100. yılında sürgün yolunda... Hava kurşun gibi ağır

100. yılında sürgün yolunda... Hava kurşun gibi ağır
100. yılında sürgün yolunda... Hava kurşun gibi ağır

Manastırın taşlarından okul yapılmış.

1915 konusunda hafızası en taze yerlerden birisi Arapgir. Bunun en büyük nedeni ise Ermenilerin burayı geç terk etmiş olması. Veya hiç etmemiş olması. 1915'ten sonra uzun yıllar geride kalan aileler buradaki yaşamlarını sürdürmüşler. Halen İstanbul'daki önemli sayılabilecek Arapgir'li Ermeni nüfusu yaz aylarını burada geçiriyor.

Bu yazı dizisine başlarken amaç Adapazarı'ndan başlayıp Antep ve Urfa'da son rotayı tamamlayıp Der Zor'a geçebiliyorsak geçmekti. Urfa'ya vardığımda Kobani'nin güneyinde çatışmalar tekrar başladığından geçme konusundaki girişimlerimizi bir sonraki döneme bıraktık. 

Muş, Adıyaman, Malatya, Harput ve Arapgir de ikinci bir rota olarak devam edecektim. Bugüne kadar size yazdıklarım yollarda yaşadıklarımın sadece 10'da biriydi. Birçok anlatılanı, hem duygusal olarak vicdanlarınızı sömürmemek adına hem de tekrarcı söylemlere düşmemek adına sizlere mümkün olduğunca az yansıttım. Düşünün o bile ağır geldi.

Bugüne kadar ben yoldayken bana gelen yüzlerce mektup gezdiğimiz topraklarda insanların ne kadar yüzleşmeye açık olduğunu kanıtladı.

Ben ise Urfa'dan sonra bir ara vermek zorunda hissettim. Kendimi bildiğim kentlerden birine, Malatya'ya attım...

PAPAZ TAŞINDAN YAKUP'UN YATIRINA...

Malatya'ya varır varmaz Venk'e gitmek artık gelenek oldu. Şehre 6 kilometre uzaklıktaki köyde Surp Krikor şapeli şimdi belediye ve kültür turizm koruma müdürlüğünün koruması altında. Bir yıldır süren restorasyonda sona yaklaşılmış. Küçücük bir şapel de olsa köydekilerin de bilgisi dahilinde 7 yıl önce varlığı dahi inkar edilen bu köy şimdi farklı bir çehreye sahip. Hemen Venk'in yanında küçük bir yatır duruyor. Köydekiler Yakup'un yatırı diyorlar oraya. Bendeki hikayesi ise farklı.

Venk Köyü'ndeki yatır.

 

Ermenistan'ın en büyük üçüncü şehri olan Vanadzor'un dini önderi Sebuh Çulciyan Malatya doğumlu. Yıllar sonra Ermenistan'da tanıştığımızda bana doğduğu köyü ve oradaki yatırla ilgili hikayeyi anlatmıştı. 3-4 yaşlarında hastalanan Çuliciyan'ı annesi eski bir manastır olan Surp Krikor Kilisesi’ndeki taşa yatırıyor. O gece annesi duasında oğlu eğer kurtulursa dinadamı olması yönünde teşvik edeceğini söylüyor Tanrı'ya. Çulciyan'ın o gece hastalıktan kurtulmak için yatırıldığı bu taş şimdi Venk Köyü'ndeki Hz. Yakup yatırı denen yer. Her geldiğimde ismi değişen bu yatırın şimdi adı bu.

İçeri girdiğimde duvarlarda iyileşenlerin yazdığı teşekkür mesajları var. Yeşil örtünün altında ise kilisenin “khoran” kısmında duran taş.

Hala şifa dağıtıyor demek ki.

Taşhoron Kilisesi ve okul inşaatı.

MEZARLIĞIN TAŞLARI TREN KÖPRÜSÜ OLDU

Şehir merkezine döndüğümde ziyaret etmek istediğim iki yer var. Birincisi Taşhoran Kilisesi. Malatya HAYDER Derneği'nin girişimleriyle restorasyonuna başlanan kilisede teknik sorunlar nedeniyle restorasyon yavaşlamış olsa da devam ediyor. Eskiden kilise arazisinin içinde kalan yerde ise yeni bir okul inşaatı yükseliyor. Malatya'da halen 35'e yakın Ermeni ailesi. Çoğunluğu Çavuşoğlu mahallesi civarındaki aileler her 15 günde bir Ermeni Mezarlığı'ndaki son dua yerinde toplanıyorlar. En son Paskalya ayini için toplanmışlar. Ben kaçırmış oldum. Şehirdeki Ermenilerin en büyük sorunu buradaki kilise ve okulların 1936 beyannamesi dahil hiçbir yerde vakıf olarak herhangi bir kurumlarının kaydının olmaması. Dolayısı ile her türlü restorasyon zorlukla ilerleyebiliyor. Ermeni mallarını sahiplenecek herhangi bir vakfiye ne yazık ki bulunmuyor. Malatya HAYDER'in varlığı bu yüzden çok önemli.

Arapgir Köprüsü.

 

Malatya'nın Ermeni Mezarlığı ilginç mezar taşlarıyla dolu. Mezarlıklar büyük beton dökme taşlardan yapılmış. Çoğunun üzerinde ise isimler Türkçe yazıyor. Mezarların kırılmasının ve açılmasının zorlaştırılması için böyle yapıldığını söylüyor görevli. Ama eskiden öyle değilmiş. Ermeni mahallesinden bir başkası “Git eski tren köprüsüne bak. O köprü bizim eski mezarlığın taşlarıyla yapıldı” diyor.

ARAPGİR

Eski tren yolundan Arapgir'e doğru yol alıyorum. Arapgir'in insanları yüzleşme konusunda gelecek vaad eden samimiyetiyle beni karşılıyor. Son Arapgirli 102 yaşındaki Varsen Oruncakçıel'in ailesinin beni tanıştırdığı Zabıta Mustafa ile Arapgir'de keşişin evini geziyoruz. Arapgir'e en tepeden bakan bu eski evin barındırdığı anılar hala taze. Bir köşede “Nazar abinin evi yukarı köyde Papken dayı ve kızkardeşi, ötede Sarkis dayının restore edeceği ev duruyor” diye sokaklarda geziyoruz Zabıta Mustafa Bulut ile.
Bu ilçenin hafızanın bu kadar taze kalmasının en büyük nedeni ise Ermenilerin burayı geç terk etmiş olması. Veya hiç etmemiş olması. 1915'ten sonra uzun yıllar geride kalan aileler buradaki yaşamlarını sürdürmüşler. Halen İstanbul'daki önemli sayılabilecek Arapgir'li Ermeni nüfusu yaz aylarını burada geçiriyor.

Köy'ün meşhur Papken dayısına gidelim diyoruz. Telefonda “Ben bağa çıkacağım bugün üzümleri sulamak gerek” diyor. 80'i geçkin Papken dayı azıcık ters de biri olduğundan bir sonraki ziyaretime bırakıyorum sohbeti.

Zabıta Mustafa ve Mikayel.

ARAPGİR MİKAYEL'E EMANET

Arapgir Ermeni mezarlığının bekçisi Mikayel. Ağabeyi şehirde marangozluk yapıyor. Ondan öğreniyoruz mezarlıkta olduğunu. Her sabah bizim arabayla 10 dakikada geldiğimiz bu yolu yürüyerek mezarlığa geliyor Mikayel. Ermeni Mimarlar derneği HAYCAR'ın mezarlıkta yaptığı yenileme çalışmaları sonrasında var olanı korumak ve ağaçlandırma işleriyle bizzat kendisi ilgilenmek için her gün yürüyor buraya. Tek tek mezarları anlatıyor. Kim kimdir diye. Kendi ailesinin son fertleri de orada yatıyor. Bir ara uzaktaki bir mezarı göstererek “Onlar yurtdışında, babalarını gömmeye bile gelmediler. Köydekilerle gömdük. Hayırsız çıktılar” diyor.
Biz mezarlıktan ayrılırken arkamdan bağırıyor: “Benim gücüm yettiğince Allah'ın bana verdiği bu görevi yerine getireceğim. Hiç yılmayacağım. Ölülerimize ben bakacağım”

BİTİRİRKEN...

Arapgir'in ardından bunca yerden yüklendiklerim ve bana hikayelerini anlatanların yükledikleri sorumluluklarla kendimi otele atıyorum. Birkaç haftadır okuduğunuz bu yazıların birçoğu ben akşamları odamda ağlarken veya karşılıklı ninelerle, dedelerle ağlaşırken çıktı.

Daha önce de dediğim gibi birçok ismi paylaşamadım sizlerle.

Onların güvenliği için.

Birçok acı hikayenin detayını ise sizin psikolojik sağlığınız için paylaşmadım.

Tüm bu anlatılanlardan bizlere kalan birçok kentte insanların yüzleşmeye hazır olduğu, hatta yüzleşmeye başladıkları oldu.

Umarım siz de bu yazıları okurken yazılara konu olanlar kadar yüzleşebilmişsinizdir...

Not: Bu yazı dizisi için bizlerden desteğini esirgemeyen Gülbenkyan Vakfı'na sonsuz teşekkürler, onlar olmasaydı olmazdı.