'Aksanımı kaybetmek kişiliğimi kaybetmek olur'

'Aksanımı kaybetmek kişiliğimi kaybetmek olur'
'Aksanımı kaybetmek kişiliğimi kaybetmek olur'
Simone de Beauvoir ve Chanel'i canlandırmış, Fransız sinemasının etkileyici oyuncusu. Erotik dizi yönetmiş bir feminist. Muğla kökenli Yunanlı-Fransız oyuncu Anna Mouglalis ile birlikteyiz.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul Film Festivali sonrası hayranlığımızın bir kat arttığı oyuncular listesine bir eklememiz var: ‘Kıskançlık’ filmi için şehrimize gelen Anna Mouglalis... Aslında soyadı Muğlalı anlamına gelen Mouglalis’le (ayrıntılar aşağıda) festivalin bir kokteylinde bir araya geldik, Fransız oyuncu elinden düşürmediği şarap kadehi ve sigarası eşliğinde, neyse ki yumuşatmayı hiç düşünmediği kapkalın ve etkileyici sesiyle sorularımızı yanıtladı. Fransız tavrının yıldızlık mefhumuna ne kadar yakıştığını hatırlattı.
‘Kıskançlık’ bir aile projesi gibi... Yönetmen Philippe Garell, siz oğlu Louis Garell’le başrol oynuyorsunuz. Onun kız kardeşi Esther Garell de kadroda. Sizin gibi ‘aile dışından’ bir oyuncu sette nasıl hissetti?Evet aileler ama profesyoneller de. Hiç kafa karıştırıcı olmadı. Tek farkı sükûnetin hâkim olması ve çalıştığım bazı diğer settekilerin aksine ego problemlerinin olmamasıydı.
Claudine, alışılmış olandan çok daha tutkulu bir karakter. Siz nasıl yaklaştınız bu tutkuya?
Şu yanı ilginçti: Philippe Garell, kadınların da erkekler gibi libidolarının olduğunu göstermek istiyordu. Genelde sinemada erkeklerin böyle davrandığını görürüz. Ama burada kadın yalnız kaldığında o anlığına birisini tavlayabiliyor. Diğer taraf için çok fazla üzüntüye de yol açabilir bu. Ne var ki libidoda eşitlik yoktur. Bazı insanlarınki fazladır, bazılarınınki az. Gösterildiği festivallerde filmin kadın düşmanı olduğunu falan söylüyordu bazıları, “Kadın tam bir kaltak gibi gösteriliyor” gibi gerekçelerle. Ben de “Bir kadın seks yapmaktan hoşlanıyor diye onun kaltak olduğunu düşünüyorsanız asıl kadın düşmanı sizsiniz” diyordum. Kurmacada bile olsa libidosu yüksek kadın kaltak diye adlandırılıyor ama erkek Don Juan konumuna getiriliyor. Neredeyse genç bir kadının eroin arzulaması seksi arzulamasından daha doğal diyecekler. Haydi canım…
Kariyerinize Chabrol, Ackerman, Girdot gibi yönetmenlerle başladınız. Bu isimlerden sonra kariyerinizde hayal kırıklığına uğradınız mı hiç?
Hayır… Başta da illa yaşlı yönetmenlerle çalışacağım gibi bir prensibim yoktu. Drama okuluna girdiğimde ses tellerimden ameliyat olmam gerektiğini, görüntümle sesimin uymadığını, genç kız rolleri alamayacağımı söylediler. Ben de “Delirdiniz herhalde. Altı yaşında değilim, sesimi falan değiştirmeyeceğim” dedim. Sonrasında bana genç kız rolleri oynatmak isteyen yönetmenlerin hepsi, bu ses-görüntü uyumsuzluğunun keyfine varabilen yaşlı yönetmenler oldu. Şimdi genç yönetmenlerin ilk filmlerinde ya da kısa filmlerde oynamak da hoşuma gidiyor.
Şu ara Fransızların Hollywood’da kariyer yapması daha kolay gibi… Marion Cotillard, Eva Green…
Aslında değil. Bazı Fransız filmleri ticari başarı kazandığından endüstriyel değerleri arttı… Ama Marion Cotillard, inanılmaz bir başardı. Fransızca aksanını ortadan kaldırdı, filmlerde Amerikalı kızları oynayabiliyor.
Hollywood’da kariyer sizin de ilginizi çeker miydi?
Değil aksanımı kaybetmek, bunu yapmayı düşünemem bile… Fransa dışında ülkelerde de çalıştım, İtalya’da, Yunanistan’da, Amerikan bağımsızlarında… Hep Fransız olduğumu saklamak isteyen yönetmenlerle mücadele etmek zorunda kaldım. Aksanımı kaybetmek, kişiliğimi kaybetmek gibi. Çok da zor bir süreç. Genelde oyuncu koçlarıyla çalışıyorsunuz ki onlar da eski oyuncular. Haliyle bu rol için koça ihtiyacınız varsa niye sizin oynadığınızı sorguluyorlar. Sanırım, verilen replikleri papağan gibi tekrarlamak ile kendinizden bir şey koymak arasındaki farkla ilgili bir şey bu. Filmlerim, kendimi bulmama yardımcı olur. Bir karakteri canlandırmaktan daha çok onlar sayesinde kendimde yeni şeyler bulurum.
Chanel, Simone de Beauvoir, Juliette Greco rolleri, kendinizde neleri keşfetmenizi sağladı?
Birçok şey… İlham ve azim gibi… Bu rollerin özgürleştirici bir yanı var. Hiçbir zaman bu karakterleri canlandıracak olmanın omuzlarıma yükleyeceği sorumluluktan falan korkmadım. Her seferinde çok keyif verici fırsatlar olarak gördüm. Kilit nokta taklit etmeye çalışmak yerine onların hissini geçirebilmekti. Fiziksel bir taklit için iyi bir araç olduğumu düşünmüyorum.
Erotizme kadın perspektifinden bakmayı amaçlayan TV projesi ‘X Femmes’da da bir bölüm yönettiniz. Nasıl bir deneyimdi sizin için?
Başta bir porno yönetmek için beni seçmelerini bayağı garipsemiştim. (Gülüyor) Ben feministim, ne alaka dedim. Ama kadın cinselliğine dair bir şeyler çekmemi istediklerini söyleyince kabul ettim. Uzun metrajlı bir senaryo yazmıştım zamanında. Onun ilk sahnesinde de kadınla erkek kahramanın pornografik konuşmalar yaptığı bir bölüm vardı. Onu çekmeye karar verdim. “Tamam” dediler ama gerçek bir penetrasyon sahnesi çekeceğimi, bunun için de profesyonel porno oyuncularıyla konuşmam gerektiğini söylediler. Ben de “Hayır, bunu çocuklarımın babasıyla yapacağım” dedim. Penetrasyon sahnesi için de kadının, adamın elini okşadığı sahneyi penetrasyonmuş gibi çektim. Tutkunun kadın için illaki gösterilenin ne olduğuyla ilgili değil, hissedilenle ilgili olduğunu vurgulamak ilginç geldi. Bu projeyi kabul etmemin bir sebebi de teklif edilmeden hemen önce okuduğum bir makaleydi. Makalede Fransa’da 12 yaşındaki kız ve erkek çocukların hayatlarında üç veya dört porno seyrettiğini yazıyordu. O zaman da itiraf edeyim, 30 yaşında ilk pornomu seyrettim. Ve çok sarsıldım. Çünkü kadınların tecavüzden zevk aldığı, oral seks sonrası duhulün olduğu, sonunda da erkeklerin boşaldığı senaryolardan ibaretti bu filmler. Yani erkekler, kadınların sadece bundan zevk aldığını düşünerek büyüyorlar, kızlar da bütün erkeklerin bunu yapacağını düşünerek…
Chanel’in yüzüsünüz. Moda endüstrisine girmeden önce hiç önyargılarınız var mıydı?
Evet, tonla... Çünkü 16 yaşında kısa bir süre modellik yaptım ve o kadar başarısızdım ki… Her şeyinden nefret ediyordum. Benden hep güzel görünmemi istiyorlardı. Hiçbir zaman güzel olmadım. İnsanlar da benim yanlış seçim olduğumu anladıklarından onlar bana kızıyordu, ben onlara… Yıllar sonra ‘Coco Chanel&Igor Stravinsky’ sayesinde Karl Lagerfeld’le tanıştım. O zamana kadar modanın hep sığ, yüzeysel bir şey olduğunu düşünürdüm. Üstüne basa basa söylüyorum: Yolum Karl Lagerfeld’le kesişti. Hayatımda gördüğüm dünyayla en ilgili insanlardan biri. Kültüre, dünyaya, insanlara âşık. Her çekime inanılmaz sanat kitaplarıyla, zihin açıcı hikâyelerle gelir. Yeni yıl hediyesi olarak ismimin yazılı olduğu bir ex-libris gönderdi. Seçtiği kareler, her zaman en tuhafları oluyor, en güzelleri değil. Ayrıksı yönlerinize ilgi gösteren birisi.
Babanız Yunanlı… Sık sık gidiyor musunuz Yunanistan’a?
Sapına kadar Yunanlı hissediyorum. İsmime bakın: Anna Mouglalis… Daha Yunanlısı olabilir mi! Muğla’dan geliyor soyadım. Ailem oradan. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Yunanistan’a göçüp sonra Fransa’ya yerleşmişler. Yunanlı hissediyorum ama Yunancayı Fransız bir kız gibi konuşuyorum.
Kriz sonrası Yunanistan’daki gelişmeleri takip edebildiniz mi ?
Evet, film de çekecektim orada ama sonuca ulaşamadı. Bence bu kriz sonrası Yunan sineması da çok farklı bir yere gidecek. Krizin sebepleri çok mide bulandırıcı. Portekiz’de krediyle Mercedes alan biri şimdi berbat durumda. Böylece 30’lara döneceğiz. Faşist partiler her yeri saracak.
Fransa’da aşırı sağın yükselmesi sizi şaşırttı mı?
Hayır. Böyle olacağı çok belliydi. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı yeni değil. Fransa’da gericilerin eşcinsellerle, yabancılarla ilgili açıklamalarına bakın. Şaşırmamalıyız. Şaşkınlık ekmeklerine yağ sürer ve daha da güçlendirir. Onlara güç vermeyelim.