28 yıl sonra Ziverbey yüzleşmesi

28 yıl sonra Ziverbey yüzleşmesi
28 yıl sonra Ziverbey yüzleşmesi
Eski MİT Müsteşarı Atasagun, 1999'daki bir akşam yemeğinde gazeteci İlhan Selçuk'a 1971 darbesi sonrası Ziverbey günlerini anlatıyor: Erenköy'de bir gece nöbetçiyim. Sizi bir odada tutuyorlar. Gözleriniz bağlı. Sanıyorum yatağa bağlı tutuyorlar...


MESUT HASAN BENLİ
ANKARA - Ergenekon soruşturmasının 2. iddianamesi, tarihi bir olaya ışık tuttu. Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk, 12 Mart 1971 askeri darbesi sonrasında gözaltında işkence görürken, daha sonra Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı’na kadar yükselecek Şenkal Atasagun’un nöbetçi olarak sorgu ekibinde bulunduğu ortaya çıktı. Atasagun, bu tarihi itirafı, 1 Ekim 1999 tarihinde yenilen bir akşam yemeğinde bizzat İlhan Selçuk’a şu sözlerle yaptı: “İlhan bey ben size yıllar sonra bir anı anlatacağım, ama anlatmalı mıyım, anlatmamalı mıyım bilmiyorum... Gözleriniz bağlı... Sanıyorum yatağa da hiç olmayacak biçimde bağlı tutuyorlar. Buna gerek yok dedim. Çözdüler. Siz bir ilaç istediniz, verdim...”
Selçuk ile Atasagun arasındaki bu ilginç yüzleşme, Mustafa Balbay’a ait “Casper marka dizüstü bilgisayar içerisinden çıkan Western digital marka, seri numarası WMAM9EF31256 olan bilgisayar hard diski üzerinde yapılan inceleme sonucu bulunan 03EKKK.TXT kodlu dosyadan Ergenekon 2. iddianamesine aktarıldı.

Akşam yemeğinde sohbet
Kamuoyunda Mustafa Balbay’ın günlükleri olarak bilinen belgede yer alan, eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, eşi İris Atasagun, MİT Müsteşar Yardımcısı Miktad Alpay, Toplum ve Halkla İlişkiler Müdürü Cem Koca ile İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay’ın 1 Ekim 1999’da yedikleri akşam yemeğine ilişkin notlar tarihi bir itirafı kayda geçirdi. Atasagun yemekte 12 Mart darbesi döneminde Selçuk’a işkence yapılan Ziverbey Köşkü’nde görevli olduğunu açıkladı. İddianameye konulan belgeye göre sohbet şöyle gelişti:

Şenkal Atasagun: İlhan bey ben size yıllar sonra bir anı anlatacağım, ama anlatmalı mıyım anlatmamalı mıyım bilmiyorum... Erenköy’de ben bir gece nöbetçiyim... Sizi bir odada tutuyorlar. Gözleriniz bağlı... Sanıyorum yatağa da hiç olmayacak biçimde bağlı tutuyorlar. Buna gerek yok dedim. Çözdüler. Siz bir ilaç istediniz, verdim...
İris Atasagun: İlhan bey gerçekten o akşam eşim anlattı ben de ne kadar üzülmüştüm anlatamam..
Şenkal Atasagun: Orada Oktay diye bir kişi vardı. O arkadaşımız rahmetli oldu.. Tabii geçmişte çok hatalar yaptık... Zamanda geriye bakınca gülüyorsunuz... O dönem hepimiz üzülmüştük. Karşılıklı önyargılar vardı. Bize göre her solcu kişi, her TKP’li bu memlekete zarar verecek kişiydi. Tabii sizce de bizler faşisttik.. Zamanla sizi anladık. Şu anda da belki ayrı bakış açılarına sahip olabiliriz, ama memleketin temel sorunlarına bakışta sanırım çok ortak noktamız var.
Miktad Alpay: İlhan bey eğer 9 Mart kazansaydı, bir de 10 Mart olacaktı. Çünkü siz de kendi içinizde parçalıydınız. İçinizde Kemalizmi daha ileri götürmek isteyenler vardı, Marksist-Lenininst kişiler vardı. Kazanınca bir de kendi içlerinde kavga edeceklerdi. İyi ki kazanmadınız diyorum ben.
Şenkal Atasagun: Mahir K. (eski MİT’çi Mahir Kaynak) önemli biri değil. Bir dönem bize çok iyi bilgiler verdi. O dönem işte. Sonra mahkeme gündeme gelince, kendisine şahitlik edip edemeyeceği soruldu. O da tabii ki ‘ederim, anlatırım’ gibi şeyler söyledi. Şahitlik olunca ona, gel sen bizde çalış, başka bir iş yapamazsın’ dedik. Üç yıl bizim ekonomik sosyal araştırma bölümünde çalıştı. Ona başka önerilerimiz de olmuştu. Yurtdışına gönderelim dedik, istersen estetik ameliyat yaptıralım dedik... Şimdi olmadık demeçler veriyor. Bir de bizim adımıza konuşuyormuş havası veriyor. Birinde açıklama yapmak durumunda kaldık. Şimdi sanıyorum, o örgütler öldürmesin diye arada bizim aleyhimize konuşmayı gerekli görüyor.

‘Öcalan korkudan bayıldı’
Tarihi itirafın yapıldığı yemekte Atasagun ayrıca, Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilişi hakkında da açıklamalarda bulunuyor. Öcalan’ı Suriye’den çıktıktan sonra adım adım takip ettiklerini belirten Atasagun, şunları anlattı: “Uçağa bininceye dek Hollanda’ya gittiğini sanıyordu. Elinde küçük tahta bir bavul vardı. Uçağa ilk girişteki arkadaş sarışındı, ona yabancı dilde selam verdi, içeri girdi. Her şey bittikten sonra durum kendisine söylendiğinde korkudan bayıldı. Türkiye hava sahasına girince Başbakan’a haber verdim. Açıklama yapmak için iyice emin olmak gerekiyordu. Yüzde 100 emin olmamız için 1.5 gün geçti. O aşamadan sonra Başbakan’ın açıklama yapmasında sakınca kalmadığını söyledik. Olur ya, biz yakaladık deriz, adam Yunanistan’da çıkar. Rezil olurduk. Uçağa beş kuruş ödemedik.”

‘Gülen grubu çok tehlikeli’
Yemekte Fetullah Gülen cemaatinin faaliyetleri hakkında da bilgi veren Atasagun bu grubu en tehlikeli grup olarak gördüğünü belirtiyor. Cemaatin 60 trilyon bir parayı yönettiğini öne süren Atasagun, şöyle devam ediyor: “Yurtdışındaki okul açma faaliyetleri çok iyi organize ediliyor. Bizim gözlemlerimize göre bu Gülen grubunun başarabileceği bir şey değil. Mutlaka başka bir destek söz konusu. Taa MSP’den beri bunlar hükümet ortağı olduklarında üç bakanlık üzerinde çok ısrarlı oluyorlar. Milli Eğitim, İçişleri, Adalet... Bir de fırsat bulabilirlerse Sanayi Bakanlığı. Bunlar sonunda devletin pek çok kademesinde yer etmişler. Belki size ters gelecek bu söylediğim, ama şöyle yumruğu vurmadan bu temizlenmez. Biz içimizde irticacı barındırmayız. Şu kadarını söyleyeyim bizde şu an imam-hatipten mezun olmuş kişi yok.”


Selçuk işkenceyi akrostişli ifadeyle kayda geçirdi
İstanbul Erenköy’deki Ziverbey Köşkü, 12 Mart döneminde uygulanan işkencelerin simgesi haline geldi. Aralarında Gazeteci Yazar İlhan Selçuk’un da bulunduğu yüzlerce sol görüşlü kişi burada işkenceye uğradı. İşkence altında alınan ifadelerin altına, daha sonra polis memurlarının adları yazılarak sorgulamanın emniyet müdürlüğü binasında yapıldığı izlenimi veriliyordu.
İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal gibi yazarlarla Numan Esin, Talat Turhan gibi kimi eski 27 Mayısçılar da burada işkence gördü. Ziverbey Köşkü’nde işkence gören İlhan Selçuk, buraya geti-rildiğinde kendisine söylenenleri daha sonra şöyle anlatıyordu: “İlhan Selçuk, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı kontrgerilla örgütünün karşısında bulunuyorsun. Sen bizim tutsağımızsın. Burada anayasa babayasa yoktur. Örgüt seni ölüme mahkûm etmiştir. Sana istediğimizi yapmaya yetkiliyiz. Seni Marksist, Leninist, Komünist biliyoruz. Eğer konuşur ve böyle olduğunu itiraf edersen hakkında hayırlı olur. Sesimi iyi tanıyacaksın. Çünkü bundan böyle uzun süre senle konuşacağız. Ben albayım. Yanımdaki arkadaş da albay Biz seni sorgulamakla görevliyiz. Direnmeye kalkma. Elimizden senin gibi binlerce kişi geçti. Direnme faydasızdır...”
İlhan Selçuk, daha sonra yazdığı anılarında Ziverbey’deki herkes gibi kendisinin de ağır işken-ceye uğradığını yazacaktı. Yatağına zincirliydi. Başucuna ifadesinin yazılması kâğıt ve kalem bırakılmıştı. Selçuk hücresinde ne yapacağını düşünürken aklına işkenceden kurtulmanın yolu geldi: Akrostiş, yani her mısraın, ya da cümlenin baş harflerinin bir anlam oluşturacak şekilde düzenlendiği yazma yöntemi... Selçuk hemen kolları sıvadı ve ifadesini ‘akrostiş’ yöntemi kullanarak yazmaya başladı. Ancak Selçuk, her cümlenin baş harfleriyle sözcükleri türetmenin tehlikeli olacağını, sorgucular tarafından anlaşılabileceğini düşünerek her cümlenin sondan ikinci sözücüğün baş harflerinden bir akrostiş oluşturdu. Selçuk bu yöntem sayesinde işkence altında ifadesini alındığını kanıtladı ve mahkemede serbest bırakıldı:
“12 Mart’a doğru Türkiye iflasa gidiyordu. Demirel iktidarı giderek yoğunlaşan şaibe altındaydı. Üniversiteli gençler sokaklarda, meydanlarda, hatta üniversite binalarının çatıları altında katl ediliyorlardı. Devletin bütün güçleri, aydınları, askerleri, yargıçları, sorumluları, sağduyu sahipleri endişe içindeydiler. Gidiş normal değildi. Anayasa çerçevesi ve yönelişlerine göre davranmak isteyen devlet memurları ve sorumlularına siyasi iktidar adeta ceza tertipliyordu. Siyasi iktidar aydın yazarları ezmek amacındaydı. Toplum yaşamında Anayasa uygulanmıyordu. Bazı çevrelerde bir ordu müdahalesi lüzumlu görülü-yordu. Politikacı topluluğu şuursuzdu. Memleketseverler ıstırap çekiyorlardı. Bu durumda ne yapılmalıydı? Önce bir fikir dağınıklığı vardı.
Tek çıkar yolu, Atatürkçülükte görüyorduk.
Ancak Atatürkçülüğü günün koşullarına göre derinliğine ve genişliğine bütün boyutlarıyla yorumlamak gerekiyordu. İşte Devrim dergisi bu ihtiyaçtan doğdu. Ancak dergi çıkarmaya yetecek para bulmak, gerçekten mesele idi.”


‘9 Mart’la iktidara’ derken 12 Mart’la işkencehaneye...
1960’lı yılların sonunda Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un başını çektiği bir grup, 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nin önde gelen isimlerinden emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu’yla birlikte ordunun yönetimine el koyması için çalışmalarda bulunuyordu. 9 Mart 1971’de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda bir toplantı yapıldı. Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’in de katıldığı bu toplantıdan, “Her şey hazır, eylem için düğmeye basmamız yeterli” kararı çıktı. Ancak ‘düğmeye basmakla’ görevli olan Tümgeneral Celil Gürkan bu işi yapmayınca rüzgâr tersine döndü.
Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, sol darbe karşısında direneceğini ilan eden 1’inci Ordu Komutanı Faik Türün’ün de etkisiyle 10 Mart günü daha önce duyulmamış ‘Genişletilmiş Komuta Konseyi’ni topladı. Bu arada Orgeneral Türün’ün kardeşi olan Ankara Garnizon komutanı Genelkurmay binasını askerlerle kuşattı. Önce Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, sonra da Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un 9 Mart girişiminden geri çekilmesiyle TSK 12 Mart’ta hükümete muhtıra verdi.
Tağmaç’ın bu adımları atmasında 9 Martçıların içinde yer alan ve daha sonra mahkemede MİT elemanı olarak ifade veren Mahir Kaynak’ın aktardığı bilgilerin payı oldu. Tağmaç daha önce duyulmamış Genişletilmiş Komuta Konseyi’ne bütün orgeneral ve korgeneralleri çağırarak bir anlamda 9 Martçıların ordu içinde ne kadar güçlü, ya da güçsüz olduklarını da anlamış oldu. Silahlı Kuvvetler olarak birlikte hareket etmelerinin doğru olacağını belirten Orgeneral Tağmaç, sonuçta tarihe 12 Mart Muhtırası olarak geçecek olan muhtırayı hazırlattı. Saat 13.00’te radyodan okunan muhtıra ile ‘sol darbe’ önlenmiş oldu ve Demirel hükümeti düşürüldü.
Muhtıranın altında Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler adını gören sol kesim, olaya ilk başta alkış tuttu. Ancak kısa bir süre sonra işin rengi ortaya çıktı. Cuntanın askeri ve sivil kanadı deşifre edildi. Tağmaç’ın orgeneral rütbesindekiler hariç bu 9 Mart 1971 darbe girişimine adı karışan başta Tümgeneral Celil Gürkan olmak üzere tüm subayları re’sen emekliye sevk etti. 1. Ordu Komutanı Faik Türün de bu darbeye adı karışan tüm Devrim Gazetesi yazarlarını Ziverbey Köşkü’nde o dönem yönetiminde askerlerin bulunduğu MİT vasıtasıyla işkenceyle sorguya çekti.