12 Eylül günlüğü

Zeki Kırdemir, 12 Eylül'de girdiği cezaevi anılarını 'Devrim Bize Yakışırdı' adlı kitabında anlattı. Kırdemir'in tek hedefi ölen arkadaşlarının çocuklarına yardım etmek.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Ankara'ya gitmişti beden eğitimi öğretmenliği sınavlarına girmek için. Daha o yıllarda Devrimci Yol'cu olmamıştı. 'ÇBS', yani 'çizgisi belirsiz sosyalist'ti. Devrimci Gençlik Birliği'ne de uğradı. Giresun'da dağıtması için biraz bildiri, biraz Mao'nun 'Gençlik Devrim İstiyor-Teslimiyete Hayır' kitabı ile biraz da 'Çin Komünist Partisi Kongre Kararları' kitapçığını vermişlerdi.
Ayrılırken de Ankara'da kullandıkları 'alındı belgesi'ni eline tutuşturdular; "Korkma bir şey olmaz. Problem olursa bu kâğıdı polislere verirsiniz" diyerek.
Giresun'a dönünce devrimci arkadaşlarını topladı. Orada da solcu öğrenciler olduğunu bildikleri için bildirileri Ticaret Lisesi önünde dağıtacaklardı. Eylem vakti gelmişti. Heyacanlıydılar.
İlk kez büyük şehirlerdeki devrimcilerle bağlantılı bir eylem yapıyorlardı.
Zeki'nin üzerinde eylemlerin simgesi askeri parka, sırtında küçük çanta içinde de bildiriler ve kitapçıklar vardı. Arkadaşları Ömer ve Ahmet'le birlikte okul çıkışında iki koldan dağıtmaya başladılar bildirileri. Tam dağıtımı bitirip gitmeye hazırlanırken sivil polisler tarafından apar topar ekip otosuna tıkıldılar. Diğer arkadaşları kaçmayı başarmıştı.
İlk 'ciddi' dayak
Emniyet'e girer girmez 'Merhaba' yerine geçen okkalı bir tokatla yerdeki halıfleksin üzerine yapışmıştı. Hem dayak yiyordu, hem de bağırıyordu
"Elimde alındı belgesi var. Bunlar izinli bildiri!" diye.
"İlk ciddi dayak... Hani 'polis deneyimi' derler ya işte o. 15 dakikada bir dövmeye geliyorlar. İşkence klasiklerinden olan falakaya yatırdıklarından ayaklarının üzerine basamıyorsun. Ayaklarım birkaç numara büyüdü. Ucu sivri bir şey sürterek ayaklarımı kanatıyorlar, sonra tuzla sarıp sırtıma bir bekçi bindirerek, 'Heybeliada faytonu' gibi odada gezdiriyorlar. İşkencenin acısı bir yanda, bu 'muamele'nin onuruma dokunması öte yanda. Bayılmışım...
Ayıldığımda güneş doğmuştu. Emniyet'in en alt katına indirilerek, her bir yanından elektrik kabloları sarkan tahta bir sandalyeye oturtuldum. Elektrik verecekler sanıyorum, korkuyorum. Susuzluktan ve heyacandan dudaklarım kurumuş yutkunamıyorum. 'Bayılsam da kurtulsam' diye düşünüyorum. Tam karşımda siyah bir perde var. Perdenin arkasında birkaç polis kendi aralarında konuşuyor. Perde açıldığında 'Giresun Emniyet Müdürlüğü' yazısının altında, tebeşirle adım, soyadım, doğum tarihim ve babamın adı yazan bir tabelayı elime verip boynumun altında tutmamı söylüyorlar. Karşımda fotoğraf makinesini görünce rahatlıyorum. Demek ki resmim çekilecek ve fişleneceğim... Sabah yeni bir seanstan sonra savcılığa çıkarılıyorum. Turfanda devrimciyim. Dava açılıyor. Artık fişlenmişim! Sonuçta Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığı 'komünizm propagandası yapmaktan kovuşturmaya yer olmadığına' karar veriyor. Böylece DGM'lerle tanışıyorum. Kendime güvenim artıyor. Yaşım mı? Henüz 19 bahar görmüş ve bir elin parmakları kadar kitap okumuşum."
O hızla Giresun ve çevresinde 'Gerilla Zeki' olarak eylemlere katılır, kentte kurulan derneklerde başkanlık yapar, vekil öğretmen olarak köyleri örgütler... Artık polisle ve cezaeviyle yakından tanışma sürecine girmiştir Gerilla Zeki. 12 Eylül'e askerde yakalanır. Hatta bulunduğu ilçede sıkıyönetim komutan yardımcısı olarak görev yapar, sıkıyönetim bildirilerini cami hoparlöründen okutur. Bu arada Giresun'daki arkadaşları yakalanmakta, örgütleri çökertilmektedir. Arandığına dair yazı birliğine gelir. Komutanı Zeki'yi çok sevmektedir. Bu yüzden teslim etmez ve askerliği bitene kadar idere eder Zeki'yi.
Sonunda yakalanır Zeki. Sıkıyönetim mahkemesinde yargılanır. Sekiz yıla mahkûm olur. 12 Eylül'deki cezaevi koşullarının en ağırlarını yaşar doğal olarak. 8 Nisan 1986'da tahliye olduğunda cezaevinden geriye kalanları yazar alt alta:
"Bombalar, serumlar, öldü diye battaniyeye sarılmalar, kibrit çöpü çalmalar, 'Sondur komutanım' demeye direnmeler, kardan adam, saçaktan sarkan buz, kalorifer borusundan çekilen su ile banyo, mor menekşe rengi cop yaraları, kafa yarıkları, sargı bezleri, fare boklu makarna, bidona işeme, poşete sıçma, gülmenin, güldürmenin yasaklanması, kalem kırmalar, beton zemin hücrem, kaçak hücre notlarım, duvar yazılarım, usturalı başım, Capon Yılmaz Şahin, Sedat Nuri Ege, Halis Bilge, Abdullah Gülbudak, İsmail Kıran, avukat Alaattin Aydemir, Ali Topal, Zeki Subaşı, Hasan Sabitoğlu, Cumhur İlyasoğlu, İlhan Durmuş, Cumali Eliaçık, Terzi Fikri Sönmez, Aydın Yaşar, Yakup Yiğit, Ali Kemal Bilginer ve diğerleri..." Şimdi Kaş'ta yaşıyor Zeki Kırdemir. Kitabı 'Dam'dan Dar'a 78'lilerin Öyküsü-Devrim Bize Yakışırdı'yı da burada tamamlamış.
'Anlatılan senin hikâyendir'
Sezai Sarıoğlu, Zeki'nin kitabına yazdığı 'Sunuş'ta "12 Eylül 1980'den bu yana, andan büyük, tarihten küçük bir süreç yaşıyoruz. Bu bağlamda da anıların nerede bittiğini, tarihin nerede başladığını bilmek mümkün değil. Tuztarih kardeşim Zeki'nin yazdıkları, otuz iki kısım tekmili birden bizim mahallenin asi ve aksi düşbazlarının hikâyeleri. Bizim mahallenin çocuklarını tarihen ve siyaseten, gıyaben ve fiilen çok yakından tanıyoruz.
Çünkü onlar, yıllarca birlikte yazılamaya, kuşlamaya çıktığımız ve alıntı ezberlediğimiz, bir çağın vicdanı olarak yürüyüşlerde ve mitinglerde devrim için birlikte yürüdüğümüz insanlar. Bu nedenle, Zeki'nin yazdıklarında 'ben'in nerede bitip 'biz' in nerede başladığını, kimin hangi 'teşkilat'tan olduğunu bilmek ne mümkün ne de gerekli. Su gibi okunan bu kitabın ana fikri 'Anlatılan senin hikâyendir' cümlesinde gizlidir. Eğer bir edebiyat özdeyişi halinde kullanılan, 'Şairin hayatı şiire dahil' cümlesinden yola çıkarak söylersem, düşlerimiz, sevinçlerimiz kadar, kırılmalarımız, acılarımız ve öfkelerimiz bu kitaba dahil" diyor.
Zeki kitabında içten bir çizgiyi tutturmuş, ki bu tür kitaplarda en zoru budur. Geçmişiyle yüzleşmekten, yer yer sorgulamaktan da çekinmemiş.
Zeki kitabı için 'Tek amacı var' diyor, "unutulmamak ve unutturulmamak."
Ama başka bir amacı da var kitabının: "Adı geçen bazı arkadaşlarımız hayatta değiller. Kitabın oluşumunda en büyük pay sahibi onlardır. Bu yüzden ölenlerimize ve geride kalan özellikle çocuklarına karşı ayrıca bir sorumluluğum daha var. Bana emeğim olarak yayıncım tarafından kitabın telif ücreti karşılığı sayılı miktarda kitap verildi. Kitabın satışından elde edilecek gelir, benim kazancım olacak. Bu kitabın bana ait olan tüm gelirini, ölen arkadaşlarımızın mezarları yapılamışsa mezarlarının yapımında, eğer yapılmışsa bakımımında ve hâlâ paramız kalmışsa çocuklarının eğitim ve öğreniminde kullanılmasında harcamayı uygun gördüm."
Böyle bir amaçla yola çıkmış 'Gerilla Zeki'. Kitabının adını, biraz da içinde kalan bir özlemle 'Devrim Bize Yakışırdı' koymuş. Devrim denk düşmedi ama hiç değilse bu kitap ve amacı yakışmış bize Zeki! Tıpkı Sezai Sarıoğlu'nun söylediği gibi: "Ellerine solluk..."