Korku verici ve korkunç anlar

Yıllar geçiyor, ordular değişiyor ama eski "takıntılar" ve " hastalıklar" devam ediyorsa neden? Bu tabloda sadece "hastalığı iyice ilerlemiş" ordumuzu hatırlarken, eğitim sistemimizi unutursak, tespitlerimizde ve gayretlerimizde hep yanılırız.
Haber: NUR BEİER / Arşivi

Yıl 2010. Hrant Dink, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Kafes, Balyoz, Ergenekon derken, geçtiğimiz Ocak ayını yakın tarihli kayıpların ayıplarını anarak kapattık. Ya diğerleri, eski ve yeni? Onlar da kendilerini unutturmuyorlar. En umulmadık yerde karşımıza tekrar ve tekrar çıkıveriyorlar. Bu, İtalyan ressam Fausto Zonaro’nun 1891- 1920 dönemi İstanbul anılarını okurken olabiliyor. Okuduklarınız size hiç de yabancı gelmiyor. Başka bir yerlerde de okumuştunuz aynı durumları, ama nasıl? Bu 8. sınıflar için bir tarih dersi kitabı olabilir.(1) Veya bazı durumları belki siz daha yakın bir tarihte yaşadınız veya izlediniz. Korku verici ve korkunç anılardaki bu devamlılık nasıl mümkün olabiliyor? (2) Bazı zihniyetler ve tutkunluklarla nasıl dünden bugüne sarkabiliyorlar? İster istemez düşünmeye başlıyorsunuz.
1891 yılında İstanbul’a gelen Zonaro, 1896 yılında II. Abdülhamid tarafından Saray Ressamı olarak görevlendirilir. 20 yıl bu görevde kalan ressam, hem Yıldız Sarayındaki atölyesinde eserler verir, hem Pera´daki okulunda öğrenciler yetiştirir. Akaretler´deki evini açık müze haline getirir, eserlerini burada halka açar. Akaretlerdeki 50 no.lu bu evin girişinde hala sanatçının adını taşıyan bir plaket bile bulunmamakta bugün. Ama tabii bu başka bir konu! veya acaba öyle mi? Bunu yazının sonunda okuyucunun takdirine bırakıyorum.
Zonaro’nun kitabındaki tespitler sadece sanat ve sanat çalışmaları ile ilgili değil; zamanın İstanbul’unda yaşanan olaylar, şehrin insanları, ilişkileri, zihniyetleri, alışkanlıkları, düzen, kurallar, velhasıl güzellikler kadar çirkinliklerle de ilgili. Ülke insanı için ilgi çekici ve merak uyandırıcı olduğu kadar, ülkeye yabancı olanlar için değerli belgeler olabilen zamana ait giysiler, renkler ve çizgilerden oluşan hızlı izlenimlerin yanı sıra; anlatılan olaylar kitabı ilginç kılıyor. Ancak asıl ilginç olan, olayların Zonaro´nun duygu süzgecinden geçtiği şekli ile nasıl gözlemlendikleri ki, burada gözlemcinin duygusal arkaplanı yabancı. Hiç şüphesiz kaba kuvvet, şiddet ve vahşet üretme potansiyelinin de körüklediği Ergenekon, Balyoz, Kafes ve daha birçok eş projeleri bu toplumda o günkü özür ve niyetlerle hala bugün üretebilmenin ardında da galiba bu duygusal yabancılık yatıyor. Bu duygu insana yöneliktir. Vicdanın sesine kulak verir.
Yıl 1896. Zonaro Yıldız Sarayında kendine ayrılan atölyesinde İstanbul şehri fonu önünde çiçek açmış oya ağaçlarının son rötuşlarını yapmakla meşguldür. İkişer ikişer, sonra dörder dörder, derken altışar gruplar halinde Yıldız Porselen Fabrikanın bütün çalışanlarının, ardından bahçıvanların ve diğer işçilerin korunun patikalarından çıkışa doğru telaşla önünden geçtiklerini farkeder. Gerçekten ciddi birşeyler olduğunu anlar. O da çıkar. Pera ve Galata’da ihtilal patlak vermiştir. “İhtilalciler, Osmanlı Bankasını işgal etmişler, durmadan geciktirilen ıslahat için bir söz verilmediği takdirde binayı, ellerinde tuttukları yüz görevliyle beraber havaya uçurmakla tehdit ediyorlardı.”
Birşeyler anlayabilmek için Tophane’ye doğru gider. Meydana yaklaştığı sırada, kana bulanmış kalın sopalarıyla, karanlık bakışlı ve yan gözle ona bakan katliamcılara rastlar. İleride, meydanın Pera’ya çıkılan köşesini döndüğünde de ilk ölüleri görür.
“Korkunçtu. Başları kan içinde biçimsiz bir yığına dönmüş, orada burada yatan cesetler, çevrelerinde bağırıp çağıran ve tehditler savurarak dönen çılgın bir kalabalık. İnsanın acımasız yanını görmekten rengim atmış; titreyerek yürüyüşümü sürdürdüm. Terörün estiği o üç günde ne de çok suçsuz insan katledilmişti!... Korku verici ve korkunç anlar. ”
Pera’nın yukarılarına da o anda, tehlike haberi ulaşmıştır. Dükkanlar acele kapanır, arabalar, atların karınları yere değercesine hızla Nişantaşı’na doğru sürülür. Zonaro, korku içinde, elleri tabancalı, gözleri fal taşı gibi açılmış zaptiyelerle çılgına dönmüş kalabalık arasında, tam karşı yöne doğru yürüyerek Taksim’e gelir, evine varır.
“Bankanın etrafındaki dar sokaklarda, birçok fakir Ermeninin tek sığınağı olan meyhanelerde ne kadarı öldürülmüştü? Kim bilir? Cesetlerle dolu kaç araba gitti kim bilir gece Feriköy’e, kocaman çukurların açıldığı mezarlığa. Ermenilerle tıka basa dolu olan cezaevlerinden hiç kimsenin canlı çıkmadığı, o ilk iki günün korkunç gecelerinde öldürülüp mezarlığa getirildikleri söyleniyordu. Ayrıca cesetlerle dolu çukurların önünde ölülerin dualarını okuyan Ermeni bir papazın da gelen bir katil sürüsüne yakalanıp başı yarıldıktan sonra aynı çukura atıldığı söyleniyordu...Olanlar, gerçekten üzüntü verici ve korkutucuydu.”
Herkes evine kapanmış beklemektedir. Zonaro da dışarı adım atmaya cesaret edemez ve Yıldız’a ancak bir hafta sonra gidebilir.
İstanbul’da bunlar olurken İngiliz Donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmiştir. Ama İstanbul’a girmez. “Söylendiğine göre, eğer İstanbul’a girmeye kalkışılsaydı, payitahtta yaşayan Hıristiyanların katliamdan kurtulma şansı olmayacaktı. Hıristiyanların evlerinin kapılarında kırmızıyla boyanmış özel bir işaret konulmuştu. Ben de, herkesin bu olaylardan bahsettiği ve olacaklar hakkında pek de hayırlı yorumlar yapmadığı bugünlerde, kendi evimin kapısının sağında bu işareti farketmiştim.’’
Yıl 2005. Türkiye savaşta değil, düşman donanmaları Çanakkale Boğazında beklemiyor, padişahlık yok, halifelik yok, ‘’hurafet’’ yok, irtica yok, ihtilal yok, Gayrımüslim derseniz o da hemen hemen hiç kalmamış, ama Zonaro’nun yaşadığı tecrübeler, hissettiği korkular yaşatılıyor hala. Hatırlayalım: Dışarıdan Kınalıada’ya gelen kişiler adanın gayrımüslim sakinlerinin kapılarını çalmakta, ev sakinleri yeter biraz da biz faydalanalım gibi saldırgan sözlerle taciz edilmekte. ’Ya öl ya terket’’, ‘’tekrar denize döküleceksiniz’’ gibi tehdit sloganlarıyla sokaklarda plajlarda da sürüyor tacizler, gayrımüslim yurttaşların işlettiği işyerlerine yönelik olarak da, olaylarda yaralananlar bile bulunmakta. Ama ada sakinleri, korkularından ses çıkaramamakta, evlerine kapanmayı tercih etmekteler, Zonaro’nun 1896’da yaptığı gibi. Ne değişmiş? Belki aktörler, o kadar. Aradan 110 yıl geçmiş, kılıf değişmiş olabilir, ama ya zihniyetler? Bu nasırlaşma nasıl mümkün olalabiliyor?
Yıl 2010. Elimde bir başka kitap. 2009-2010 ders yılında Türkiye’deki tüm ortaöğretim okullarında 8. sınıf öğrencilerine okutulan tarih kitabı. 7. ünitede, Türkiye’ye yönelik tehditler işleniyor (irticai faaliyetler ve misyonerlik faaliyetleri olduğunu öğreniyoruz). Bu başlık altında, Zonaro’nun anlattığı Pera ve Galata’daki ihtilal ve Osmanlı Bankası saldırısı hakkında kısa bir not iliştirilmiş: “Bir takım Ermeni komitaları kurdukları çetelerle Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı faaliyetlere giriştiler. Bunlar arasında; 1896 yılında Osmanlı Bankası’na yapılan saldırı dikkat çekicidir.” Osmanlı Bankasına saldıranların Ermeni komitacılar olduğu mu ima edilmekte, şiddet ve vahşet mi kınanmakta? Yoksa şiddeti gerekçelendirme mi ima edilen satır aralarında? Zira kıssadan hisse ile durumun günümüze bağlandırma tarzı, kitaptaki ifadelerde düşündürücü: “Bozgunculuk yapacak insanlara hoşgörüyle davranmak, değer vermek, eğitim işareti değil, belki bir milletin mutluluğuna, şerefine, namusuna göz dikmiş insanlara göz yummadır ki hiçbir zaman, hiçbir şey buna izin veremez. Hiç kimse buna izin vermek hakkına sahip değildir ve siz de olmamalısınız.”

Rahip Santoro cinayetini, Malatya’da yayınevinde 3 “misyoneri” hedef alan katliamı ve nicelerini mümkün kılan zihinsel altyapının filizlerinin daha ilkokul sıralarında, sözkonusu ders kitabındakiler cinsinden pedagojik ve ideolojik yönlendirmelerle atıldığını söylemek burada isabetsiz mi olur?
Koç müzesine bomba koyup çocukları öldüreceğiz, yüzbinlerce insanı tutuklayacağız, camileri patlatacağız, sokaklarda şiddete şiddetle cevap vereceğiz şeklinde bugünün Türkiye’sinde taktik denemeleri yapan bir ordunun zihinsel alt yapısının böyle bir tarih tarih ve ’ahlak’ dersinden etkilenmediğini iddia etmek burada isabetsiz olmaz mı?
Evet, ordunun sürekliliği değişmeye direnerek gerçekleşiyor ve aslında sürekli kendisini tekrarlayan, yani yerinde sayan ve hayat değiştiği için de kendiliğinden gerileyen bir yapıdan söz etmiş oluyoruz.
Evet, bu durumda ordunun yarın ne yapmak isteyeceğini anlamak gayet kolay olabilir. Burada tarihe bakmak yeterli olabilir.
Evet, sanki geçmişle ilgili öğrendiğimiz her bilgi gelecekle ilgili tasavvurların belirtisi. Dün yaptıklarımıza bakmamız yeterli.
Evet, bu vahşet merakı “bozuk bir gen” gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor gibi bir tablo var önümüzde. Ama bu sadece ordunun içindekilere özel bir tutkunluk mu? Ergenekon gibi dallı budaklı bir vahşet projesi dışardakiler arasında nasıl bir ortak payda bulabiliyor öyleyse?
Hatırlayalım: Türk ordusunda 500,000 civarında asker var. Türkiye’deki ortaöğretim öğrencisi sayısı ise 16 milyon civarında. Bu kitap 8. Sınıftan geçen tüm öğrencilerin elinden geçiyor. Okunuyor, ezberleniyor. Rakamlar gösteriyor ki pratikte, bu öğrencilerin sadece ufak bir kısmı meslek olarak TSK’yı seçecek demek. Ama hepsi çocukluklar hep birlikte eş ruhlu tarih kitaplarını paylaşmış, belli eş paydalarda zihniyetler üretilmiş. Şiddet, “kır, yık, kurtar” tutkunluğunun bir eğitimsel söylem olmadığını söyleyebilir miyiz?
Yıllar geçiyor, ordular değişiyor ama eski “takıntılar” ve “ hastalıklar” devam ediyorsa neden? Bu tabloda sadece “hastalığı iyice ilerlemiş” ordumuzu hatırlarken, eğitim sistemimizi unutursak, tespitlerimizde ve gayretlerimizde hep yanılırız. Kendimizi korku verici ve korkunç anlara ilelebet tutsak ederiz. Ama bunun farkına bile varamayız.


(1) “Fausto Zonaro’nun Hatıraları ve Eserleri Abdülhamid’in Hükümdarlığında 20 Yıl”. YKY: 2008.

(2) “Atatürk’ten Sonra Türkiye: İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası”, 7. Ünite.

Nur Beier: Yazar-Eğitmen