40 yıllık düşünce sanığı

Gece yarısı. Evinin kapısı kırılırcasına vuruluyor, tekmeleniyor. Kalktı. "Kim o?" dedi.
Beklenmedik bir yanıt değildi: "Sen Fikret Başkaya mısın? Seni götürmeye geldik. Biz polisiz."
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Gece yarısı. Evinin kapısı kırılırcasına vuruluyor, tekmeleniyor. Kalktı. "Kim o?" dedi.
Beklenmedik bir yanıt değildi: "Sen Fikret Başkaya mısın? Seni götürmeye geldik. Biz polisiz."
Artık bu tür durumlarla dalga geçme aşamasına gelmişti: "Gecenin bu saatinde niye zahmet ettiniz? Sabahı bekleseydiniz."
Ama karşısındaki ciddiydi: "Emir böyle."
Giyindi. Kapıda bekleyen, içi adamlarla dolu minibüse bindi. Ev ev geziyorlar, bulduklarını minibüse bindiriyorlardı. Sonunda Emniyet'in ağır kokan bir odasına soktular. Herkes sıraya girmişti.
Üzerlerindeki 'zararlı şeyleri' bir torbaya dolduruyorlardı önce; kâğıt, bozuk para, kemer, ayakkabı bağcığı... Sivil bir polis sırası gelenin adını, soyadını, ikâmetgahını kaydediyordu. Bir de "Buraya neden geldin?" diye soruyordu. Kimi "Çek" diyordu, kimi "Senet", kimi "Gasp", kimi "Hırsızlık"...
Gerçeği yazmak suç
Sıra Fikret Başkaya'ya gelmişti. 'Neden geldin'e diğerlerinden farklı bir yanıt verdi:
"Kitaptan."
Şaşırmıştı polis:
"Yani şimdi sen bir kitap yazdın da onun için mi buraya getirdiler?"
"Evet" dedi Fikret Başkaya.
İyice bir duraladı karşısındaki.
"Peki sen o kitapta gerçeği mi yazdın?"
Kendinden emindi: "Evet."
Hızlı hızlı kafasını salladı ve sonra 'sorun'un çözümünü buldu: "Gerçeği yazarsan elbette burada olursun!"
Aslında bu tür durumlara alışkındı Fikret Başkaya. Çünkü o 'kıdemli' bir sanıktı.
"Hakkımda ilk dava 1965'te açıldı. Türkiye İşçi Partisi kurulduktan bir süre sonra üye oldum ve 1966'da doktora için Fransa' ya gidinceye kadar partinin aktif üyesiydim.
Haftanın üç günü DGM'de
Ankara köylerinde komünizm propagandası yapmaktan dava açılmıştı. 40 yıl oluyor. Açılan davaların sayısını hatırlamam mümkün değil. Başlarda davalar ekseri 'komünizm propagandası' yapmaktan açılıyordu. 1990'lardan beri de 'bölücülük propagandası' yapmaktan açılıyor. Bir zamanlar hakkımda bölücülükten o kadar çok dava açılıyordu ki bazen haftanın üç günü Ankara DGM'de geçiyordu. Oradaki polisler ve memurlar ben gitmeyince 'Hoca nerede?' diye birbirlerine sorarlarmış."
Denizli'de doğmuştu Fikret Başkaya. Liseyi İzmir'de astsubay olan ağabeyinin yanında bitirmişti. Sonra da siyasal bilgilere gitmişti Ankara'ya. İşte 40 yıllık 'kıdemli sanık' yolculuğu da burada başlamıştı.
Daha sol yayınlar yoktu
Üniversite ikinci sınıfta tanışmıştı Nâzım Hikmet'in şiirleriyle. Ama Nâzım'ın şiirleri Türkiye'de yasaktı. Sınıf arkadaşlarından Altın Pınar, İtalya'nın Podova Üniversitesi'ne geçmişti. Türkiye'ye her geldiğinde Nâzım Hikmet'in şiirlerini getiriyordu. Şiirler iki dilde basılmıştı. Bir sayfada İtalyanca, karşı sayfada Türkçe. O zamanlar Türkiye'de hiçbir kitapçıda sol yayınlar yoktu:
"28 Nisan 1960'da İstanbul Üniversitesi'nde öğrenciler dönemin başbakanı Adnan Menderes'i protesto etmek üzere bir gösteri yaptılar. Bir öğrenci öldürüldü. Biz de ertesi gün siyasal bilgiler ve hukuk fakültesi öğrencileri olarak ortak eylem yaptık. Akşamüstü polis saldırdı. Arbede oldu.
Ertesi sabah Ankara Tıp Fakültesi'nde uyandım. Ben hastanedeyken sıkıyönetim ilan edilmiş. Tüm üniversiteler kapatılmış. Benim hiçbir şeyden haberim yok.
Fakülteye geldim. Kapıda asma kilit. Yurda gittim. Kapıda asma kilit. Ortalıkta kimse yok. Kızılay'a, Atatürk Bulvarı'na gittim. Sosyalizmle ilgili kitap aradım. En sonunda eski kitap satan bir kitapçıda 'Sosyalizm Nedir?' başlığını taşıyan broşür kalınlığında bir kitap buldum. Meğer İngiliz İşçi Partisi'nden bir 'dönek' tarafından yazılmış. Sosyalizmle pek de ilgisi olmayan bir kitap... Onun dışında hiçbir şey yoktu."
Üniversite bitince Fransa'da doktorasını bitirip Türkiye'ye döndüğünde hemen askere aldılar Fikret Başkaya'yı. 'Sakıncalı piyade' olarak Erzurum'un Oltu'suna sürgün ettiler. Gerekçe de otokratik rejimin ruhuna uygundu; 'kötü düşünce ve davranış!'
Oysa hakkında tek bir disiplin soruşturması bile açılmamıştı. 'Kötü düşünce' de TİP üyeliği, Paris'te öğrenci derneği yöneciliği gibi etkinlikleriydi. Erzurum'da subaylar her seferinde "Türk müsün?", "Hangi vatana hizmet ediyorsun" gibi sorular soruyordu. Ölçüyü kaçıran bir binbaşıyı mahkemeye verdi. Alay komutanı, "Şikâyetini geri al. Burası Sorbonne değil" dedi. Şikâyetini geri almadı ama işleme de koymadılar.
Kuşatma altındaki günler
Askerlik sonrası bazı kuruluşlarda araştırma bölümlerinin başkanlığını yaptı Başkaya. 1979'da akademik kariyere geçti. Önce Ankara'daki Sosyal Hizmetler Akademisi'nde ekonomi dersleri verdi. Daha sonra Bolu Sevk ve İdarecilik Yüksek Okulu'na geçti. 12 Eylül'e de Bolu'dayken yakalandı.
"Aranıyordum. Etrafımda herkes tutuklanmıştı. Ama beni yakalayıp götürmediler. Ancak durumum yakalanmaktan beterdi. Her an götürülme riski vardı. Bazen evin önünde polisler beklerdi. Sonra çekip giderlerdi. Sabah okula vardığımda jandarma 'arama' bahanesiyle okulu kuşatmış olurdu. Ben kaçmayınca, görevime son vermek istediler. Bu sefer de sıkıyönetim kalkmıştı."
Fikret Başkaya 1994'ün 16 Mart'ında cezaevine girene kadar Bolu'da öğretim üyesi olarak kaldı. Bu sürede hakkında defalarca TCK 141'den, yani komünizm propagandası yapmaktan dava açıldı. 1991'de yayımladığı 'Paradigmanın İflası' adlı kitabına İstanbul DGM Terörle Mücadele Yasası'nın 8. maddesinden 'bölücülük' suçlamasıyla soruşturma başlattı. Sonunda 20 ay hapis ve 41 milyon lira para cezasına çarptırıldı.
Ben de Fikret Başkaya'yı bu cezadan dolayı Haymana Cezaevi'nde Haluk Gerger'le aynı ranzada altlı üstlü yatarken tanıdım.
Israrlı ve komik davalar
Ceza kesinleşince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu Başkaya. Mahkeme, Türkiye'yi ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle tazminata mahkûm etti. Buna karşın kitabın sekizinci baskısına aynı gerekçeyle yine dava açıldı. Sonra ilgili madde kalktı da dava düştü. Komik gerekçelerle de dava açılır hakkında.
"Antep'te yayımlanan Fırat'ta Yaşam gazetesi benimle bir röportaj yapmıştı. Sorulardan biri de sivil toplum örgütleriyle ilgiliydi. Ben de dünyanın egemenlerinin elinde ideolojik bir manipülasyon aracı olduklarını, toplumu apolitize ve depolitize etmek için araçlaştırıldıklarını söyledim.
Adana DGM 'apolitikleştirme'nin içinde 'apo' geçiyor ve ima var diye dava açmıştı."
Ama her seferinde kurtulamaz. 1999'da yazdığı 'Tarihi Dava mı?' yazısından İstanbul DGM 16 ay hapis cezası verir. Kalecik Cezaevi'nde çeker cezasını. Diyarbakır cezaevinde 11 insanın başlarını demir çubuklarla parçalayıp hunharca öldürülmeleriyle ilgili yazıdan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 10 ay hapis cezası verir 159. maddeden.
Şimdi yine 159'dan yargılanıyor Başkaya. Hem de 11 yıl önce yazdığı iki yazıdan.
Devletin manevi şahsiyeti olmaz
"1992'de yazılan iki yazıdan birer cümle alınarak 2003'te dava açıldı. Bu yazılar gazetede yayımlandıktan altı yıl sonra Öteki Yayınevi tarafından Akıntıya Karşı Yazılar başlığını taşıyan bir kitapta yer aldı.
Biz Özgür Üniversite Kitaplığı'nda kitabın üçüncü baskısını yapınca 159'dan dava açıldı. Bunun yanlış açılmış bir dava olduğunu, devletin manevi şahsiyeti diye bir şey olamayacağını, maneviyatın bilinç ve irade sahibi insana mahsus olduğunu, dolayısıyla da davanın unsurlarının oluşmadığını söyledim ama nafile..."
Başkaya'ya göre Türkiye'deki düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engel TCK' nın 159. maddesi. 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan 1926 yılında Türk Ceza Kanunu'na aktarılmış.
Fikret Başkaya Türkiye'nin söylendiği gibi asla hukuk devleti olmadığını ama kanun devleti bile sayılamayacağı görüşünde.
"Yasalar ve mevzuat işi kitabına uydurmak için devreye sokuluyor. Uyum yasaları, demokrasi paketleri de kanunların tozunu almak için. Kanunlar değiştiriliyormuş gibi yapılıyor. Eğer bir kanundan bir madde çıkarsa başka bir kanunda karşılığı vardır. Yoksa da koyuyorlar. Bu, sağ cebindeki bozuk paraları sol cebine koyan sonra da boş cebini gösteren adamın yaptığı gibi bir şey."
Hiçbir şey değişmedi
Fikret Başkaya 9 Eylül'de Ankara 15. Asliye Ceza'da yine yargıç önüne çıkacak düşüncelerinden dolayı. 'AB uğruna' yapılanlara karşın hâlâ daha aydınların, sanatçıların, yazarların, akademisyenlerin düşüncelerinden dolayı yargılanmasını ancak Sicilyalı yazar Giuseppe Tommasi di Lampedusa açıklayabilir; "Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek gerekiyordu."