Egemenin kurşunu ya da solcunun unutkanı

Daha çok ölmek bir kıstas olabilir mi? Olabilir. Tek değil ama önemli bir kıstas. Egemen "tutumlu"dur, kurşununu boşa harcamaz.
Haber: BARIŞ YILDIRIM / Arşivi

Bilim Kongresi için geldiğimiz Karaburun’da oturduğumuz çay bahçesinin kedisi köpeğine hırlıyor. Köpek korkmuşa benziyor ki biraz geri çekildi. Ama az sonra aynı köpek kendisinden daha güçlü bir köpeğe saldırıp kendi mıntıkasından sürüyor. Ufak bir gönül meselesi için kongrenin cümle sosyolog ve felsefecisini seferber eden kardeşim (böyle de faydalı bir kongredir yani) , “Abi, ” diyor, “tuhaf bir yer burası, güçsüzler güçlülere saldırıyor. ”
Tabii ya, Şeyh Bedreddin halifesi Börklüce Mustafa’nın “baş açık, yalnayak ev yalın kılıç on bin mülhit yoldaşının” kendisinden katbekat güçlü bir “düşman ormanına on bin balta gibi” daldığı yerde, Karaburun’dayız. Güçsüzler güçlülere meydan okuyacak tabii, –bir muhacir düşünürün dediği gibi– ya n’olacağıdı?
“Karaburun mağlupları”nın geleneğini kültür cephesinde sürdüren Karaburun Bilim Kongresi, devrimci eylemlere yaraşır bir militanlık, yoldaşlık ve emekle çalışan bir avuç gönüllünün elleriyle örgütleniyor. 3-6 Eylül’de güçsüzün güçlülere onurlu hücumlarından birini daha gerçekleştirerek dördüncü kez toplanan kongre, akademiyi güçlü elleriyle kavramış tutumlar olan halka ve onun sorunlarına duyarsızlığa ve bilimsel gerçeğin hiçbir zaman tanımamış olduğu titrlere, ast-üst ilişkilerine meydan okudu.

 

Negatif film olarak ideoloji


5 Eylül günü kongrenin ana salonunu hıncahınç dolduran bir panel vardı: ‘Sosyalist Solun Dönüşümü: Dün Bugün, Yarın. ’ Ahmet Haşim Köse’nin yürütücülüğünde gerçekleşen panelin katılımcıları Aydın Çubukçu, Metin Çulhaoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Gaye Yılmaz ve Ergun Aydınoğlu’ydu. Bu isimlerin çoğu, gerek düşünsel gerek eylemsel düzeyde Türkiye solunun mücadelesine önemli katkıları olan kişiler. Onların deneyimini dinlemek, anlamak, sola nasıl baktıklarını öğrenmek elbette güzel bir fırsat olabilirdi. (Nitekim diğer konuşmacılardan ayrı tutulması gereken Gaye Yılmaz’ın emek hareketinin geçirdiği aşamaları ve karşı karşıya bulunduğu sorunları aktaran sunumu öyle de oldu. )
Fakat ortada bir sorun vardı. Masada sözü alanlar ya sayı saymayı bilmiyordu (…1989, 1990, 2000, 2001, 2002… diye sayıyorlardı) ya da o atladıkları 10 yılda, yani 1990-2000 arasında kendi siyasi gruplarının önemsiz faaliyetleriyle solun faaliyetlerini özdeş sanıyorlardı. Oysa salonu dolduranların çoğunluğu tam da bu ‘Freudyen’ unutma sürecinin kurbanı olan 10 yılın mücadelesinin içinden geliyordu. Masadakilerin kimliğine hürmeten alkışladılar onları, oysa masadakiler onların kimliği şurada dursun varlığına bile saygı göstermiyordu. Metin Çulhaoğlu’nun espriyle söylediği şey doğruydu belki de: “Beni buraya davet ettiklerinde dedim ki: Ben, oportünist, revizyonist, reformist bir adamım, 90-2000 arasını bilmem. Onlar da dediler ki: Sen merak etme, salondan birileri çıkar nasılsa. ”
Çıktı da. Elinde defterlerle harıl harıl not alan birkaç katılımcı olarak konuşmacıların 60’da biri kadar bir süre konuşabildik ama masanın aslında Türkiye solunun, özellikle de 80-2000 arasının kitlesel ve ideolojik açıdan önemsiz bir grubunu oluşturduğunu söyledik. Anlattıkları dönemin solunu temsil etmedikleri gibi o solu konuşmadılar da, kendi reformist gündemlerini konuştular. 90-2000 arasını unutmalarının sebebi de kendi geldikleri geleneklerin (olumsuz anlamda) ‘ideoloji’sinin bir sonucuydu. Marx bize ideolojinin camera obscura’daki gibi nesneleri ters gösterdiğini söylüyordu. Onların ideolojisi ise negatif filmlere benziyordu. Kendi görece önemsiz varlıklarını parıl parıl gösteriyordu; ama bu resimde Gazi’lerin, Armutlu’ların, biri dünyanın en uzun ve kanlı hapishane direnişi olmak üzere iki ölüm orucunun, mahallelerde, kırlarda, hapishanelerde yüzlerce eylemin ve şehidin varlığı ise kocaman karadeliklerdi.
Daha çok ölmek bir kıstas olabilir mi? Olabilir. Tek değil ama önemli bir kıstas. Egemen “tutumlu”dur, kurşununu boşa harcamaz.
Ama belki bu toplantının asıl önemli tarafı masadakiler değil de salondakilerdir. Tamam, İzmir’in döne dolana giden yollarla ulaşılan bir yarımadasında yapılan ve görece dar katılımlı bir toplantıdan ülke çapında sonuçlar çıkarmak sosyolojik açıdan epey sorunludur. Ama yine de ben oradaki bu toplantıya gösterilen ilginin bir şeylere delalet olduğunu düşünüyorum. Bu ilgi, bugün siyasi arenada gündemi belir lemek konusunda epey zayıf olan sosyalist solun –en azından kongre katılımcıları nezdindeki– algısının aslında ne denli önemli olduğunu gösteriyordu. Öyle ya, gripten yatak yorgan yatan bir hastanın asıl sorunu ateş değil, henüz iğne ucu büyüklüğünde bir tümör olabilir.