Milli hassasiyetler ve utanç

Kendini 'hakiki Türk' ve 'Müslüman', 'yılmaz vatansever' görenlerin, öyle olmadıklarına inandıklarına reva gördükleri saldırgan muamele, hiçbir insani hassasiyet ve demokratik-hukuk nosyonu ile açıklanamaz
Haber: G. GÜRKAN ÖZTAN / Arşivi


Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin şüphesiz en büyük utançlarından biridir 6-7 Eylül.. İnsanlığın sınıfta kaldığı; şiddetin, öfkenin ve vandalizmin, sağduyuyu ve asgari ölçekte insani tavır alışları yerle bir ettiği kocaman kara bir lekedir. Birlikte yaşama iradesine indirilmiş büyük ve bir o kadar gaddar darbedir. Bu nedenle aradan yarım asrı aşkın bir zaman geçtikten sonra hâlâ kolektif bellekte mahcup bir yerlerde, birçok mağdurunun zihninde canlı ve bir o kadar yaralayıcıdır. Dünden bugüne 6-7 Eylül olaylarının sebepleri, nasıl tertip edildiği, tüm bu olup bitenlerde dönemin devlet görevlilerinin ve hükümetinin payı uzun uzadıya tartışıldı. Ortaya çok hazin, tüyler ürpertici itiraflar, deşifre olan planlar, tanıklıklar çıktı. Nihayetinde tüm bu korkunç olayların hükümetin de dahil olduğu ama sonra kontrol edemediği bir tertip olduğu anlaşıldı. Su üstüne çıkan bunca bilgi, belgeye rağmen olayları “milli refleks”, “milli hassasiyet” olarak açıklayan siyasi aktörler ve gruplar da eksik olmadı maalesef. ‘Devlet’in yanlış yapmayacağına iman edenler; gayrimüslimleri vatandaştan saymayanlar, canlarında, mallarında gözü olanlar, olup bitenleri çarpıtmaya devam etti. Peki 1955’in eylülünde yaşanan utanç günleri, siyasi platformda hangi çerçevede tartışılmıştı ve tartışmaların dayandığı zemin o günden bugüne ciddi bir değişiklik gösterdi mi? İçeriği nedeni ile doğrudan bugünü ilgilendiren bu soruların yanıtını bulmak için öncelikle 6-7 Eylül sonrasında TBMM’deki tartışmalara kısaca bakmak gerekli. Şunu peşinen not düşeyim; benim bu aktarımımda amacım kişilerle değil; ‘paradigma’ ile uğraşmak.

Tarih 13 Ocak 1956. 6-7 Eylül olaylarının üzerinden dört ayı aşkın zaman geçmiştir. Hükümetin hadiselerdeki payı üzerine yansımaları yurt dışına kadar uzanan şayialar mevcuttur. Ayrıca geçen sürede soruşturmalardan ‘dişe dokunur’ bir sonuç çıkmamıştır. Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP), iktidardaki Demokrat Partiye (DP) karşı beraber hareket etme kararı almıştır. Yaşanan hadiseler ile ilgili dönemin başbakanı ve iç işleri bakanı hakkında soruşturma açılması meselesi 1956’ın ocağında meclis gündemine gelmiştir. Görüşmelerde önerge sahibi Mehmet Hazer yerine CHP’li Nüvit Yetkin söz alır ve olayla ilgili şüpheleri aktarır. Tahmin edilebileceği gibi hükümet savunma hattında etkindir ve iddiaları hemen yalanlar. Görüşmeler devam eder; daha sonra kürsüye gelen Osman Bölükbaşı, olaylara kolluk kuvvetlerinin müdahale etmemesinden yola çıkarak ‘Türk zabıtasını atalete mahkum eden kuvvet ve sebep nedir? ’ diye sorar. Bölükbaşı’nın ima ettiği az çok bellidir; ona göre hükümet, emir yolu ile kolluk kuvvetlerinin ‘hareketsiz’ kalmasını temin etmiştir. Bu sırada arkadan Gümüşhane milletvekili Halis Tokdemir’in sesi yükselir: “Milliyet duygusu” . Yanlış okumadınız Tokdemir, polisin ülkenin gayrimüslim yurttaşlarına kendini daha ‘vatandaş’ gören birilerinin saldırmasına müdahale etmeme gerekçesi olarak “milliyet duygusu”nu öne sürüyor. Her türlü vandalizme açık çek sunan ve ancak etnik açıdan Türk ve dinen Müslümanların sahip olabileceği bir çeşit “milliyet duygusu”. Dahası da var. Yine aynı konuşma sırasında DP’li Urfa milletvekili, muhalefet vekillerine ‘Menderes ile görülecek hesabınız varsa şahsıyla görün, vatan ve millet menfaatlerini ayak altına almayın’ diyor. 6-7 Eylül olayları ile hükümetin ilgisinin soruşturulmasının ‘vatan ve millet menfaatleri’ne aykırı olduğunu böylece öğreniyoruz. Dönemin başbakanı Menderes’in savunması da aynı çerçeveye uygun. Menderes, meclis kürsüsünde önce olaylarda ‘kan dökülmemesini’, “milli şuur ve vatanseverlik hisleri”ne bağlıyor sonra da hadiselere müdahale etmeyen polisi, askeri şu sözler ile savunuyor: “Polis kuvvetleri elbette milli heyecanın tesiri altında kalmışlardır. Elbette, polis kuvvetleri de, bu memleketin evladı olan askeri kuvvetlerimiz mensupları da bu cemiyet içinde yasamakta olmaları dolayısı ile tahassüs ve heyecan dalgalarının vicdanlarında akislerini taşımaktadırlar.” Yoruma dahi gerek yok… Nihayetinde önerge reddediliyor ve başbakan ile iç işleri bakanı hakkında tahkikata gerek duyulmuyor.

Tüm bu tablodan muhalefetin, iktidarın aksine 6-7 Eylül olayları konusunda evrensel insan haklarının çiğnenmesine dair ‘ciddi bir üzüntü’ içersinde olduğu ve hükümeti, 6-7 Eylül konusunda sıkıştıranların hepsinin gerçekten yaşananlardan insanlık namına ‘utanç’ duyduğu sonucu da çıkmıyor . Zira olayların öncesinde muhalefetin, Rum aleyhtarlığını kışkırtabilecek bir çok beyanatta bulunduğu, kendilerine yakın gazetelerin de bu konuda destekçi/kışkırtıcı bir işlev gördüğü rahatlıkla söylenebilir. Muhalefetçe büyük ölçüde rahatsızlığı hissedilen şey (tıpkı iktidar gibi), hadiselerin ‘kontrol’den çıkarak Türkiye’nin dış dünyadaki ‘itibarı’nı zedelemesi ve politik olarak elini zayıflatması.. Muhtemelen yağmalanan, yıkılan dükkanlar, evler, yakılan kiliseler, dayaklar hatta tecavüzler ikinci ya da üçüncü sırada. Bir de ‘iktidar kavgası’ eklenince mecliste mesele böyle tartışılmış. Belki bunlar söz konusu olmasa bahsedilen münakaşa dahi olmayacak.

Günümüzde de vaziyet ne yazık ki çok farklı değil. Kendini ‘hakiki Türk’ ve ‘Müslüman’, ‘yılmaz vatansever’ görenlerin, öyle olmadıklarına inandıklarına reva gördükleri saldırgan muamele, hiçbir insani hassasiyet ve demokratik-hukuk nosyonu ile açıklanamaz. Hele kolluk kuvvetlerinin sürekli yinelenen bu hukuk dışı tecavüzlere seyirci kalması ve bu şekilde olanları zımnen desteklemesi içler acısı. Yetki sahiplerinden hesap soranlara 6-7 Eylül sonrasında defansa geçenlerin kullandığı söylem ile mukabele edildiğine de şahidiz. Zira meseleye bakışta hakim olan ‘paradigma’, aynı hastalıklı yerden besleniyor. Göstergeler ortada; son yıllarda Türkiye’de Trabzon’dan İstanbul’a, Mersin’den Sakarya’ya şahit olunan bir çok toplumsal şiddet ve linç olayına resmi görevlilerin aynı minvalde yorumlar yaptığı ise hafızalarda (linç girişimlerine “güzel tepki”, “milli refleks” diyen emniyet müdürleri, valiler vs..)… Yaşananlardan hiç mi ders alınmayacak? Şayet gelecek yıllarda benzer tablolar ile karşılaşmak istemiyorsak kendimize bir an önce hukuku ve güvenliği, “milli hassasiyetler”e göre eğip bükmeyecek, mağdurları göz altına alıp saldırganların sırtını sıvazlamayacak ‘resmi görevliler’ bulmamız gerekiyor!