12 Mart ve 'cadı avı' günleri

Süleyman Demirel hükümetine 12 Mart 1971'de verilen 'muhtıra' ile başlayıp, 14 Ekim 1973 seçimlerine kadarki dönem, düşünce özgürlüğü bakımından karanlıktır.
Haber: Ahmet ÇAKIR / Arşivi

Süleyman Demirel hükümetine 12 Mart 1971'de verilen 'muhtıra' ile başlayıp, 14 Ekim 1973 seçimlerine kadarki dönem, düşünce özgürlüğü bakımından karanlıktır.
Yasaklar, sıkıyönetimin ilan edildiği gün başlar. Artık, en küçük ayrıntıların ve en sıradan düşüncelerin yayımlanması için bile sıkıyönetim komutanlarına danışmak gibi bir huy edinilmiştir.
Olup bitecekleri Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç iyi anlatır: "Sosyal olayların temelinde ekonomik nedenler aramak komünistlerin uydurmasıdır. Tüm olaylar Anayasa'nın özgürlükçü özünden çıkmaktadır. Bu Anayasa ve özgürlüğe açık yasalar değiştirilmeden olayların üstesinden gelinemez." (Aktaran: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sağsız Solsuz Demokrasi,
İstanbul-1976, s.253) 18 Mayıs 1971'de
İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılması, bomba gibi patlar. Eylemi, yasadışı Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi üstlenir. O akşam radyoda, Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş, çok sert bir bildiri okur. İsrailli diplomat bırakılmazsa,
'kaçıranlarla ilişkisi olan herkes' tutuklanacaktır.
Ülkede ihbar furyası ve insan avı başlar. Yabancı basının değerlendirmesiyle,
"...hükümet, tek bir gün içinde Cumhuriyet'in 47 yıllık tarihinde görülmedik derecede geniş bir gözaltına alma hareketine girişmiştir."
Seçkin bilim adamları, sanatçılar, gazeteciler, sendikacılar tutuklanır. 18 Mayıs'ta, çoğu solcu 170' ten fazla kişi tutuklanır. Teslim olmaları istenen 49 kişi arasında Yaşar Kemal ile Siyasal Bilgiler ve Hukuk fakültelerinin beş tanınmış profesörü de bulunmaktadır.
İşin çivisinin çıktığını Başbakan Erim bile fark eder. Valiliklere gereksiz tutuklama yapılmaması konusunda uyarı yazısı bile yazar.
Hazirandaki ikinci parti tutuklama başlar. 14 Haziran'da Prof. Mümtaz Soysal, Prof. Bahri Savcı ve gazeteci İlhami Soysal, Uluç Gürkan, Cemal Reşit Eyüboğlu; 24 Haziran'da Doğan Avcıoğlu ile Altan Öymen tutuklanır.
İşkence ve kitap düşmanlığı
12 Mart'ın 18. ayında İstanbul'da Uluslarası Gazeteciler Federasyonu Kongresi toplanır. Hükümet 'Türkiye'de basın özgürlüğü bulunduğu' yolunda sık sık açıklamalar yapar!
Bir insanlık suçu olan işkence, dönemin en iğrenç yönü olmuştur. Kitap düşmanlığı da dönemin özellikleri arasında özel yer tutar. Yürürlükteki hiçbir yasa kendisine böyle bir yetki tanımadığı halde, bir askeri savcı, Töb-Der yöneticilerinin evlerinden alınan kitapları yakmış ve bunu bir tutanakla saptamıştır.
Bıktırıcı aramalar, gözaltılar, kitap alınması gibi uygulamalar toplumda kitap korkusu yaratmış, pek çok kişi ellerindeki sakıncalı sayılabilecek türden kitapları yakmıştır.
1973-1980 arası
İhbar furyası da, II. Abdülhamit dönemini anımsatacak kadar yayılır. Öyle ki, artık bu işi meslek edinen, 'sayın muhbir vatandaş' diye adlandırılan bir tip çıkmıştır ortaya!
1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP-MSP iktidarı umutlarla işe başlar ama 'tarihi yanılgı' ile sonuçlanır. Ecevit, Erbakan'a bir yıl bile katlanamaz, koalisyon bozulur.
Sonrasında Demirel'in dirilişi ve Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleriyle ülke adım adım felakete gider. 1977 seçimlerindeki CHP'nin başarısı durumu değiştirmez.
14 Ekim 1973'ten 12 Eylül 1980'e kadarki dönem Türkiye'de bir kaos dönemidir. İki kez Ecevit'le canlanan özgürlük umutları, ikisinde de fiyaskoyla sonuçlanır. Özellikle 1977'de arkasında yüzde 44'lük bir destek bulan Ecevit, seçim sistemi yüzünden iktidar olamaz. Ardından transferle kurulan tuhaf hükümetin getirdiği saçmalıkların tutsağı olmuştur.
Terör batağına düşen Türkiye, ağırlaşan
ekonomik sorunlar karşısında çaresizdir. Yokluk, kıtlık ve ölümler Ecevit'i tüketmiş, 22 aylık iktidar sürecinin ardından hiçbir şeyin alternatifi olamama durumuna düşürmüştür.
Basın alanında da yeni bir dönemin temelleri atılır; o döneme kadar geçerli olan 'gazeteci
patron' devri de artık kapanmaktadır.
***
12 Eylül: Kurumsallaşan baskı
Düşünce açıklama özgürlüğü bakımından yaşanılan en karanlık dönemlerden biri 12 Eylül olmuştur; bu dönemin temel bir özelliği de, uygulamaların Anayasa'dan başlayarak kurumsallaştırılması ve ülke geleceğinin de baskı altına alınmasıdır.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren önderliğinde 12 Eylül 1980'de yönetime el koyan askerler, ilk olarak parti liderlerini gözaltına alır.
12 Eylül'ün basınla ilgili tavrı da şudur:
"Sansür yok üzerinizde. Ancak serbestsiniz diye de istediğinizi yazabileceksiniz gibi bir sonuç çıkarmayın. Dikkatli olmanız gerekiyor." (Hasan Cemal, Tank Sesiyle Uyanmak).
Rahatsızlıklar darbenin ilk haftası ortaya çıkacaktır: 'Orhan Erinç'in İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nca 'kulağı çekilmiş.' Oktay Akbal ile İlhan Selçuk'un bugünkü yazıları beğenilmemiş; 'Sonra gereği yapılır' denilmiş nazik biçimde.
Gazete kapatmalar
11 Kasım 1980 tarihli Cumhuriyet gazetesinde dehşet verici bir olay yer alır: Onur Yayınları sahibi Muzaffer İlhan Erdost Mamak Askeri Cezaevinde dövülerek öldürülmüş, bu olay nedeniyle bir astsubay ve sekiz er gözaltına alınmıştır.
Bu dönemde en küçük bir tartışmaya dahi izin verilmeden basın üzerinde korkunç bir baskı uygulanır. Hatta iş kurumlaşır ve 1983 seçimlerinin ardından Turgut Özal'ın başbakanlığında 'demokratik dönem'e geçilmesi sonrasında bile gazete kapatma uygulaması sürer.
12 Eylül 1980-12 Mart 1984 arasında gazete kapatma tablosu şöyledir:

Milli Gazete4 kez72 gün
Cumhuriyet4 kez41 gün
Tercüman2 kez29 gün
Günaydın2 kez17 gün
Güneş1 kez10 gün
Milliyet1 kez10 gün
Tan1 kez9 gün
Hürriyet2 kez7 gün

80 yaşında hapis eşiğinde
24 Ocak 1983'te Cumhuriyet başyazarı Nadir Nadi'nin 'Tuhaf bir tasarı' başlıklı yazısından dolayı gazete kapatılır. Nadi'ye 5 yıl hapis istemiyle dava açılır.
Bu, yeni bir Hüseyin Cahit Yalçın vakasıdır. Türk basınının yaşayan en kıdemli
isimlerinden biri, olmayacak bir suçla hapse atılmak istenmektedir. Nadi, TDK'nın kapatılmasını eleştirmiştir. Üstelik bu yazı, daha önce 1961'de de yayımlanmıştır. Nadi, Sıkıyönetim Mahkemesinde 2 ay 20 gün hapis alır; 80 yaşındadır. Nadi'nin, Cumhurbaşkanı Kenan Evren'e af için başvurması önerilir; kabul etmez. MSB'nin başvurusuyla Askeri Yargıtay kararı bozar.
Aslında 12 Eylül'ün bazı konularda ne kadar hızlı ve kararlı olduğu, daha ilk günlerde A. Kadir, Demirtaş Ceyhun gibi yazarların tutuklanmasıyla anlaşılır. Birçok yazar, eski yazıları nedeniyle hapse atılır. 70 yaşındaki Rıfat Ilgaz, uzun süre hastanede gözaltında kalır.
Anma toplantısı, Kürt kilimi...
Dönemin yarattığı dehşetin bir bölümünü Erbil Tuşalp şöyle dile getirir:
"Atatürk'ü anma toplantısını izlemeyen gazetecilere soruşturma açılmıştı.
Cüneyt Arkın'ın başrolünü üstlendiği
'Yıkılmayan Adam' filmi, adı nedeniyle; Kıbrıs'ta yayımlanan Bağımsızlık ve Özgürlük kitabı Ecevit'i övdüğü için yasaklanmıştı. Server Tanilli'nin Uygarlık Tarihi ve Çağdaş Dünyaya Giriş kitabı yasaktı. Yılmaz Güney'i anlatan Erkekçe dergisi de. Bir büyük gazetenin magazin ekinde 'Kürt kilimi' ifadesinin yer alması toplatma kararı
alınmasına neden olmuştu.
Ozan Yaşar Miraç 'Taliplerin Ağıdı' adlı yapıtı nedeniyle TCK 312'den tutuklu yargılanacaktı. Miraç'a ödül veren TDK jürisine soruşturma açılıyordu. Salah Birsel, Konur Ertop, Bedia Akarsu, Doğan Hızlan, Oktay Akbal ve Cemal Süreya hakkında da soruşturma açıldı."
'Yorgun Savaşçı' yakıldı
TYS için açılan dava 2,5 yıl sürdükten sonra beraatla sonuçlanır. Ancak Barış Derneği sanıkları bu denli şanslı değildir. Bu davada yargılananlar, birkaç kez tutuklanıp salıverilir ve sonra da mahkûm edilir.
13 Aralık 1983'te, Kemal Tahir'in aynı adlı romanından uyarlanan 'Yorgun Savaşçı' adlı dizinin, gösterime sokulmadan 17 Kasım'da yakıldığı ortaya çıktı. TRT Genel Müdürü Macit Akman, filmin bir kopyasını kasada sakladıklarını, çalınma ihbarı üzerine yakmak zorunda kaldıklarını açıklar.
12 Eylül kurumsalaşıyor
12 Eylül'ün kurumsallaşmasına yönelik en önemli adım yeni Anayasa olur. Barolar Birliği Başkanı Atilla Sav, "Böyle bir Anayasa ile otoriter rejim kurulabilir" diyerek ilk anda en isabetli tanıyı koyar.
Bazı komisyon üyeleri bile "Kantarın topu kaçtı" diyerek tasarıyı eleştirir.
Bizzat Danışma Meclisi üyelerinin bu "Bu Anayasa tartışmaya değmez", "Benzerine ancak nazi yönetimlerinde rastlanır" gibi sert tepkiler göstermeleri, Evren'i de sertleştirir. Evren, "Gerekirse ordu yine görevini yapar" der. Anayasa kabul edilir.
12 Eylül'ün toplumu yeniden biçimlendirme çabası sadece Anayasa'yla sınırlı kalmaz. YÖK ve mecburi din eğitimi başta olmak üzere, bu dönemde getirilen pek çok yasa ve uygulama ileride büyük sıkıntılara yol açacaktır. 12 Eylül'ün yarattığı kurumsal yasakçılık, Terörle Mücadele Yasası gibi, hâlâ tartışılan sayısız düzenlemeye yol açacaktır.
Cinayetler hiç eksik olmadı
İttihat Terakki ile başlayan gazeteci cinayetleri, 1970'lerin sonunda hortlar. Abdi İpekçi 1 Şubat 1979'de öldürülür. 24 Ocak 1993'te, 12 Mart ve 12 Eylül döneminin ve sonrasının sembol isimlerinden, Uğur Mumcu katledilecek, failleri bulunamayacaktır. İki cinayetin de 'devlet sansürü'yle ilgisi yoktur ama fikir üreten yazar ve gazetecilere düşmanlığın parmağı vardır.
Evrensel muhabiri Metin Göktepe'nin görevi başında 8 Ocak 1996'de polislerce öldürülmesi ise, sansürcü pervasızlığın 1990'lı yıllarda ulaştığı en uç örneklerden biri olarak akıllarda kalacaktır.
Refahyol, basını hiç sevmemişti
1996'da kurulan Refahyol Hükümeti ilk günden itibaren basına pek sıcak bakmadı. Bu hükümeti pek sempatik bulmayan basın da tepkisini gizlemedi. İlişkilerndeki gerginlik, sansür girişimleriyle devam etti.
Refahyol'un sansür atağı, basının büyük bölümünü ayağa kaldırırken, İngiltere'nin ünlü Economist dergisi ağustos sayısında hükümetin tavrıyla ilgili ağır bir yazı yayımladı. Yazıda, hükümetin basına uygulamaya çalıştığı baskılar, 'gangsterlik' olarak nitelendirildi.
Özellikle Radikal gazetesi, Refahyol'un bu sansür girişimine karşı çok büyük tepki gösterdi ve adeta ülkeyi ayağa kaldırdı. Gazete, bu girişimi birinci sayfasını siyah zemin üzerine 'Sansüre hayır' yazısına ayırarak çarpıcı biçimde gösterdi. Binlerce gazeteci ve aydın, gazetenin açtığı kampanyaya destek verdi.
Aynı günlerde ABD'de Washington Post, Atlanta Journal, San Francisco Examiner gibi gazetelerle birlikte çıkan Parade Magazine adlı yayında, Başbakan Yardımcısı Prof. Tansu Çiller, dünyadaki en azılı 10 basın düşmanı lider arasında gösterilmişti.
Hükümet de birkaç kanaldan saldırıya geçmişti. Bir yandan promosyon çalışmaları önlenmeye çalışılıyordu. Bununla ilgili getirilmeye çalışılan düzenlemeyi, Sanayi Bakanı Yalım Erez, "Esnafa ceza kesiyorum, basına neden kesmeyeyim?" diye savunuyordu.
Yazarı Prof. Kurthan Fişek'in bununla ilgili yazısının başlığı, "Ben çok sansür gördüm, böyle budalasını görmedim" şeklindeydi.
'Türkiye, diktatörlüklerle yarışıyor'
Sadece Refahyol dönemi değil, bütünüyle 1990'lı yıllar, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğü bakımından 12 Eylül'ü aratmayacak kadar karanlık dönemlerdendir. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin
Emeç'in 7 Mart 1990'da öldürülmesiyle başlayan ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetiyle biten süreçte 37 kişi katledildi; üç gazeteci kayboldu. 1995'e ilişkin uluslararası bir rapora göre Türkiye o yıl dünyada 51 kişiyle 'en çok gazeteci hapseden' ülke unvanını kazanmıştı.