Sol sapma özünde sağ sapmadır

Bu tavırlar dışında ikisini de anlamlı bulduğum ve birbirini besleyebileceğini düşündüğüm iki duruş var: "Yetmez ama Evet" ve BDP'nin boykot kararı.
Haber: CAN IRMAK ÖZİNANIR / Arşivi

Anayasa değişikliğinin gündeme gelmesi ile birlikte sol içinde uzun süredir savunulagelen pek çok konum bir kez daha tüm berraklığıyla su yüzüne çıktı. Konumlardan bir tanesi CHP 'nin -ki bu parti aslında solda sayılmamalı- cepheden "hayır"cı tavrı. Statükonun devamı için ellerinden geleni yapan bu cephenin tavrına şaşmamak lazım tabii, asıl şaşılması gereken aynı tavrı statükoya karşı olması beklenen bazı solcuların paylaşması ancak son yıllardaki gelişmeler artık bu tavra bile alışmamıza yol açtı. Hrant Dink cenazesine bile "liberal" yaftası yapıştırarak katılmayanlar oldu Türkiye solu içinde... Elbette, referandumda "hayır" verecek olan solu 12 Eylül'ün devam etmesini istemekle suçlayacak değilim, ancak niyetleri ne olursa olsun "hayır" çağrısı objektif olarak statükonun ekmeğine yağ sürüyor.
Bir de her zamanki gibi "üçüncü yol" veya "boykotçuluk" olarak tanımlayabileceğimiz ultra-sol konum var elbette. Bu konumun kendisini "devrimci" olarak konumlandırırken geri kalanları egemen sınıfın kanatlarından birisine eklemlenmekle suçlarken asıl olarak sola önerisi politikasızlık. Bu yazıda asıl tartışılmak istenen bu tavır.
Bu tavırlar dışında ikisini de anlamlı bulduğum ve birbirini besleyebileceğini düşündüğüm iki duruş var: “Yetmez ama Evet” ve BDP 'nin boykot kararı.


Bir çocukluk hastalığı

Sosyalist hareketin tarihi ayrışmalar tarihidir. Bu ayrışmalar teorik farklar kadar somut durumun somut tahliline göre çizilen strateji ve taktiklerdeki ayrışmalarla da karakterize olmuştur. Boykot da devrimci marksistlerin denediği kimi zaman başarılı olmuş, kimi zamansa açıkça çuvallamış bir taktiktir. Elbette işçi sınıfı hareketinin tepe noktasına vardığı, Lenin'in dediği gibi "yönetilenlerin yönetilemez, yönetenlerinse yönetemez" hâle geldiği, devrimci partilerin işçi sınıfı ile organik bağlarının çok kuvvetli olduğu, ezilenlerin bir kitle hareketi etrafında kenetlendiği durumlarda egemen sınıf politikasının bütününü reddetmek, herhangi bir referandum veya seçimi boykot etmek mümkün ve hatta gereklidir. Ancak bu koşullar dışında devrimciler burjuva parlamentolarına katılmaktan, çeşitli uzlaşmalar yapmaya kadar pek çok politik mücadele verirler. Tarihte de böyle olmuştur. Rusya'daki ilk işçi devriminin gerçekleşmesini sağlayan Bolşevikler, yıllar boyunca burjuva politikasına şu veya bu şekilde müdahil olmuşlardır. Bu esneklik sayesinde devrimci bir durum anında kitleleri iktidara yönlendirmeyi başararak tarihin ilk muzaffer işçi devrimini gerçekleştirmişlerdir.
Lenin, "Sol" Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı isimli kitabında Avrupa'daki boykotçu komünistlerin devrimci duruşlarını bir yandan takdir ederken, bir yandan da taktiklerden bağımsız aceleciliklerini sert bir şekilde eleştirir. Boykot özel durumlarda uygulanabilecek, özel bir taktiktir. Boykot koşullarının mevcut olmadığı koşullarda sosyalistler, kitlelerin taleplerini formüle edebilecek ve onları bu talepler etrafında mobilize edebilecek yöntemler aramalıdırlar.
Bugün, Fırat'ın batısında boykotu savunan sosyalistler benzer bir çocukluk hastalığından muzdaripler. Açık ki günümüzde işçi sınıfı hareketi oldukça dağınık. TEKEL direnişi gibi umut veren bir direniş gerçekleşmiş olsa da ne TEKEL, ne de ardından gelen irili ufaklı işçi direnişleri bir genel grev ve direnişe dönüşmeyi başarabilmiş değil. Bunun pek çok sebebi var elbette... Ancak önemli sebeplerden birinin de Türkiye'de süregelmekte olan politik yarılma olduğunu görmek gerekir. Bu, basit bir AKP -bürokrasi çatışmasına indirgenemeyecek bir yarılma. En kaba hâliyle değişim ve statüko arasındaki bir çatışma olarak tarif edilebilir.
Biz sosyalistler de bu çatışma etrafında kutuplaşmış durumdayız. Bu yarılma Ergenekon davası başladığından bu yana daha da derinleşmiş durumda. Üstelik bu kadar bölünmüş olan sosyalistlerin reel gücü toplumun %1'i bile etmiyor. Bu koşullarda boykot, küçük odalarımızda kilitli kalmayı, geniş kitlelerin özgürlük talebine gözlerimizi kapamayı salık veriyor bana kalırsa. Bu noktada geniş bir özgürlük talebi olmadığını düşünenler olduğunu biliyorum ancak kitlelerin özgürlük taleplerini bizlerin argümanlarıyla ifade etmiyor oluşu, bu özgürlük talebinin olmadığı anlamına gelmez: "Kendi doktrinciliğinizi yığınlara yüklemeyiniz!" (Lenin)


Boykotçular homojen mi?

Bugün anayasayı boykot etmek gerekir diyenlerin bir birlik oluşturduğunu düşünmek de yanlış olur. Bu bütünün içinde, “hayır” diyenlere hiç laf etmeyip bütün eleştiri oklarını “yetmez ama evet” diyenlere yönlendiren utangaç “hayır”cılar, gerçekten hiçbir politik çizgiye bulaşmak istemeyen ve temiz kalmak isteyen “sol” komünistler ve sadece Kürt hareketinin boykot kararını desteklemek için boykota katılanlar var. Elbette, politik olarak birbirine benzemeyen yapılar bir hedef etrafında bir araya gelebilir ancak gerçekten 13 Eylül sabahı “Hayır” oyu çıkarsa mutlu olacaklarla, anayasa değişikliğini salt “yetmez”leri yüzünden boykot edenlerin bir arada bulunduğu bir yerden, net bir mücadele çizgisi çıkması bana pek mümkün görünmüyor.
Kürt hareketinin boykot kararını ise tüm yukarıdaki tavırlardan farklı görmek ve desteklemek gerekir. Geniş bir kitle tabanına sahip olan, anayasa değişikliği konusunda aktif bir politika izlemesine rağmen hükümet tarafından görmezden gelinen BDP’nin, “biz buradayız” demesi kadar normal bir şey olamaz. Kaldı ki sosyalistler, ezilenlerin temsilcisi olması bakımından BDP’nin kararına saygı göstermek zorundadır. Kürt halkına akıl değil, omuz vermek gerekir. Fırat’ın doğusunda BDP’nin boykot kararı desteklenmeli, batıda barışın sesi yükseltilerek hükümete adım atması yönünde basınç uygulanmalıdır.

Yetmez ama Evet ama evet” ise diğer iki çizginin savunucuları tarafından çoğunlukla liberallikle suçlanıyor. Oysa referandumda “yetmez ama evet” mümkün olan tek aktif mücadele çizgisidir. Bir yandan toplumun statükoya karşı değişim isteğine omuz verirken, bir yandan burjuva politikasının sınırlarını teşhir etmenin ve daha fazlasını talep etmenin yoludur. Kürt halkına omuz vermenin yolu, onların siyasetini taklit etmekten değil batıda “yetmez”in içini barışla, demokrasi ve özgürlüklerle, yeni bir anayasa talebiyle doldurmaktan geçer. İşçi sınıfının haklarını kazanmanın yolu boykottan değil 12 Eylül anayasasını geriletmekten, askeri vesayeti tarihin çöplüğüne yollayıp sınıf mücadelesini daha görünür hâle getirmekten geçer.

Can Irmak Özinanır: Ankara Üniversitesi, Gazetecilik, Doktora