bakarsak doğuda yaşayan vatandaş neye/neden inanıyor?
Ne gariptir ki yöneticilerimiz bu yüzyılda bile, çocuğunun bütün 'hata'larını komşu çocuğuna yığan anne edasıyla vatandaşlarının 'yaramazlık' yapabileceğine inanmıyor. İnanmıyor çünkü Türkiye tarihinde Türkiye vatandaşlarının kendi başlarına bir şikayet, eylem veya ayaklanma içerisinde olma durumu yoktur. İnanmıyor çünkü kıyıda köşede hep bir 'İngiliz', bir 'Fransız', bir 'Yunan' bir 'Ermeni' bir 'bölücü'nün olduğunu sanıyor ve buna inanmakla kalmayıp vatandaşları da buna inandırmaya çalışıyor. Bu anlayış Osmanlı siyasetinden günümüz siyasetine sirayet eden bir gelenektir. Devletin teba'sı isyan etmez onu yoldan çıkaranlar asıl olarak eşraf takımıdır. Halkın hiçbir eksiği yoktur fakat daha fazla kâr elde etmek isteyen veya çıkarları zedelenen eşraf takımı halkı ayaklanmaya teşvik etmiş/kışkırtmıştır. Dolayısıyla eşraf takımı cezalandırılırsa teba' da korkar ve olay -bir süreliğine- kapanmış olur.
Peki ya tam tersi olursa? Yani 'sorun' teba'nın tüm hayatına işlemiş ve eşrafın kendisi sistemin savunucusu haline gelmişse ne yapmak gerekecek?
Bu sorun 90'lı yıllarda çokça düşünülmüş olunacak ki köyleri boşaltmakta karar kılındı. Bu hadiseyle beraber zaten var olan 'güven sorunu' daha da arttı. Bu sebepledir ki, 12 Eylül Darbesi'nden bu yana devletin güvenilirliğine ilişkin kuşku uyandıran fikirler genç kuşak arasında hızla yayılıyor. Çünkü devlet yetkilileri yaptıkları açıklamalarla belki şehrin veya ülkenin bir başka tarafındaki Ahmet, Mehmet Efendi'yi veya Hatice ve Ayşe Hanımlar'ı ikna etmiş olabilir. Fakat olayı yaşayanların ailelerini, çocuklarını ne kadar ikna etmiş olacak. Bu durum devletin güvenilirliğini sarsmayacak mı?
Köy boşaltmaların başlamasıyla Tansu Çiller'in "PKK helikopterlerle köyleri yakıp devleti karalamaya çalışıyor" tarzındaki açıklamalarından yaklaşık 10 yıl sonra resmi yetkililer 'dostane çözüm' için köylülerle görüşüyor. Kaba bir hesap yapalım; boşaltılan/boşalan yaklaşık 2500 köy olduğunu varsayıp, her köyde de sadece 10 kişinin yaşadığını varsayalım. Bu da demektir ki şimdiye kadar yirmi beş bin kişi köylerinin nasıl ve neden boşaltıldığını çocuklarına, torunlarına, dostlarına, komşularına. . . devletin anlatmadığı/anlatamadığı bir şekilde aktarıyor. Bu anlatılara, göç eden ailelerin büyük bir bölümünde yaşanan travmatik vakâlar ve bunun sebebi olarak da topraklarından ve köylerinden ayrılmış olmaları fikri de eklenince durum daha da vahim bir boyuta ulaşıyor. Devlet yöneticilerinin zerre kadar insan piskolojisinden anlamadığını düşündürten bir yöntemle sadece şikayetçiye tazminat ödeyerek kamu vicdanı rahatlatılmaya çalışılıyor.
Böylece devletten nefret etmek babadan oğula geçen bir gelenek haline dönüşüyor. Acaba son yıllarda güneydoğu gerçekleştirilen eylemlerde çocukların en ufak bir olayda polislere taşlarla saldırmalarının bu gelenekle bir ilişkisi var mıdır? Yoksa biz yine suçu eşrafa mı atacağız?
Peki, eşraf ne durumda? Eşrafın hali de asıl itibariyle ilk meclisten beri pek değişmiş değil: (Diyarbakır milletvekilleri, 1. dönem) Abdulhamid Hamdi, Hacı Şükrü Aydındağ, Mustafa Akif Tütenk, Feyzi Pirinççioğlu, Zülfü Tigrel; (2. dönem) Cavit Ekin, Feyzi Pirinççioğlu, Ziya Gökalp, İbrahim Talî Öngören, İhasan Hamit Tigrel ve 3. dönem milletvekillerinden Zekai Apaydın'ın sahip oldukları, onları mebus yapan, siyasal ve ekonomik güç her ne ise bugün güneydoğuda AKP, DYP, ANAP, CHP, SP ve MHP'nin adaylarını da milletvekili yapan aynı güçtür. Anlaşılan o ki Osmanlı'da yer alan teba'nın idaresini yerel güçlere devretme geleneği cumhuriyet döneminde de değişmemiş ve vatandaşın kontrolü aşiretlere, şeyhlere ve ağalara devredilmiştir. DYP, ANAP, AKP, CHP, SP ve MHP'nin il başkanları, belediye başkanları, milletvekilleri ve bu kurumların genel geçer -neredeyse- tüm adayları güneydoğu'da halen şeyhlik, ağalık ve aşiret sistemini sürdüren ailelerin temsilcileri veya üyeleridir. Basit bir internet taramasıyla da bu durum görülebilir.
Aşiretler, şeyhler ve ağalar yakın zamana kadar Güneydoğu'daki halk üzerinde ciddi bir yaptırıma sahipti. Resmi temsilciler ve siyasal partilerce sıklıkla kullanılan halkçılık, laiklik, ezilenden yana olma söylemi Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı illerde hiç de söylendiği gibi bir anlam ifade etmiyor ve bunu da orada yaşayan herkes biliyor/görüyor.
20. yüzyılın başlarından bu yana yaratılan/yaratılmaya çalışılan 'iç düşman', 'bizden olmayanlar' gibi dışlayıcı tanımların da artık günlük siyasal ifadelerimiz arasında yer aldığını görüyoruz. AB sürecinin devam ettiği bugünlerde vatandaşların şikayet etme, sesini yükseltme, beğenmeme hakları sonuna kadar korunmalı. Şu dakikadan tam on yıl sonra 'dostane çözüm' gerektirecek bir olayın bu topraklarda yaşanıyor olması vatandaşlık haklarımıza karşı ciddi bir saldırıdır. 'Neden?' sorularının cevaplarına belki de buradan başlayabiliriz.