Aksu kalacaksa demokrat olmalı

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat: Milletvekilleri şeyh ziyaretine gidebilir. Şeyh yasadışı bir iş yapıyorsa işlem yapılır.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Dengir Fırat
Türkiye tuhaflıklar ülkesi. Tarihinin en ciddi dönemlerinden birinden geçerken, hiçbir gelişmiş ülkede görülmeyecek olaylar yaşanıyor. Ordunun içinden bazı kesimler, Genelkurmay Başkanlığı adına 'andıçlar' yayımlayıp, Dışişleri Bakanlığı'nı 'teslimiyetçilik'le suçluyor. Kıbrıs sorununun çözümünde inanılmaz engeller çıkartılıyor. Tam Avrupa Birliği'ne üyeliği konuştuğumuz sırada, İçişleri Bakanlığı ise bütün vatandaşların fişlenmesine yol açacak ve pisikolojik harekâtlara izin verecek TİB projesini uygulamaya sokuyor. Bütün bu karmaşanın ortasında da, iktidardaki
AKP, 'muhafazakâr demokratlık' üzerine uluslararası bir sempozyum toplayarak, kendi kimliğini ve siyasi yelpazedeki yerini tarif ediyor ve bunu topluma ve dünyaya anlatmaya uğraşıyor. Olumlu gelişmelerle olumsuz gelişmelerin iç içe geçtiği bu görüntünün arka planını, AKP'nin tavrını, düşüncelerini, sorunlarını ve çözümlerini muhafazakâr demokrat sempozyumunun hazırlayıcılarından AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile konuştuk. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın en yakınındaki isimlerden biri olan Adıyaman Milletvekili Fırat iki dönemdir Meclis'te.



İktidarınızda, Cumhuriyet tarihinde rastlanmamış tuhaflıklaryaşanıyor. Bunları siz yapmıyorsunuz ama neticede sizin partinizin yönettiği ülkede oluyor bu işler. Önce Genelkurmay'ın Dışişleri Bakanlığı'nı
'teslimiyetçilikle' suçladığı açıklamasından başlayalım. O açıklamayı ordunun içinden birilerinin sızdırdığını biliyoruz. Bu konuda araştırma yaptırdınız mı?

Bizim araştırma yapmamızın pek müspet bir netice vereceğini zannetmiyorum. O araştırmayı Genelkurmay'ın yapması lazım. Çünkü askerin yapılanması özel bir yapılanma.
Teslimiyetçilik suçlaması Genelkurmay'ın resmi görüşü olmayabilir. Ki, o zaman daha da ürkütücü bir olayla karşı karşıyayız demektir. Ordu kendi iç disiplinini mi kaybediyor? Artık en temel prensibi olan disipline aldırmayan bir ordumuz mu var?
Zannetmiyorum. Ordu halen disiplinini koruyor ve korumak durumundadır. Orduda disiplin birinci esastır. Eğer disiplin yoksa ona ordu demek mümkün değildir. Ama Türkiye'de ordu subayıyla, astsubayıyla çok büyük bir kesim. İçinde aykırı sesler çıkabilir ama önemli olan, bu aykırı seslerin orduda hâkim olup olmamasıdır.
Kıbrıs'ta çözümle ilgili ordunun içinden aykırı seslerin çıkması, teslimiyetçilik suçlamalarının yapılması normal mi sizce?
Aykırı sesler çıkabilir, ama bir süreç içerisinde çeşitli şekillerde de bunlar tasfiye edilir. Bu, ordunun iç disipliniyle ilgili bir konudur ve onu sorgulayacak olan da Genelkurmay Başkanlığı'dır. Komutanın emirleri dışında bir işlem ve söylem disiplinsizlik suçunu gerektirir ki, bunun gereğini de komutan veya Genelkurmay Başkanı yapar. Ordunun kendi iç işleyişidir bu.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücünü ve ağırlığını biliyorum, ama Türkiye bu kadar kritik bir noktadan geçerken disiplinini kaybetmiş bir orduya sahip olmanın riskini bu ülke göze alabilir mi? Bu konuda gerek Genelkurmay
Başkanlığı gerekse parlamento ciddi bir soruşturma gerçekleştirip kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapmayacak mı?

Mutlaka yapılması lazım. Ancak yapılır mı, yapılmaz mı ve bu soruşturma kamuoyuna açıklanacak bir şekilde sonuçlanır mı bilemiyorum.
Türkiye tarihimizin en önemli dönemeç noktalarından birine yaklaşıyor. AB üyeliğimizin kader yılındayız. Kıbrıs bu kaderi belirleyecek kilit sorunlardan biri. Bazı asker ve sivil bürokratların da, Kıbrıs'ta çözümü engelleyerek AB üyeliğimizi engellemeyi amaçladıkları açıkça görülüyor.
Doğrudur.
Hükümetiniz ne yapacak bu şartlarda?
Hükümet AB üyeliğini kendisine hedef seçti ve bu yolda yürüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan 'Masada Annan Planı var. Bu plan müzakere edilecek. Çözüm bulunana kadar biz masadan kalkmayacağız' dedi. Bu bir irade beyanıdır. Kıbrıs sorununda son sözü biz söyleyeceğiz. Her şeyde son sözü hükümet söyleyecek. Biz, Annan Planı çerçevesinde masaya oturacağız ve müzakere edeceğiz. Bu, her şeyi kabul ediyoruz, teslim demek değil. Annan Planı'nın haksız kısımlarını dünyaya anlatacağız. Başbakanımız, Türkiye' nin Annan Planı'ndaki itirazları izah edebilmek için Batı ülkelerini ziyaret edecek. Bize ne ABD ne de AB, Annan Planı'nı olduğu gibi kabul edin demiyor.
İtirazlarınızı söyleyin diyor. Biz bugüne kadar bunları söylemedik. Sadece kabul etmiyoruz dedik. Bizim Annan Planı'yla ilgili yedi tane itirazımız var. Rum Kesimi'nin ise 14 tane itirazı var. Zaten Kıbrıs Rum Kesimi lideri, 'Türkiye planı kabul etseydi bile biz planı kabul etmezdik' dedi.
Hem Kıbrıs'ta çözüm isteyip, hem de çözümü engellemek için
elinden gelen her şeyi yapan Denktaş'ın görüşmeciliğini desteklemek, sizce çözüm isteyen uyumlu bir politikanın işareti mi peki?

Öyle bir talebimiz mi olmuş bizim.
Denktaş'ın görüşmeciliği sürdüreceğinizi siz açıkladınız.
Yoo... Hükümet kurulsun bakalım.
Denktaş masada görüşmeci olmayabilir mi?
Olmayabilir tabii.
Siz, bazı asker ve sivil bürokratların el altından sürdürdükleri engellemeye rağmen Kıbrıs sorununu çözecek bir güce sahip misiniz?
Sahibiz. Çünkü bu güce bu ülke sahip. Toplumun yüzde 78'inden fazlası AB'ye girme iradesi gösteriyor. Bu milli iradenin üstünde hiçbir iradenin olmaması gerekir ve olabileceği kanısında da değilim. Eğer AB'yi istiyorsanız Kıbrıs'ı da çözeceksiniz. Kıbrıs sadece AB'yle de ilgili değil. Bir probleminiz varsa, bu problemin üstünü örtmekle bir yere varamazsınız. Oturup konuşacaksınız. Başka bir çözüm yolu yok.
Tam bu kritik dönemeçten geçerken milletvekillerinizden biri Atatürk'ün üniformalı resmini eleştirdi, başka milletvekillerinizin bir şeyhin evinde çekilmiş resimleri basında yayımlandı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben size sorayım. Özel bir evde bir iftarda o fotoğrafı kim çekti? O fotoğrafın servisini kim yaptı? Aslında sorulması ve haber yapılması gereken konu bu. Ama bu konu nedense gazetelerde hiç böyle sorgulanmadı.
Milletvekillerinizin neden şeyh ziyaretlerine gitme ihtiyacı duyduğu konusunda bir bilginiz var mı?
Şeyh ziyaretine gitmenin hiçbir mahsuru yok. Ayrıca iftara gidenlerin bir kısmını tanıyorum, çoğunun o şeyhe mensubiyeti yok. Hatta aralarında şeyhlik müessesesine çok karşı olanlar da var. Zaten mesele oraya gidip gitmeme meselesi değil ki. Türkiye'de böyle bir şeyh var mı? Var. Bu şeyh suç işliyor mu? Eğer işliyorsa yasalar var, devletin polisi ve benim bildiğim kadarıyla yargı mercileri var. Eğer şeyh suç işlemişse onu tutar, götürür, yargılar.
O şeyh tekkede değil, hapishanede olur ve o zaman onu hapishanede ziyaret etmeleri gerekir. Ama böyle bir şey yoksa, ben bir politikacı olarak insanları seçme lüksüne sahip değilim. Bana topluma çok aykırı kişiler de geliyor, derdini anlatıyor, dinliyorum. Hatta beni davet ederlerse gidiyorum da. Affedersiniz ben geneleve de giderim. Onlar da vatandaş değil mi? Onlar da rey kullanma hakkına sahip değil mi?
Sizin bir süredir tartışmaya açtığınız konuya gelelim. Siz, muhafazakâr demokrat kimliğini benimsemek istediğinizi söylüyorsunuz. Bu konuda bir toplantı da düzenlediniz. Muhafazakârlığı benimsediğinizden kimsenin kuşkusu yok. Demokratlığı içtenlikle benimsiyor musunuz gerçekten?
Bir kere Türkiye'de bugün en muhafazakâr parti biz değiliz, CHP. Demokratlığımıza gelince, herkesin demokratlığından şüphe edilebilir, bizimkinden edilemez. Çünkü en çok demokrasiye muhtaç olan kesimi biz temsil ediyoruz. Halkı temsil ediyoruz.
Diğer partiler halkı temsil etmiyor mu?
Bizim tabanımız işsizlikten sonra, ülkenin ikinci sorunu olarak 'özgürlük ve demokrasi' sorununu görüyor.
Peki, İçişleri Bakanınız da demokratlığı benimsiyor mu?
Eğer bu partinin içinde kalacaksa demokrat olma durumunda.
Demokrat İçişleri Bakanlığınız neden bütün vatandaşları fişlemeyi amaçlayan Toplumla ilişkiler Büroları projesini hayata geçirmek için harekete geçti. Bu projeyi partiniz mi destekledi?
Biraz el insaf diyelim. Türkiye'de bu görevi yapan bir kurum vardı ve bu kurum yasayla gizliliği olan, denetlenemeyen bir kurumdu. Biz bu işi, bu kurumdan aldık, sorgulanamaz bir alandan şeffaf olan, sorgulanabilen bir alana çektik. Vatandaş artık bu işi sorgulayabilecek. Çünkü Bilgi Edinme Yasası'nı da çıkardık. İçişleri Bakanlığı bu yasaya göre, vatandaşın sorgulayabileceği kurumlar arasında yer alıyor. Ayrıca önemli olan meselenin tedrici olarak halledilmesidir. Türkiye bir gelişim içinde. Her şeyi bir günde değiştirmek mümkün değil. Hatta yasaları değiştirerek de bir sonuca ulaşamıyorsunuz. Bir sürü yasağı kaldırıyorsunuz, ama bir savcı ya da bir hâkim sanki o yasak hâlâ mevcutmuş gibi bir karar verebiliyor. Bu bir zaman meselesi.
Siz el insaf diyorsunuz, ama demokrasi adına da el insaf. Halkı psikolojik yöntemlerle yönlendirmeye çalışmak ve fişlemek, bunu devlette hangi kurum yaparsa yapsın demokrasiyle bağdaşır mı?
Hiçbir değişimin olmadığını farz etmeye el insaf diyorum ben. 'Türkiye'nin 80 veya 500 yıllık birikimini bir yıllık iktidarınızda niye değiştirmediniz' diye sormak insafsızlıktır.
İçişleri Bakanınız Abdülkadir Aksu'dan memnun musunuz?
O soruyu 'Siz bu görevi yapmaktan mutlu musunuz? Siz bu görevi hakikaten çok iyi yaptığınız kanısında mısınız?' diye İçişleri Bakanı'na sormanız lazım. İnanıyorum ki cevabı, 'Hayır, çok mutlu değilim. Her işi dilediğim gibi yapabildiğim kanısında değilim' olacaktır. Çünkü Türkiye'nin bürokratik devlet ve idare yapısı hâlâ bitmedi. İşin henüz başındayız. Direnişi de görüyorsunuz. Bürokraside, her yerde değişime direnenler var.
Bir de dokunulmazlık sorunu var. Neden dokunulmazlıkları kaldırmaktan korkuyorsunuz?
Biz dokunulmazlıkları kaldırmaktan korkmuyoruz. Biz şunu söylüyoruz. Batı ülkelerinde parlamenterlerin dışında kimsenin dokunulmazlığı yok. Türkiye'de ise üç milyondan fazla kişinin dokunulmazlığı var. Ne kadar devlet bürokratı varsa hepsi dokunulmaz. Yargı mensupları dokunulmaz. Milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldıracaksınız, onları dokunulmazlığı olan bu bürokratların önüne yem olarak atacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değil. Biz CHP'ye 'Önce atanmış olanların dokunulmazlıklarını kaldıralım ve sonra parlamenterlerin dokunulmazlıklarını kısıtlayalım, yargılama yolunu açalım' dedik. CHP, 'Hayır. Polise, hâkime, memura dokunmayalım. Ama milletvekilini bunların önüne atalım. İstedikleri gibi parçalasınlar' diyor. Aslında oynanan oyun başka. Burada yenmek istenen milletvekilleri değil. Burada aşağılanmak istenen halk. Halkın temsilcileri vasıtasıyla halkı küçültmeye çalışıyorlar.
Bir üyeniz, yargıya güvenmediğiniz için dokunulmazlıkları kaldırmadığınızı açıkladı. Siz kendinizi korumaya alırken, biz sizin güvenmediğiniz yargı tarafından yargılanıyoruz. Vatandaşları nasıl oluyor da güvenmediğiniz bir kuruma emanet ediyorsunuz?
Yargıya güvenmek zorundayız. Başka yargımız yok. Bizim güvenilir kurumları oluşturabilmemiz için dokunulmaz olmamız gerekiyor.
Türkiye çok kirli bir dönemden geçti. Susurluk sırasında devletin içinde kirlenmeler oldu. Sizin bu tür olaylara bulaşmış üyeleriniz var mı?
Yok. Devletin raporlarında bu olaylara karışanların isimleri var. Meclis'in bu konuda araştırmaları var. Susurluk'a bulaştığı için bugün Meclis'te dokunulmazlıklarının kaldırılması istenen bazı kişiler var. Halka açık olan bu dosyalar çok enteresan. Türkiye'de inanıyorum ki araştırmacı gazeteciler vardır. Ben Adalet Komisyonu'nda üyeyken, bu dosyalardan bir, ikisini okudum. Korkunç şeyler gördüm. İsim vermek istemiyorum. Mesela devletin üst kademesindeki bir şahsın, suikast silahlarının alımıyla ilgili ifadeleri var orada. Bu ifadeler birbiriyle çelişiyor. Bu silahların bir kısmı Susurluk olayında bir sivil arabada bulundu.
Sizi ben tamamlayayım. Susurluk kazasındaki Mercedes'in bagajında Uzi silahları bulundu.
İşte o Uzilerin Türkiye'ye nasıl ithal edildiği, getirildiği konusu bir roman. Çünkü bu silahı almanız için para gerekiyor. Devlet, bu silahları getiren üst kademedeki o insana silahlara ödenen paranın kaynağını soruyor. O kişi, 'Biz bu silahlara hiç para vermedik. İsrailli firmanın temsilcisi bunları bize hediye etti' diyor ve ifadenin altını imzalıyor. Ama devlet araştırıyor, silahlar için 50 milyon dolarlık bir para transferi
buluyor. O kişiye, 'Bu 50 milyon dolar ne o zaman?' diye tekrar soruyor.
'Ha unuttum. Bu parayı şu kurumdan aldım' diyor. 'Başka bir para vermediniz mi?' diye ısrar ediliyor. 'Hayır, bu kadar' diyor. Bu ifadeye de imza atıyor. Devlet bir daha araştırıyor. Bir 50 milyon dolar daha bulunuyor. O kişiye, 'Peki bu 50 milyon dolar nereden' diye soruluyor.
'Onu bir yurtsever verdi' diyor. Devlet, 'Bu yurtsever kim? Bu yurtseveri biz de bilelim' deyince, 'Hayır bu devlet sırrıdır' diyor ve konu kapatılıyor. İşte Susurluk o 50 milyon dolarda başlıyor. Hangi yurtseverden
alındığı ifade edilmeyen o 50 milyon doların kaynağı çok önemli. O yurtseverleri tanımak lazım. Böyle yurtseverleri herkes tanımak ister. Bu sadece bir dosyadaki olay.
Parlamento bu olayları yeniden ele almayı düşünüyor mu?
Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu bir noktada akamete uğradı. Kimi konulara devlet sırrı denildi. Kimileri de ifade vermedi. O şartları değiştirmeden Susurluk konusunda farklı bir sonuca ulaşabilmek mümkün değil.
Sizin bir de kamu ve yerel yönetimlerle ilgili reform girişimleriniz var. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı'nın asker ve sivil bürokrasinin bir kısmını ayaklandırdığını biliyoruz. Bu reformları yasalaştırabilecek misiniz?
Bu yasa tepkilere rağmen çıkacak. Bu yasa, halka devleti sorgulama hakkı veriyor. Bu yasayla Türkiye'nin yönetimi el değiştiriyor. Yönetim bürokratlardan, vatandaşlara geçiyor.