Rekabet üzerine

Rousseau bunu çok önceden söylemişti bize. Bu gidişle giderseniz demişti daha da eşitsizleşeceksiniz. Öyle oldu. Rekabeti geliştirdik, doğal olanı zorladık ve kültürel alanımızda rekabeti meşrulaştırdık. İyi etmedik.
Haber: MAHMUT CELALOĞLU / Arşivi

Rekabet önemli bir mevzuudur. Çünkü canlıların evrimsel gelişimleri içinde rekabet çok büyük bir faktördür. Besin için, belirli bir alan için ve aynı türden canlılar söz konusu olduğunda eş kapmak için, rekabetin bir tarafı yok eden bir tarafı da daha da güçlendirerek devam ettiren önemli etkileri bulunmaktadır. Var olmaya devam etmek için yok etmeyi öğrenmek zorunda kalıyor bazı türler. Bazı böceklerde, erkek dişiden daha küçük olduğundan erkeğin dişiyle çiftleşmesi canına mal olabiliyor, bu nedenle de dişisine onun sevdiği bir yiyecek sunarak o oyalanırken dölleme işini de gerçekleştiriveriyor. Ancak burada da bir rekabet var ki o da en büyük ve en lezzetli yiyeceği sunan erkeğin dişiyi dölleyebileceği gerçeğinin doğurduğu bir rekabet. Bu örnekleri artırmak hiç de zor değil. Ama biz şu sorulara eğilelim: İnsan insanı neden sever? Sevmek nedir? Sevdiklerimizle de rekabet eder miyiz? Sevginin doğasında hep işbirliği mi vardır?

Bu yazıyı yazma sebebim Konrad Lorenz’in “Saldırganlığın Doğası Üzerine” alt başlığı altındaki “İşte İnsan” kitabı. Lorenz bu kitapta mercan balıkları ve gri kazlar üzerinde yaptığı deney ve gözlemlerden yola çıkarak edindiği bilgileri anlatıyor ve bu bilgilerden yola çıkarak da insan davranışlarında saldırganlık konusuna eğiliyor. Lorenz’in önemli çıkarsamalarından biri de şu ki; aynı türden canlılar birbirleriyle daha çetin ve öldüresiye rekabet içindeler ve benzerler birbirlerine daha sert saldırıyorlar. Yani benzer olmak demek aynı gereksinmeler içerisinde olmak demek bir yerde. Sınırlı besinin bulunduğu bir alanda bu besine ihtiyaç duyan canlılar arasında bir rekabet doğacağı herkes tarafından bilinir. Bu rekabeti de daha güçlü olanın kazanacağını söylemeye bile gerek yok. Ama bu doğal alanda böyledir. Kültürel alanda ise işler değişmiş ve işbirliği içerisinde herkesin kazanmasının hedeflendiği bir dünya yaratılmaya çalışılmıştır. Çünkü insanın insana ihtiyacı vardır. Bugün rekabete girdiğiniz bir insanla yarın dostluk kurmanız gerekebilir. İşte ben buradan yola çıkarak “işbirliği içinde rekabet” adını verdiğim bir durumun ortaya çıktığını düşünüyorum.

İnsanın alet yapma becerisine sahip tek canlı türü olduğunu biliyoruz. İnsanın kültürel alan yaratmayı başarmış tek canlı türü olduğunu biliyoruz. Kültürel alanın kendi gerçeklerini yarattığını ve bizim de bu gerçekleri öğrenmek için ömür boyu eğitildiğimiz gerçeğinin farkındayız. O zaman doğal alanın kurallarını kültürel alan süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamamız gerekir değil mi? Doğadaki canlı, yaşamak için belki de gözünü kırpmadan türdeşini yok edebilir ya da kendisini yok etme potansiyeli olan başka bir türün neslini kurutabilir. Ancak insan, insani düzeye eriştiğinden kendi yaşamını başka birinin yaşamının bitmesine, kendi iyiliğini de başka birinin kötülüğüne bağlamamalıdır. İşbirliği içinde doğayla rekabet etme gücünün farkındaysa, işbirliği içinde hastalıkları çözme gücünün farkındaysa -ki bunların farkında- buna çabalamalıdır. İnsan insanı sevmeyi öğrenmelidir. Kültürel evriminin hızlanmasına bireysel çaba göstermek zorundadır. Ama nasıl?

İlköğretim çağındaki birçok öğrenciye neden okula gittiklerini sordum. Aldığım en yaygın cevaplar, iyi bir gelecek anlamına gelenlerdi. Daha fazla para kazanmak, daha saygın olmak, daha… diye devam eden aynı temenniler. Doğal diyeceksiniz böyle cevap vermekleri. Bence de doğal ama hiç de kültürel değil. Kültürel olsaydı dışarıdaki çıplak (henüz giyinmek derdi bile olmayan) canlıların basit amaçlarını taşımazdı bu öğrenciler. İyi bir gelecek temennisi bir sokak kedisinin daha iyi yiyecek bulabileceği bir çöplüğün sahibi olmak temennisinden farklı değil. Sonuçta bireysel bir kurtuluş temennisi ve bu da doğal alanda bile bu kadar sert değil. Sonuçta doğal alanda bazı canlılar kendi nesillerinin devamı için kendi öz canlarını feda edebiliyorlar. Bunu elbette ki başka çareleri olmadığı için “içgüdüsel” olarak yapıyorlar. İnsanın öyle bir gücü var ki, hem kendini bireysel anlamda tabir yerindeyse kurtarabilir hem de kendi türünün kurtuluşuna çareler bulabilir. Ancak bu dediğimi öğrenmesi gerekmektedir ki gelecek nesillere de öğretebilsin. Ancak biz şu anda sadece rekabeti ve rekabetin öldürücülüğünü öğretiyoruz. Sonra da bir güzel pekiştiriyoruz. Nasıl mı?

Karl Popper “Daha İyi Bir Dünya Arayışı” isimli kitabındaki aynı isimli makalesinde tüm canlıların daha da özgürleşmek istediğini anlatır. Amaç daha da özgürleşmektir şeklinde bir hipotez ortaya atar. Daha da özgürleşmenin yolu da daha üstün özelliklere sahip olmaktır der. Bu da seçilimle sağlanır. Evet, doğal alanda bu seçilim zorunludur çünkü başka çare yoktur ancak kültürel alanda seçilimden söz etmek çağdışıdır. Popper, bu kitabındaki başka bir makalesinde de iyi bestelerin, büyük eserlerin daha fazla insana ulaşmasını sağladığından teknolojiyi över. Evet, teknolojinin bu getirisi göz ardı edilemez ancak bize düşen daha muhalif bir ruhla teknolojinin götürdüklerine eğilmektir. Lümpen bir tavırla TV dizilerinin v.s dilimizi bozduğu basitliğine inmeyeceğim ancak şu gerçeği de söylemeden bu paragrafı bitirmeyeceğim; teknoloji beğenilerimizi belirlediği ve bize daha fazla rekabet hırsı verdiği için kötüdür. Çünkü rekabet iyiyi sunmaz. Kötüyü ayaklarımıza getirir. İnsanın insanı sevmesi için insanların kendi beğenilerini belirleme yeteneğini yeniden kazanması gerekir.

Çetin ceviz bir dünyayı biz insanlar yarattık. Rousseau bunu çok önceden söylemişti bize. Bu gidişle giderseniz demişti daha da eşitsizleşeceksiniz. Öyle oldu. Rekabeti geliştirdik, doğal olanı zorladık ve kültürel alanımızda rekabeti meşrulaştırdık. İyi etmedik. Önce daha fazla puan alabilmek için daha fazla ders çalıştık. Bizim sınıftaki Ali’yi geçmek istedik, olmayınca öfkelendik ve sevgisizlik çıktı. Sonra Ayşe’den de bu yüzden nefret etmeye başladık. Hep rekabet yüzünden oldu bunlar. İddia ediyorum; rekabet kötüdür.


    ETİKETLER:

    Dünya