Yeşil kartın vatandaşlık rejimi

Adana Valisi'nin sözleri herkesi sarstı. Sağlık güvencesinin gelir tespiti esasına dayandırılmasının getirdiği sonuçları tartışmanın sırasıdır
Haber: AZER KILIÇ / Arşivi
OSMAN SAVAŞKAN / Arşivi
ÇAĞRI YOLTAR / Arşivi


“Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm imkanlarından yararlanan, Yeşil Kart ile tedavi olup, kömür ve çeşitli kuruluşlarımızın yaptığı yardımları kullanan ailenin çocuğunun terör yandaşlarının düzenlediği mitinge katılmasına izin vermeyiz. Çocuklarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen ailelerin Yeşil Kartlarını iptal etmeye karar verdik. ”

Geçen hafta Adana Valisi'nin ağzından kaçırdığı bu sözlerle sarsıldık. Hükümet dahil birçok kesimin tepkisini çeken bu sözler aslında hiç de sıradışı olmayan bir uygulamanın anlık bir ifşasından ibaret. Vali’nin sözleri Yeşil Kartta olduğu gibi, sağlık güvencesinin gelir tespiti esasına dayandırıldığı bir sistemin beraberinde getirdiği sorunları tartışmak için iyi bir başlangıç noktası. Bu tür bir tartışma, vatandaşların sağlık hakkına eşit bir şekilde erişimlerinin sağlanması kadar, Türkiye’de vatandaşlığın deneyimlenme ve kurgulanma biçimlerinin sorgulanması bakımından da şiddetle elzem.

1992 yılında başlayan Yeşil Kart uygulaması, sosyal güvenlik sistemi dışında kalan ve hanede kişi başı geliri asgari ücretin üçte birinden az olan yoksul kesimlerin sağlık güvencesi kapsamına alınmasını amaçlıyordu. Her ne kadar Yeşil Kart toplumun önemli bir kesiminin sağlık hizmetlerine erişimi açısından önemli bir açılım getirmiş olsa da, bu güvencenin gelir tespiti şartına bağlanmış olması çok ciddi sorunları beraberinde getirdi.

Gelir tespiti uygulaması, tanımı gereği hak eden/ hak etmeyen ayrımından yola çıkması sebebiyle şüphe üzerinden işleyen bir mekanizma. Yeşil Kart vermekle yükümlü yerel kurumlar ve memurlar, başvuran kişilerin gelirlerine ilişkin “doğru” bilgilere resmi kayıtlardan ulaşmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesinden hareketle, bir çeşit dedektiflik sürecini devreye sokuyor. Başvurucuların “gerçek” ekonomik durumunu tespit etmek amacıyla, çoğunlukla polis veya jandarma tarafından kişinin oturduğu mahallede yürütülen soruşturmalardan muhtarların ve komşuların kapısını çalmaya ve “ev ziyareti” tabir edilen yerinde tespit uygulamalarına kadar hangi kritere göre yapıldığı belirsiz, güvenilirliği ve doğruluğu şaibeli bir dizi gayriresmi bilgi edinme faaliyeti yürütülüyor. Yeşil Kart verilmesi sürecinde toplanan ve çoğu zaman birbirleriyle çelişen tüm bu resmi ve gayri resmi bilgilerden hangisinin karar aşamasında daha belirleyici olacağı ise tamamen yerel düzeydeki karar vericilerin kişisel kanaatlerine kalıyor. Örneğin, bir kişinin Yeşil Kart alabilmesi için, o kişiye ilişkin resmi kayıtlar mı (sosyal güvence durumu, kayıtlı menkul, gayri-menkul mallar, vergi kayıtları gibi), yoksa mahalledeki komşularının söyledikleri mi, ya da polisin yaptığı araştırma sonucunda vardığı kanaat mi daha belirleyici, bunu önceden kestirebilmek mümkün değil.

Gelir tespiti şartının yarattığı böylesi bir belirsizlik ve şüphe ortamında ideolojik faktörlerin de etkili olması kaçınılmaz. Bu noktada Adana örneğinde de görüldüğü üzere devletin geleneksel “kırmızı çizgilerinin” ve kimin hak eden / “özde vatandaş”, kimin hak etmeyen / “sözde vatandaş” olduğuna dair kanaatlerin Yeşil Kart verme sürecinde belirleyici olabileceği aşikar. Adana’da polise taş atan Kürt çocukların ailelerinin Yeşil Kartı hak etmediğine kanaat getiren zihniyet, başka yerlerde Alevilerin Yeşil Kart’larının “Hristiyanlığa meylettikleri” dedikodusundan yola çıkarak iptal edilmesine, ya da iş Romanlara geldiğinde ihtiyaç tespiti kriterlerinin iyice daraltılmasına ve sadece hasta, hamile ya da çok yaşlı olanlarla sınırlanmasına karar verebiliyor.

Yeşil Kartta ve diğer sosyal yardımlarda karşılaşılan bu sorunların, gelir tespitinin daha merkezileştirilmesi ile çözülebileceğini söyleyenler var. Oysa biliyoruz ki, merkezi olarak yürütülen Şartlı Nakit Transferleri (ŞNT) uygulamasında kullanılan kriterlerin çok katı olması birçok yoksul ailenin bu yardımlardan yararlanamamasına sebep oluyor; ayrıca ŞNT’nin merkezi karar verme mekanizması yukarıda tarif ettiğimiz türde “kanaat” sorunlarını aşma konusunda da yeterli olmuyor. Bu noktada, örneğin ŞNT kapsamında 0-6 yaş arası çocuklar için verilen yardımlar hakkında halkın, bu yardımların doğum oranını arttıracağına kanaat getirmiş yetkililer tarafından kasıtlı olarak yeterince bilgilendirilmemesi veya yanlış yönlendirilmesi sıkça karşılaşılan sorunlardan biri.

Dolayısıyla, Yeşil Kart alımında karşılaşılan ve kişilerin en temel haklardan biri olan sağlık hakkına erişimlerini oldukça olumsuz bir şekilde etkileyen sorunların gelir tespitinin nasıl uygulandığına değil bizatihi kendisine ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Vatandaşlar arasında hak eden-etmeyen ayrımı üzerinden hiyerarşi kuran, devletin elinde yer yer popülist yer yer cezalandırıcı bir mekanizmaya dönüşebilen gelir tespitine dayalı bu tür uygulamalar, bir belirsizlik ve şüphe ortamı yaratıyor ve devletin müdahale alanını temel hak ve özgürlükler aleyhine genişletmesine imkan tanıyor.

1 Ekim’de uygulamaya konan prime dayalı zorunlu Genel Sağlık Sigortası (GSS) sistemi, Yeşil Kart’ın yukarıda anlattığımız sorunlarını daha da vahim bir boyuta taşıyor. Bu yeni GSS sistemi ile birlikte, çeşitli sebeplerle Yeşil Kart alamayan yoksullar için bir de prim ödeme zorunluluğu gündeme geliyor. Bu durumda önümüzdeki günlerde prim borcunu ödeyemeyen kişilerin bu borçlarından dolayı icraya kadar varabilecek yasal yaptırımlarla karşılaşmaları ve sağlık hizmetlerinden yararlanamamaları söz konusu olabilecek. Ayrıca, Türkiye’de 1 Ekim öncesinde Yeşil Kart da dahil hiçbir sağlık güvencesi olmamakla birlikte, prim ödeme yükümlüsü de olmayan ve nüfusun yaklaşık yüzde 30’una tekabül eden bir kesim de söz konusu. Çoğunlukla enformel işgücü piyasasında çalışan ve geliri belirsiz ve düzensiz bu kesimin GSS primlerini ödemede karşılaşacakları güçlükler de düşünüldüğünde, bizi bir kaos ortamının beklediğini söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sağlık hizmetlerine erişim meselesi şu anda hükümetin gündeminde yer bulamasa da, tüm bu sorunlara eşitlik ve hakkaniyet temelinde bir çözüm getirmek mümkün ve gerekli. Bunun yolu ise prim koşuluna ya da devletin sopalı şefkatine bağlı olmayan, artan oranlı bir gelir vergisi sistemi ile finanse edilen, evrensel bir sağlık sisteminin oluşturulmasıdır. Sağlığı tüm vatandaşların eşit bir şekilde erişebilecekleri bir hak olarak kurgulamak ve bunun için örgütlü bir şekilde mücadele etmek aynı zamanda toplumsal adaletin sağlanması ve temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alınmasının da önkoşullarından biridir.


Azer Kılıç, Osman Savaşkan, Çağrı Yoltar: Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Asistanları