AB için büyük fırsat

AB üzerine kitaplar yazan Cengiz Aktar, 11 Eylül sonrası Türkiye'nin büyük bir fırsat yakaladığını söylüyor.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

İzninizle önce benim için anlaşılmaz olan bir noktadan başlayacağım.Türkiye, Avrupa'nın kriterlerine uymamakta inanılmaz direnç gösteriyor. Belli ki çağdaş standartlarda gelişmişlikten ürken bir anlayışımız var. Peki gelişmişlikten bu kadar korkuyorsak, niye Avrupalılar arasına girmek istiyoruz biz?
Türkiye Avrupa'ya Kopenhag Kriterleri'yle değil, kendi bildiği Ankara kriterleriyle girmek istiyor. Ankara kriterleri ise 20'nci yüzyıl boyunca çözemediğimiz, ülke ve toplumca acısını çektiğimiz sorunlardır. Bu sorunlar hep Türkiye'nin farklılığı diye sunuluyor ve Türkiye'nin bu farklılıkla ayakta kalabileceği düşünülüyor. Oysa bu farklılık Avrupa Birliği'ne üyeliğin, Kopenhag Kriterleri'nin ve ülkenin demokratikleşmesinin önünde en büyük engel. 'Biz farklıyız ve bizim bir milli güvenlik kuruluna ihtiyacımız var. Biz belli konularda demokratikleşemeyiz, insan haklarına bir yerden sonra saygı duyamayız çünkü bizim özel bir konumumuz var' deniyor. Türkiye tam anlamıyla demokratikleşmek istemiyor ve sürekli farklılığından dem vurarak oyunun kurallarını değiştirmek istiyor. 'Beni alırsanız bu şekilde alırsınız' diyor.
Avrupa Birliği, Türkiye'yi bu özel şartlarıyla alır mı peki?
Zaten almıyor. Tam üyelik için müzakerelere başlamıyor. On beş gün sonra, Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'yle ilgili İlerleme Raporu çıkacak. Bir ülkenin karnesi, fotoğrafı sayılan bu raporda, Türkiye'ye 'Anayasa değişiklikleri konusunda iyi ettiniz, bir adım daha attınız ama sizinle tam üyelik müzakerelerine başlamak için bu yeterli değil' denecek. Biliyorsunuz tam üyelik müzakereleri ancak komisyon teklif ederse başlayabiliyor. O raporda ne yazarsa yazsın, isterse bizi takdir etsin hiç
önemli değildir. Önemli olan raporda 'Türkiye toplulukla tam üyelik müzakerelerine başlayabilir' ibaresini okuyabilmektir. 13 Kasım'daki raporda gene böyle bir ibare olmayacak.
AB'nin Türkiye'ye bakışıyla ilgili olarak basında sizin söylediğinizin tam tersi değerlendirmeler yapılıyor son zamanlarda. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?
Önemli olan Avrupa Komisyonu'nun hazırladığı İlerleme Raporu'dur. Basında ise Avrupa Parlamentosu'nun yeni yayımladığı raporla ilgili olumlu değerlendirmeler yapılıyor.
Ama bu raporun bile Türkiye'ye olumlu baktığı yok. Bu ülke ne kadar olumluysa, o rapor da o kadar olumlu işte. Avrupa Parlamentosu'na Ermeni soykırımının tanınmasıyla ilgili bir önerge gelmişti, bu önerge reddedildi. Bütün Türkiye bu önergeye odaklandığından, bu rapor kamuoyuna olumluymuş gibi yansıdı. Oysa parlamentonun raporu da Leyla Zana'dan ölüm oruçlarına, düşünce suçlarından, Terörle Mücadele Yasası'na, bir sürü ihtarda bulundu.
Siz 13 Kasım'da yayımlanacak olan Avrupa Komisyonu'nun İlerleme Raporu'nu gördünüz mü?
Görmedim ama raporun ilk hali sızdı. Tam üyelik müzakerelerinin başlaması yönünde hiçbir belirti, ışık yok. Gene bir sene boyunca AB konusunda bir şey olmayacak, Türkiye daha da zaman kaybedecek. Türkiye'de artık herkes bilmeli, diğer on iki aday ülkeyle aynı noktada değiliz. Onlar AB ile tam üyeliği müzakere ediyor, Türkiye edemiyor. Çünkü mesele gelip siyasi kriterlerde takılıp kalıyor. Son Anayasa değişiklikleri de yeterli bulunmadı.
Yeterli bulunsaydı, Türkiye tam üyelik müzakerelerine başlayabilir miydi?
Avrupa yolunun açılması için Türkiye'nin yapması gereken dört tane asgari iş var. Eğer Türkiye bu dört hayati konuda adım atmazsa, hiçbir yere varamaz. Bunlardan birincisi idam cezasının şartsız kaldırılması. Son Anayasa değişikliğiyle bu şartlı kaldırıldı ve iş yanlış mecraya girdi. İnsanları idam etmek anayasal zorunluluk oldu. İkincisi, Türkçe, Ermenice ve Rumca dışında diğer anadillerde de eğitim ve yayın meselesinin halledilmesi. Üçüncüsü, Milli Güvenlik Kurulu'nun mevcut işleyişinin değişmesi. Bu konudaki Anayasa değişiklikleri de bu meselenin halli için yeterli değil. Dördüncüsü, Kıbrıs sorununun çözülmesi. Bunlar, hem Avrupa ile ilişkiler açısından, hem Türkiye'nin demokratikleşerek kalıcı bir istikrara kavuşması açısından hayati.
11 Eylül'de New York'taki terör saldırısının ardından dünyada oluşan siyasi ve askeri konjonktürden sonra bizim yönetici kadrolarında, 'Avrupa bizi şimdi olduğumuz gibi kabul etmek zorunda' türünden bir anlayış ve rahatlama belirmiş gözüküyor. Avrupa şimdiki koşullar nedeniyle bizi olduğumuz gibi kabul eder mi sizce?
Mümkün değil. Aslında 11 Eylül'e gelinceye kadar Türkiye'nin AB'yle ilişkileri sıfır noktasındaydı. 1999 Aralık ayında Helsinki'de Türkiye'nin AB'ye tam üyelik adaylığının kabul edilmesinin üzerinden koca iki yıl geçti, bu ülkede elle tutulur hiçbir şey yapılmadı. Oysa Helsinki'den sonra bir sürü siyasetçi ortaya çıkıp '2001'in sonunda tam üyelik müzakerelerine başlayacağız, 2004'te de tam üye olacağız' diyorlardı. Haydi nerede tam üyelik. Tam üyelik falan yok. İki yıl heba edildi.
Türkiye ev ödevini yapmıyor dediniz. Peki Avrupa üzerine düşeni yapıyor mu? AB bizim birtakım sorunlarımızı çözmemizi istiyor ama bu sorunların çözümünde Türkiye'ye yardımcı oluyor mu? Yoksa sadece istemekle mi yetiniyor?
Biraz öyle ama bu iş karşılıklı. AB'nin iki yıl önce Helsinki'de Türkiye'yi aday ilan etmesi, Büyük Avrupa Projesi'nin gerçekleşmesi için alınmış çok cesur, muazzam bir siyasi karardır. Ama bunun karşılığında Türkiye diğer aday ülkeler gibi canla başla kolları sıvayacağına, AB'yi ulusal politika haline getireceğine, yok şartların şurası kötü, yok burası kötü diyerek sürekli AB müfredatını bir pazarlık meselesi yaptı ve işi çok yavaşlattı. Türkiye'de AB konusu hâlâ dış politika meselelerinden sadece birisidir. Türkiye'nin Orta Asya'yla ilişkileri hangi seviyedeyse, AB ile ilişkileri de aşağı yukarı aynı seviyededir. Bu meseleyle sadece bir avuç insan ve TÜSİAD uğraşıyor.
Peki, 11 Eylül'deki terör saldırısıyla birlikte Türkiye ile AB ilişkilerinde ne değişti?
Avrupa 11 Eylül öncesinde Türkiye'yi gözden çıkarmıştı. Bütün mesajlar menfiydi. 'Artık Türkiye'ye takvim verelim, yaptı yaptı, yapamadı ona Ukrayna gibi başka statü verelim. Çünkü bu işi beceremiyor' yönündeydi. 11 Eylül'den sonra bu durum değişti.
Niye?
Çünkü 11 Eylül 2001 ile 10 Aralık 1999 tarihleri arasında çok önemli bir bağ var. Türkiye gibi Müslüman kimlikli bir ülkenin Avrupa içinde yer alması kararının verildiği 10 Aralık 1999'daki Helsinki toplantısı, Avrupa'nın gerçek anlamda farklı kimlikleri ve dinleri içinde barındırabilecek evrensel bir güç olacağı hesabının yapıldığı bir toplantıydı. Şimdi 11 Eylül'de yaşananlarla birlikte bu kararın içi doldu ve AB-Türkiye ilişkisinde ortak bir çıkar söz konusu oldu. Türkiye'nin Müslüman ve laik olmasından ötürü, dünya gücü AB'ye getireceği artıların artık bir anlamı oldu. Bu, Türkiye için muazzam bir kısmet. Anlayacağınız postacı kapıyı ikinci defa çaldı. Türkiye Helsinki'de önüne gelen kısmeti tepmişti. Bugün Türkiye siyasi kriterlerde hiçbir şey yapmadığı için AB karşısında pazarlık gücünü sıfırlıyor. Avrupa'nın gözünde adaylığı inandırıcı değil. Bu yüzden de komisyon mali yardım dahil Türkiye'yle bütün müzakereleri ağırdan alıyor. Müzakereleri Gümrük Birliği ile sınırlıyor. Türkiye de 'Kardeşim ben adayım, ileride üye olacağım' diye bu tavra karşı çıkamıyor. Çünkü siyasi kriterlerde yol almıyor.
Türkiye durumun farkında mı?
Türkiye'de 11 Eylül'ün getirisi böyle okunmuyor. 11 Eylül'ün getirisi askeri gözlüklerle okunuyor. Türkiye, 11 Eylül'le birlikte AB'yi unuttu. Kendini gene dünya gücü olarak görmeye başladı. Dersine çalışmayan çocuk sınıfta devamlı camdan dışarı bakar ya, Türkiye de şimdi Avrasya, Ortadoğu'ya bakıyor. Kendini Avrasya'daki laik diktatörlüklerin ağababası konumunda görüyor. Çıkarının nerede olduğunu kavrayamıyor. Türkiye'nin kalıcı çıkarı AB'ye girmektir. Oysa Türkiye'nin önünde kendi dışında gelişen çok hızlı bir takvim var.
Nedir o takvim?
Kıbrıs... Güney Kıbrıs AB'yle müzakere ettiği 29 ana başlıktan 23'ünü tamamladı. Tam üyeliğe hızla gidiyor. Gelecek yıl sonunda AB'yle tüm müzakerelerini bitireceği varsayılıyor. Türkiye için bu bir 'gerçek anı' olacak işte.
Güney Kıbrıs'ın üyeliği Türkiye'ye yapılan bir baskı mı yoksa Güney Kıbrıs'ı gerçekten üyeliğe bizden önce mi alacaklar?
Meseleye böyle bakmıyorum ben. Dünyaya, coğrafyaya ve Avrupa'ya bakışımızı değiştirmeliyiz biz. Kıbrıs'ın güneyiyle, kuzeyiyle birlikte AB'ye girmesi, Kıbrıs'ın da, Türkiye'nin de yararına. Ama bu böyle algılanmıyor Türkiye'de. 'Biz, onlar' diye bakılıyor meseleye. Halbuki AB'de bir Almanya, Fransa örneği var. Bu komşu ülkeler yüzyıllarca savaşmışlar, taş taş üstünde bırakmamışlar. Onların birbirlerine yaptıklarıyla Türkle Yunanın birbirine yaptığı arasında çok büyük fark var. Zaten Avrupa Birliği de kalıcı bir barış ihtiyacından kuruldu. Türkiye'nin bunlardan feyz alması gerekiyor. Fransız'la Alman barışabildiyse, onlar bir arada yaşayabiliyorsa, niye biz Yunanlılarla beraber yaşayamayalım ki? Niye Kıbrıs Türk'üyle Kıbrıs Rum'u birlikte yaşayamasın? Ancak bu şekilde düşünmeye başladığımızda yeni politikalar üretebiliriz. 'Biz, onlar' diye bakarak üretemeyiz. Önemli olan ortak çıkarlardır. Ayrıca 11 Eylül'den sonra Kıbrıs bağlamında da durum değişti.
Nasıl değişti?
Gerçi 11 Eylül'den sonra buradaki değerlendirme, Türkiye'nin Kıbrıs'taki tavrının kalıcı olabileceği, çözümsüzlüğü dünyaya ve Amerika'ya kabul ettirebileceği yönünde ama Batı'daki hava tam aksi. Bilakis 11 Eylül'den sonra Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'deki olası kriz yerlerinden biri olarak kalması artık mümkün değil. Buraya kalıcı bir çözüm bulunacak. 11 Eylül, Kıbrıs'ta Avrupai bir barış çözümünü daha da yakınlaştırdı. Kıbrıs sorununun çözülmesi lazım. Çünkü bölgede İsrail-Filistin meselesi gibi çok daha önemli sorunlar var. Bir de Kıbrıs'la uğraşılmaz artık.
11 Eylül'le birlikte Güney Kıbrıs'ın terör örgütleriyle finans bağlantısı da ortaya çıktı. Bu bağlantı AB'nin Güney Kıbrıs'la ilişkisini değiştirmez mi peki?
Kıbrıs'a, güneyiyle, kuzeyiyle bir ada olarak bakmak lazım. Bu adada genel bir kanunsuzluk hüküm sürüyor. Adanın normalleşmesi lazım. Unutmayalım, Miloşeviç Yugoslav savaşlarını Güney Kıbrıs'tan finanse etti. İsviçre'deki para aklama nasıl Avrupa'yı rahatsız ediyorsa, Kıbrıs'taki off-shore bankacılık, buranın Rus, Sırp veya başka mafyaların, terör örgütlerinin kullandığı bir merkez olması durumunun artık bitirilmesi gerek. Onun için Kıbrıs sorununda çözüm artık her zamankinden daha acil olarak şart. Ama Türkiye çözümsüzlük politikasını sürdürmek istiyor. Çözümsüzlük politikasını bırakmak hem Kıbrıs'ın, hem Türkiye'nin hayrınadır oysa. Kıbrıs'ın ve kendinin önünü açar böylece Türkiye.
Bizim yöneticiler 11 Eylül'den sonra Türkiye'ye daha 'anlayışlı' davranılacağını düşünüp içeride demokratikleşme hareketlerini yavaşlatırlar mı peki?
En büyük tehlike bu. Bırakın Türkiye'yi, Batı'da bile 'güvenlik mi, özgürlük mü' ikilemine girildi. Türkiye gibi özgürlükten nasibini tam alamamış ülkeler için bu eğilim büyük tehlike .
Peki Türkiye, yolunu Avrupa'-dan ayırıp tamamıyla Amerika'nın güdümüne girer mi?
Girer, Suriye gibi Ortadoğu ülkesi olur o zaman. Böyle bir gelişme, ülkeye kalıcı istikrar getirmez. Çünkü ülkeye demokrasi gelmez. Bu sonu kötü biten bir macera olur. Türkiye hakikaten bıçak sırtında. Ya bu oyuna gelip ikinci sınıf bir ülke olarak Amerika'nın neferi olmak var ya da Avrupalı bir ülke olmak var. Bir yol ayrımında Türkiye.
Siz 'Avrupa Yol Ayrımında Türkiye' diye bir kitap da yazdınız. Sizce Türkiye AB'ye üye olabilecek mi bir gün?
Eğer bir mucize olur da Türkiye siyasi kriterlerde inandırıcı adımlar atarsa, AB'ye en gerideki Romanya, Bulgaristan, Letonya'dan önce tam üye olabilir. Zira ekonomisi onlardan kuvvetli. Eğer Türkiye korkularından arınamazsa, AB adayı değil, hiçbir şey olamaz. Çünkü son tahlilde Türkiye'nin AB'nin kendisinden talep ettiği şeyleri kendisi için yapmaya, aklın yolunu bulmaya ihtiyacı var. Ülkedeki siyasi, iktisadi, zihinsel kriz giderek büyüyor.
Peki Avrupa Türkiye'nin statüsünü değiştirip onu diğer aday ülkelerden ayırabilir mi?
Bu mümkün. Bizde de bunu isteyenler var. Özel statü ham hayaldir, tehlikelidir. Gümrük Birliği'yle yetinilemez. AB'nin karar mekanizmalarına katılamayan bir Türkiye'nin AB'yle ilişkisi zarar verir. Çünkü onlar ekonomide daha rekabetçidir. Gümrük Birliği'nde Türkiye tıkandı artık. AB ülkeleri ile ticaretinde açık veriyor, geçen yılki açık 10 milyar euro oldu. Türkiye'nin Gümrük Birliği'nden yararlanabilmesi için diğer konulardaki muktesebatını da AB'ye uyumlandırması lazım.
Cengiz Aktar NEDEN?
1999'un aralık ayında Avrupa, Helsinki'de tarihi bir karar aldı ve Türkiye'nin belli şartları yerine getirirse Avrupa'ya katılabileceğini açıkladı. Aradan iki yıl geçti ama yüzyıllık yapısal sorunlarını çözmemekte ısrar eden Türkiye, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine bile başlayamadı. Avrupa Birliği, on beş gün sonra Türkiye'nin bir yıl boyunca neleri yapmadığını, Letonya'nın da gerisine niye düştüğünü bir raporla açıklayacak. AB üzerine kitaplar yazan, yeni kitabı İletişim Yayınları'ndan 'Avrupa Yol Ayrımında Türkiye' adıyla çıkan Cengiz Aktar ile bu raporu, Türkiye'nin Avrupa yolundaki patinajını, Avrupa ile bütünleşemeyen Türkiye'nin başına neler geleceğini konuştuk. Sadece Türkiye'yi yönetenlerin değil Türk aydınlarının da Avrupa'nın önünde engel olduğunu söyleyen Cengiz Aktar, "Bizim aydınlarda, her şeye muhalif olmak, hiçbir şey üretmemek kültürü var. Avrupa süreci ise yeni bir hayat yaratmak, politikalar üretmektir" diyor. Galatasaray Üniversitesi'nde AB dersi veren, Açık Radyo'da ve NTV'de AB konusunda program yapan Cengiz Aktar'ın Avrupa ve Türkiye ilişkileri üzerine dört kitabı var.