Akademisyen sordu: Profesör olmuşsun daha ne uğraşıyorsun

Akademisyen sordu: Profesör olmuşsun daha ne uğraşıyorsun
Akademisyen sordu: Profesör olmuşsun daha ne uğraşıyorsun
Çankaya Köşkü'nde düzenlenen TÜBİTAK Bilim, Özel ve Teşvik Ödülleri ile TÜBİTAK Gelişmekte Olan Dünya İçin Bilimler Akademisi (TWAS) Teşvik Ödülü Töreni'nde ödül alan profesörlerden çarpıcı akademi eleştirileri geldi.

ANKARA - Sağlık bilimlerinde ödül alan Prof. Dr. Cihan Yurdaydın, konuşmasında Türkiye ’de veya gelişmekte olan bir ülkede bilim insanlığı ile ilgili fikirlerini söylemek istediğini kaydetti. “Çok kısa ve öz olarak söylemek gerekirse durum biraz ‘herkes Mersin’e giderken sizin tersine gitmeniz durumudur’” diyen Yurdaydın şunları söyledi:

MOTİVASYON ALT SEVİYELERDE 
“Profesörlüğümün ilk yıllarında, benden yaşça küçük bir akademisyen arkadaşın, benim doçentlik sınavını aldığım ve profesör olduğum halde ne için hâlâ bir şeyler üretmek için uğraştığımı sorması durumu yeteri kadar açıklar sanırım. Gelmiş bir ülke yetiştirdiği insandan yüzde 80 yararlanıyorsa, gelişmekte olan bir ülkede bu oran en azından akademisyenlik çerçevesinde söylemek gerekirse yüzde 10’un altındadır. Gelişmekte olan bir ülkenin insanı olarak karşılaşılan ve insanları bilimden biraz soğutan bir unsur da, gelişmiş ülkeler bilim insanlarının sizin çalışmalarınıza karşı olan ön yargısıdır. Bunu haksızlık olarak görmekten ziyade bu durumun normal karşılanması gerektiği kanaatindeyim. Bugüh A grubu dediğimiz pek çok tıbbi bilimsel dergide, makale ret oranı yüzde 80 ve üzerindedir. Böyle bir ortamda, bilim ülkesi olarak bilinmenin bir avantajının olması doğaldır; burada yapılması gereken Türkiye’yi bilim ülkesi olarak kabul ettirmektir. Bu konuda üniversitelere önemli görev düşmektedir, akademisyenlerin bu anlamda motivasyonlarının yüksek olması şarttır. Bugünün Türkiye’sinin üniversitelerinde bu motivasyon ne yazık ki hiç olmadığı kadar alt seviyelerdedir ve bu durumu düzeltmenin çareleri mutlaka araştırılmalıdır.

MADALYA KAZANAN KUŞAK KADAR ÖNEMLİ 
Türkiye’de üniversitelerin sayısı artarken kantite ile kalite dengesini gözetmek şarttır, bu anlamda köklü üniversitelere bir miktar ‘torpil’ geçilmesi yanlış değil doğru bir yaklaşım olacaktır; elbette bunun bir karşılığı da aranmalıdır. Türkiye’yi bilim ülkesi olma yolunda hareketlendirme en az olimpiyatlarda madalya kazanan bir kuşak yetiştirmek kadar önemlidir ve bu konuda gereken özen ve önemin verileceğimi ümit etmek istiyorum.”

YATIRIMLARA RAĞMEN KALİTE KAYGI VERİCİ 
Mühendislik alanında ödül alan Prof. Dr. Yusuf Altıntaş da konuşmasında, son yıllarda devletin bilimsel araştırmaya gıpta edilecek seviyede katkılarda bulunduğunu belirterek, “Türkiye’deki üniversiteler de makale ve patent üretmekte çıtayı oldukça yükseltmeye başlamışlardır. Üniversite sayısının oldukça yükselmesine rağmen, eğitim ve araştırma kalitesinin, yapılan yatırımlara nazaran halen düşük verimlilikte olması kaygı vericidir. Bazı özel üniversiteler hem eğitim hem de araştırmada verimliliği artırırken, devletin oturmuş üniversiteleri, araştırma verimliliklerini malasef düşürmekteler ve başarılı hocalırını özel üniversitelere kaptırmaktadırlar” dedi.

PROBLEMİN KAYNAĞI YÖNETİM SİSTEMİ 
Kendisinin dışarıdan gözleminin, problemin kaynağının çok eskilere dayanan, üniversite yönetim sistemi olduğunu kaydeden Altıntaş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir profesör için en önemli şart akademik özgürlüktür. Akademik özgürlük bilimsel verimliliği artırmak için bir araçtır ve bu iki olgu birbirlerinden ayrı düşünülemez. Üniversiteleri yönetenlerin başarıları, yönettikleri kurumların bilimsel çalışma ve kaliteli eğitim sonuçları ile ölçülmelidir. Keza akademisyenlerin de kariyerlerinde yükselmeleri, uluslararası seviyede bilime ve eğitime yaptıkları katkılarla ölçülmelidir. Türkiye’deki, akademik verimliliği ikincil konuma düşüren yönetim kültürünün kanımca yenilenme zamanı gelmiştir. Başarılı akademisyenlerin devlet üniversitelerinde verimli çalışmaları ancak üreten hocalara verilecek akademik özgürlük ve kaynaklara, üretmeyenlerin de üniversitelerden endüstriye kaydırılması veya akademik araştırma yerine, lisans eğitimi görevlerine kaydırılmaları ile mümkün olacaktır.

AKADEMİK ÖZGÜRLÜK NEDİR?

Fakat akademik özgürlük, hoca unvanını taşıyanların üniversiteyi istedikleri gibi kullanma ve akademik pozisyonunu kişisel araç olarak görme özgürlüğü de değildir. Akademik kurumlaşma, kanunların ve etik kuralların hassas şekilde uygulanması ile başarıya ulaşabilir. Akademisyenler, özgürlüklerini kendi araştırma kaynaklarını, yöneticilerin nüfuzlarını hissetmeden, yaratmaları ile kazanabilirler.

UMARIM TÜRKİYE... 
Dünyada belki hoca olmanın ve hoca olarak kalmanın en zor, akademik özgürlüğün en geniş fakat bilimsel üretimin de en çok olduğu yer Kuzey Amerika’dır. Umarım Türkiye’deki devlet üniversiteleri, siyasi politikaların çarpıştığı yerler değil, düşüncelerin, başkalarının haklarını çiğnemeden, toplumu ve endüstriyi daha ileriye götürebilmek için özgürce tartışılabildiği, bilimsel çalışmaların ve eğitimin özgürce fakat verimli şekilde yapıldığı akademik merkezlere dönüştürülür.

MERKEZİ SİSTEM KALDIRILMALI, SEÇİM SİSTEMİ DEĞİŞMELİ 
Kanımca bunun da ilk adımı olarak merkezi sistemin kaldırılıp, devletin sadece üniversitelere öğrenci sayısına göre kaynak aktarıp, araştırmacıların TÜBİTAK ve özel sektörden bilimsel güçlerine göre kendi kaynaklarını yaratma ve kullanma özerkliği teşvik edilmesi olmalıdır. Tamamen siyasi kamplaşmaya neden olan rektör-dekan seçimleri yerine, üniversiteleri bilimsel olarak ileriye taşıyabilecek yöneticilerin öğrenci, hoca ve saygın bilim insanlarından oluşacak temsilci kurullar tarafından seçilmelerinde yarar olduğunu sanıyorum. Sağlıklı ve verimli çalışan Kuzey Amerika’daki akademik ve yöntem biçiminin tecrübelerinden örnek alınabilir.” (Radikal)