Kof kalas olmayın

Çocuklarıma ve öğrencilerime bu tavsiyeyi veriyorum. Yani dışardan kusursuz görünen, ama içi çürük bir yapınız olmasın.
Haber: SEMİH BİLGEN* / Arşivi

Saçı sakalı ağarttık, hâlâ “ne olacak bu ülkenin hâli!”, “ne olacak bu dünyanın gidişi!” derdindeyiz. Bilmem neye yarar, ama çocuklarımla öğrencilerime öğüdüm şu: Kof kalas olmayın. Çevreme baktıkça öyle çoğaldığını görüyorum ki öylelerinin. Bu öğüdü tutmak için her gün kendimi de uyarma gereğini duyuyorum. Aman, kof kalas olmayayım.

Ne demek bu? Açayım: Kof, yani dıştan kusurlu gibi gözükmese de dokundunuz mu bomboş ses çıkartan, içi çürük, kolayca yıkılıverecek bir yapı. Bu nasıl oluyor? Rahmetli Uğur Mumcu’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmakla”. Kulaktan dolma bir iki şey öğrendiğimizde “Tamam”, diyoruz, “Biliyorum ben bu işi...” ve başlıyoruz ahkâm kesmeye. Bu yalnızca günlük yaşamda olmuyor. En derin uzmanlık gerektiren alanlarda da böyle. Hele hele adımızın önüne şu ya da bu yolla bir cafcaflı unvan kondurmayı becerdiysek, artık her alanda atıp tutmakta engel tanımıyoruz. Hele bir yazı okuyup birisinin görüşünü beğendiysek, artık o görüşü kendi düşüncemizle vardığımız sonuç gibi nasıl cân-ı gönülden savunuyoruz, mangalda kül bırakmamacasına... Her sorunun yanıtını biliyoruz. Attıkça şişiyor, şiştikçe atıyoruz.

Oysa gerçek bilgi, gerçek birikim nasıl oluşur, farkında mıyız? Alçakgönüllü, sabırlı, yoğun emek gerektiren çalışmayla; kuşku, belirsizlik, başarısızlık, acı, aşağılanma, yanılgı ve yine çalışma, alınteri, alınteri ve yine alınteri olmadan bilgi ağacının meyvesine ulaşmak olanaklı mı? O meyveye bir kez ulaşınca da yeni kuşkuların, yeni karanlıkların, yeni belirsizliklerin kapısını aralamış olmaz mıyız? Bilgi ancak o karanlıklarda kuşkunun feneriyle gerçeği aramak ve belki ara sıra doğruya ulaşmanın o ince, o geçici, o zarif gülümsemesini hak etmek değil mi? Gerçek bilgi kime şişinme hakkı verir, kime “ben bilirim”cilik yetkisini tanır? Tam tersine, bilgiye ulaştıkça tanımaz mıyız gerçeğin karmaşıklığını ve gerçek bilgelerin alçakgönüllülüğünün temellerini?

İşte kofluk, o şişinmedir. O her şeyi bildiği, her konuda ahkâm kesme yetkisine sahip olduğu yanılgısıdır. Bu yaygınlaştıkça, toplumsallaştıkça, kültürsüzlük yaygınlaşıp olağanlaştıkça yalnızca tek tek kişiler değil toplumlar da, giderek dünya da kendi ipini çekme noktasına yaklaşıyor.

O nedenle çocuklarıma, öğrencilerime şunu söylüyorum: Hiçbir bildiğinizle yetinmeyin. Hep ayrıntısını kurcalayın. Derste size anlatılan belki “beşten şaşma, altıyı aşma” ilkesi için yeterlidir, ama siz yetinmeyin. Hep daha çok öğrenin, yalnızca başkalarının bildiğini almak için değil, kendiniz bilgi üretmek için de çalışın. Özgün bilgi üretmenin tadını alın. Araştırın. Okuyun, çok okuyun. Ama okumakla da yetinmeyin, deneyin, kendiniz yanılın, duvara toslayın, çıkış yolunu ararken karanlıklarda kaybolun, hata yapın ve öğrenin gerçeğin derinliğini, karmaşıklığını; bilginin getirdiği zarif ve geçici zenginliği. Gerçek güç, gerçek dayanıklılık, ancak bilginizi derinleştirdikçe, kuşkunun karanlığından korkmayıp üstüne gittikçe, araştırmanın tadını aldıkça kazanılacaktır. Ve ancak sürekli öğrendikçe, bilgi ürettikçe o güce sahip olabilirsiniz. Başka türlüsü kofluktur.

Bir de kalas olmamak var.

Kalas kabadır, bir gücü vardır, ama ancak ustanın doğru yerleştirmesiyle, geçici olarak bir yerlerde işe yarar. Sonra kenara atılır ya da odun yerine kullanılır. Filizlenip yeşermesi söz konusu değildir. Yontulmamıştır, çıplak elle tuttuğunuzda elinize kıymık batması kaçınılmazdır.

“İktidar yoldan çıkartır, tam iktidar, tamamen yoldan çıkartır” gibi bir söz vardır. İktidar kalaslığı pekiştirir de diyebiliriz. Kalaslık öncelikle kabalıktır. Özellikle de kendinizi güç sahibi olarak gördüğünüzde, iktidar elinizdeyken ya da pohpohlayanların yanında atar, tutarsınız. Bayılırsınız sizin gibi olmayanları, sizin gibi düşünmeyenleri yerden yere vurmaya. Kendi sesinizi duydukça “yarabbim ben ne esaslı insanmışım!” diye şişinirsiniz. Belki içten içe “aman kimse anlamasın kofluğumu” diye kaygılanırsınız, kalaslığınız kofluğunuzu örtmenin aracı olabilir. Kendinizden zayıf olanları, farklı olanları, küçük gördüklerinizi yerin dibine batırırsınız, sizin ne büyük olduğunuzu herkes görsün diye. Dayak atmaya düşkünsünüzdür. Karınızı, kızınızı, çocuğunuzu, davranışını beğenmediklerinizi, sizden farklı olanları, farklı düşünenleri eşek sudan gelene kadar ıslatmak en sevdiğiniz davranışlardandır.

ABD ’nin dış politikası da böyledir, “büyük devlet” olmanın gereklerini yerine getiren tüm emperyalist ve emperyalistçiklerin de... Her fırsatta kaslarını göstermekten, füzelerini, savaş uçaklarını, bombalama yeteneklerini sergilemekten, fırsat buldukça kullanmaktan övünç duyarlar. Bunların kimilerinin geçmiş birikimlerinden gelen, toplumsal kültürlerindeki bilgelik izlerini taşıyanlar bu kalaslığa çoğu zaman muhalefet ederler. Örneğin Jean Paul Sartre’ın 1960’larda Cezayir savaşına ve sömürgeciliğine karşı çıkması meşhurdur. Dönemin Fransız cumhurbaşkanı General de Gaulle’ün “Sartre Fransa’nın kendisidir” diye ülkesindeki bilgelik geleneğine sahip çıkması hep söylenir. Ama bugünün Fransa’sında artık de Gaulle’ün yerini Sarkozy, Sartre’ın yerini ise Bernard Henri-Levy gibi eyyamcılar aldı. Kalaslık orada da egemendir ya da egemenler orada da kalastır. Tabii bilgelik de insanlık var oldukça yaşar; insan olduğunu anımsayanlar, düşünenler, bilginin inceliğine sahip olanlar hep vardır, çıkacaktır ama kalaslar onları hiç sevmez.

Küçük diktatörler de kalastır. Kendi toplumlarına, belki komşularına hotzot edip dururlar. Hele biraz sağdan soldan “padişahım çok yaşa!” sedaları yükseliyorsa iyice şişerler. Fazla gürültü yaparlarsa büyük kalaslar gelip bir fiskeyle onları devirebilir ama olsun, biri gider, yenisi gelir. Kalaslık evrenseldir.


İş çevresinde, ailesinde, arkadaşları arasında kalas gelip kalas giden çoktur. Kabalık, yüksek sesle atıp tutmak, kendine benzemeyenlerden nefret bunların belli başlı özellikleridir.

İşte öğrencilerime kof kalas olmayın derken bir yandan bildiğiniz her şeyi, daha fazla öğrenmenin aracı yapın, hep araştırın, kuşkucu aklın fenerini yaşamınızdan eksik etmeyin, kofluktan ancak böyle kurtulup gerçek bilginin o ince gücüne kavuşabilir ve sürekli yenileyerek elinizde tutabilirsiniz diyorum. Bir yandan da gerçek gücün asla kaba olmayacağını, farklılıkların gerçeğin en belirgin yanı olduğunu onlara söylüyorum. Evrenin güzelliğinin farklılıklardan geldiğini bildikçe ince, zarif olursunuz, kendinize ve başkalarına, doğaya, yaşama saygı duyarsınız diye öğütlüyorum.

Gülten Akın söylememiş mi bunların hepsini iki dizeyle: “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya.” İşte hepsi bu...

* ODTÜ, öğretim üyesi