Anadolu'da isyan başladı

Prof. Erdoğan Alkin: Ekonomide işlerin nasıl olduğu ekimde anlaşılır. Ya büyüme eksiden artıya geçer ya da siyasi sorun çıkar, kriz iki-üç yıl sürer.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Türkiye, şubat krizinin o korkunç şokunu atlatmış gibi gözüküyor ama piyasalar gene de çok endişeli. Borsa kararsız, dolar yükseliyor. Niye piyasalarda böyle bir tedirginlik var?
Türkiye'de döviz, devlet tahvili, Hazine bonosu, hisse senedi alanlar sadece yerli kişiler değil ki, yabancılar da bunları satın alıyor. Sıcak para geliyor, gidiyor. Ekonomimiz dışa açık bir ekonomi olduğu için bizim piyasalar da dış piyasalara artık bir miktar bağımlı.
Sizce, piyasalardaki tedirginlik dış piyasalardan mı kaynaklandı? Yoksa Fazilet Partisi'nin kapatılma davasından mı?
Dolardaki artışın bence Fazilet davasıyla ilgisi yoktu. Döviz daha çok yabancıların talebinden ötürü yükseldi.
Kemal Derviş geçen hafta katıldığı TÜSİAD toplantısında, bir ara 'moratoryum' ilan etmeyi düşündüklerini söyledi. Böyle bir karar nasıl sonuçlar verir?
Derviş bunu söylemeseydi iyiydi. Milletin aklına o lafı hiç getirmemek lazım. Türkiye'de hiçbir politikacı bu kararı vermez. Politikacı 'Moratoryum mu ilan edelim, yoksa bir miktar para basarak enflasyonun çok daha hızlanmasını mı göze alalım' diye bir seçenek önüne konduğunda, para basmayı seçer. Çünkü Türkiye geçmişte borçlarını ertelemiştir ama cumhuriyet tarihinde borcun üstüne yatmak yoktur. Moratoryum, devletin borcunun üstüne yatması, ödemiyorum demesidir.
Hâlâ bir moratoryum ilan etme ihtimali var mı peki?
Hayır, gerek yok. Niye politikacı kendini ömrünün sonuna kadar damgalatacak böyle bir riske girsin ki. Para basar, enflasyon yüzde 80 olmaz da yüzde 180 olur.
Devlet borçlarını ödemek için para basma yoluna giderse hiperenflasyona yol açmaz mı?
Bir miktar para basacak tabii. Enflasyon da ne yapalım yüzde 20 değil, yüzde 60, 65 olacak. Ayrıca hiperenflasyon bambaşka bir olaydır. Ekonomisi sağlam, rezervleri düzgün ülkelerde dahi görülmüştür ama bizde hiç yaşanmadı. Hiperenflasyon bir ulusun işletmesiyle, ferdiyle devlete tamamen güvenini kaybetmesi sonucunda ortaya çıkar. Yani bir an gelir, hiç kimse devlete borç para vermez. Bizde ise faizi biraz yükseltiyorsunuz, millet gene devlete güveniyor, borç veriyor. Türkiye'nin politik ve toplumsal yapısını bilirseniz,
onun ne moratoryuma ne de hiperenflasyona yenilmeyeceğini gayet iyi anlarsınız. Türkiye belki biraz durgunluk yaşar, bir borç stoku daha yapar, sonra IMF bize biraz daha para verir ama moratoryuma ve hiperenflasyona düşmez.
Türk devletinin iç borçları ne kadar? Yani bu devlet kendi halkına kaç para borçlu?
İç borçlar 84.5 katrilyon lira, yani 65-70 milyar dolar civarında. Normal olarak devletin borçlanmada beş senenin altına inmemesi ve faizi de ekonomideki reel büyüme hızının altında tutması lazım. Bu iki altın kuralı bozarsanız başınız belaya girer. Biz bu kuralları bozduk. Reel faizi çok yükselttik, vadeyi çok kısa yaptık ve sıkıştık. Şimdi borç takasıyla vade, altı yedi aydan, üç sene yayıldı. Yoksa iç borçlarımızın tutarı vahim değil. Zaten Türkiye ekonomisinin cüssesi de henüz mütevazı. 300 milyar dolarlık bir cüssemiz var bizim. Onun için Türkiye büyük krizlerden küçük paralarla çıkabiliyor. IMF'den gelen 14.5 milyar dolarla rahatlayabiliyor. Mesela İtalya rahatlayamaz. Başı da bizden daha büyük bir belada zaten. Ama bizim gene de Türkiye'nin uzun dönemli sorununu bilmemiz lazım.
Nedir bu sorun?
Bu sadece bizim değil Latin Amerika ülkelerinin de sorunudur. Avrupa'da sanayi devrimi başladığında nüfusun çok büyük kısmı tarımda yaşıyordu. Sanayi devrimi tarımda verimliliği artırdı ve orada bir emek fazlası ortaya çıkardı. Ama sanayi devrimi aynı zamanda şehirlerde de bir emek talebi yarattı. Böylece sanayi devriminin emek talebi, tarımda yol açtığı bu emek fazlasını massetti ve sonuçta sağlıklı bir şehirleşme, sanayileşme oldu. Tabii büyük eziyetler çekildi ama o nesiller pahasına bugünkü nesiller Avrupa'da sağlıklı bir topluma kavuştu. Türkiye ve Latin Amerika bu aşamalardan geçemedi. Biz tarım toplumu olmaktan çıkamadık. Sanayi devrimini yapamadık. Tarımdaki verim son derece düşük. Bizim hâlâ nüfusumuzun yüzde 50'si tarımda çalışıyor ve milli gelire ancak yüzde 15 katkı yapıyor. Zaten bu kadar kalabalığın olduğu yerde verim falan da olmaz. Bu büyük kitleye iş ve aş sağlamak için Türkiye ekonomisinin yılda yüzde 7 civarında büyümesi lazım.
Büyüyebiliyor muyuz peki?
Elli yıllık tarihe baktığımızda biz yılda ortalama yüzde 4.5 büyümüşüz. Bunun yüzde 7 olması için verimliliğin ve tasarrufun artması lazım. Tasarrufun artması için sağlıklı bir vergi sisteminin kurulması, üretimde verimliliğin artması için de teknoloji ve eğitime para harcanması lazım. Biz bu gerçeği görmüyoruz. Başımız bu nedenden ötürü de hep belaya giriyor. Çünkü biz sadece para basmayı ve borçlanmayı biliyoruz. İki-üç yılda bir de irili,ufaklı bir krize giriyoruz. Zaten bütün krizlere baktığınızda görürsünüz. Öncesinde hep çok yüksek bir büyüme hızı ve onun arkasında da aşırı borçlanma ve para basma vardır. Zira sağlıklı büyümek kolay bir iş değildir.
Bu durumda ne yapacağız biz?
Şu anda herkes 'Bu çürümüş sistem değişsin, politikacılar değişsin' diyor. Ben halka ve demokrasiye inanan bir iktisatçıyım. Bir ülkede görev başında olan politikacıyı sürekli kötüleyerek demokrasinin yeşermesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bu politikacılar bizim insanlarımız. Politikacıyı kötüleyerek sistemi değiştiremezsiniz. Tepeden inme de olmaz bu sistem değişikliği.
Bu sistemden yararlanan politikacı sistemi değiştirebilir mi peki?
Politikacı niye sistemi değiştirsin ki. Bu sistemi halk değiştirecek. Halkın değişim isteğini politikacıların görmezden gelmesi mümkün değildir. Halk artık demokrasi ve hukuk için baskı yapacak Çünkü tam demokrasi
gelmeden, bir ülkede verimliliğin artması mümkün değil. Bakın, teknoloji diyoruz. Oysa teknoloji için insanların serbestçe düşünebilmesi lazım. 'O muzır adamdır, giyimi kıyafeti acayiptir' diyerek bu olmaz. Katıksız demokrasi ve özgür düşünce olmadan teknolojide atılım yapmanın, üretimi artırmanın, verimliliği yükseltmenin olanağı yoktur. Güney Kore örneğini veriyorlar. Bütün eleştirilerimize rağmen, Türkiye'nin şu anki toplumsal ve siyasal yapısı Kore'den çok daha sağlıklı oysa. Her ülkede, Batı'nın önemli toplumlarında bile yüzde 10 civarında radikal dinci bir grup var. Türkiye'de de bu yüzde 10 ile 15 arasında olacak. Halk bunu ağır ağır dengeleyecek.
Devleti iflasın eşiğine getiren iç borçlara dönersek, devletin elinde bu borçları ödeyecek kadar para var mı?
Bu bir nakit akımı meselesi. Para olması şart değil. Bu borcu döndürmek bütün mesele. Yapılan reformlara ve takas operasyonuna bakarsak, devlet bu borçları döndürecek gibi gözüküyor. Hâlâ kritik bir yolda yürüyor olsak da ekonomi komadan çıktı. IMF'nin vereceği birer buçuk milyar dolarlık dilimler de hiç fena para değil. Ayrıca borçları ödeyebilmek, ekonomik büyümeye bağlıdır. Bana göre 2002 yılında büyüme hızı yüzde 5 ile 6 arasında olacak.
Bankacılık kesimi ve devlet, takasla nefes aldı. Peki ya özel sektör? Hâlâ batıyoruz diye bağırıyorlar. Sizce şikâyetlerini abartıyorlar mı, bu feryatlarında haksızlar mı?
Bir miktar abartma olabilir. Piyasalarda hafif bir canlanma var. Talebin canlanmakta olduğunun işaretini Rahmi Koç da verdi zaten. İşçi ve turist döviziyle talep daha da canlanacak. Üretimde daralma olduğu için işsizlik tabii ki var ama, fabrikaların kapanacağını sanmıyorum. Mayıs ayında kapasite kullanımının Nisana göre biraz arttığını rakamlar gösteriyor. Hem artık işadamlarımız da şunu bilmeli. Bu, devleti iflastan kurtarma programıdır. Bu, özel sektörü, işçiyi, çiftçiyi kurtarma programı değildir. Bunu idrak etmeliyiz. Devlet artık özel sektöre hiçbir şey yapamaz. Devlet reel sektörü canlandırmak için artık talep yaratamaz. Kendi taleplerini kendileri yaratacaklar, ihracat yapacaklar. Eğer devlet iflastan kurtulmazsa, 'İşçi, çiftçi, reel sektörü kurtaralım' derken, ileride başımız hep beraber büsbütün belaya girecek. Devlet bir şey yapabilir, o da özel sektörün önündeki kısıtlamaları kaldırabilir, bürokrasiyi azaltabilir, memurları imza atmaları için cesaretlendirebilir.
Dış borçlarımız ne kadar?
110 milyar doların üstünde ama kısa dönemlileri çok vahim değil. Onları döndürebiliyoruz şu anda. İç borçtaki kadar bir sorunumuz yok.
Bu borçları ödeyebilmemiz için yeni borçlar mı alacağız dışarıdan?
Her zaman öyledir.
Dünya, bize borç vermek için ekonomimizi,
hukukumuzu ve demokrasimizi evrensel standartlara uydurmamızı istiyor. Bunları gerçekleştirebilecek miyiz?

Ben konferanslar için çok sık Anadolu'ya gidiyorum, evet gerçekleştireceğiz. Yapısal reformları, belki onların söylediği gibi altı ayda, bir senede değil ama yapacağız. Çünkü Anadolu'da halk değişim peşinde. Demokrasi, serbest piyasa istiyor. Ankara'nın artık yakasından düşmesini talep ediyor. Anadolu'daki işadamı 'Ankara'nın hatası yüzünden benim işim niye tıkansın' diye şikâyet ediyor. Ankara'nın akılcı davranmasını istiyor. Anadolu'da devletçiliğe karşı isyan var. Ankara'nın her şeyi yönetmesine karşı bir isyan bu. Zaten artık devletten fayda olmadığı da anlaşıldı. Ne çiftçiye, ne işçiye, ne özel sektöre bundan böyle bir şey verebilecek devlet. İnsanlar da artık insan hakları, hukuk, demokrasi, serbest piyasa olmadan refahın daha fazla artamayacağını anlamaya başladı.
Bizim üretimimiz, nüfusumuza kıyasla çok düşük. Türkiye üretimini artırabilecek mi?
Üretim azlığı tarım kesiminden kaynaklanıyor.
Tarımda ayrıca teknoloji de çok geri. Bu verimsizlik devletin yanlış destekleme politikasının da bir sonucu. Çünkü çalış çalışma, üret üretme, para alıyorsun. Tarım üreticisini daha iyi ürünlere itmek lazım şimdi.
Üretimini artırmadan sorunları kökten çözmek mümkün mü?
Hayır. Üretim artmadan olmaz. Üretimi artırmak için eğitim, teknoloji ve tarımdaki sorunu çözmek lazım. Daha hızlı sanayileşmek için özellikle Anadolu sanayicisinin önünü açmak gerekiyor. Çünkü bürokrasi ona hâlâ engel oluyor. Aydınlarımızda da koşullanmalar var. Özelleştirme için 'Tüyü bitmemiş yetimin malını, mülkünü satıyorsunuz ' diye eleştiriler, Danıştay'da dava açmalar, Anayasa Mahkemes'ine gitmeler, stratejik KİT demeler falan var. Bu iddiaların hepsi komik. Bu takıntılardan vazgeçmemiz lazım.
Üretimin artması ne kadar zaman alır?
Üretimin artması için yeni sabit sermaye yatırımlarının yapılması gerekiyor. Türkiye buna hazır. Eminim ki elde çok nakit para var. Yeter ki o yatırımı yapacak adamın gözünü devlet korkutmasın. Bizim işadamı gidip Romanya'da, Bulgaristan'da, Güneydoğu Asya'da yatırım yapıyor. Çünkü orada kendisine daha fazla kolaylık gösteriliyor. Yabancıya daha fazla olmak üzere her yatırımcıya kolaylık sağlamalıyız. Biz ise ikisine de engel çıkarıyoruz. Bir de tabii yolsuzluk meselesi var ki, bu bazı ciddi yatırımcıları tereddüde düşürüyor. Çünkü kendi memleketlerindeki yasalarla başları belaya giriyor.
Şu sıralarda bir 'üçüncü kriz' lafı dolaşıyor ortada. Türkiye üçüncü bir kriz daha yaşar mı? Ekonomik tablo böyle bir tehlikenin sinyalini veriyor mu sizce?
Şu anda üçüncü bir krize düşmemek için alınması gereken en önemli tedbir borç takasıydı ve bu tedbir başarılı bir şekilde alındı. Ama eğer biz istersek, krizi gene zorla çıkarırız tabii. İki devlet büyüğü olmadık bir laf ederler ya da olmadık bir olay olur, vatandaş yine dövize koşar ve yeni bir kriz çıkar.
Siz, iyimser bir iktisatçı olarak tanınırsınız. Bütün bu koşullarda en iyimser tahmininiz nedir?
Yıl sonuna doğru biz bu krizden çıkmaya başlarız. Vatandaş kemerini biraz daha sıkacak, işsizler biraz daha sabredecek ama en iyimser tahminim, ekonomik büyüme ekim, kasım, aralık aylarında eksiden artıya geçecek, yüzde 2 kadar olacak. 2002'de ise ekonomik büyüme yüzde 5, hatta onun da üstüne çıkabilecek. Biz bu yılı yüzde 60-65'lik bir enflasyonla kapatacağız. 2002 yılı sonunda bu enflasyon yüzde 30'lara
inecek. Bu sene sonunda döviz sorunu çıkmayacak. Şu anda işsizliğin doruk noktasındayız. İşsizlik daha fazla artmayacak. Durum ağır ağır düzeliyor.
En kötümser tahmininiz nedir?
Siyasi nedenler şu anda çok önemli. Ekonomide, salt teknik ve ekonomik nedenlerle bir sorun çıkmaz ama siyasi nedenlerle çıkabilir. En kötümser tahminim, yıl sonunda herhangi bir nedenden ötürü erken seçim gündeme gelebilir. Koalisyonda protokol meselesinden bile bir ihtilaf doğabilir, birilerinin ağzından bir erken seçim lafı istemeden çıkabilir ve bu, piyasaları tedirgin eder, böylece yılın sonunda müspet büyümeye geçeceğimize, yerimizde sayarız ve iç borçlanmayı hafifletemeyiz. Bu da, bir senede bitecek sıkıntı iki-üç sene daha sürecek demektir.
Bu sorunları aşıp aşmayacağımız ne zaman belli olur? En kritik dönemi ne zaman aşabileceğiz sizce?
Ekim ayı dönüm noktası. Ekim, Türkiye'de her zaman önemlidir. İşyerlerinin, okulların tatili biter, tahılda hasat alınır, cebe para girer, harcamalar artar, ekonomide canlanma başlar. Ekim ayında bakacağız, eğer işler iyi gidiyorsa durum iyi demektir. İyi gitmiyorsa...
Evet...
İşimiz zor demektir.
Erdoğan Alkin NEDEN?
Türkiye, dehşet verici şubat krizinden sonra birçok mali operasyonu gerçekleştirmesine rağmen, piyasalarda ve halkta tam bir güven duygusu hâlâ uyanmadı. Ekonomide yıllardır dokunulmamış temel sorunların artık görmezlikten gelinemeyecek bir biçimde ortaya çıkması, bu krizin kolay atlatılamayacağının işaretlerini veriyor. Fazilet Partisi'nin kapatılması da dahil olmak üzere siyasetteki belirsizlik ise ülkeyi hep tedirgin yaşatıyor. Üçüncü kriz senaryoları yazılıyor, devletin 'Borçlarımı ödeyemiyorum' diyerek moratoryum ilan etmesi, enflasyonun patlayıp hiperenflasyona dönüşmesi gibi endişeler insanların aklından pek çıkmıyor.
Türkiye'nin temel sorunlarının neler olduğunu, devletin vahim bir noktaya gelmiş olan borçlarını nasıl ödeyeceğini, enflasyonun geleceğini, ileride bizi bekleyen tehlikeleri, krizden ne kadar zamanda çıkacağımızı Türkiye'nin en değerli iktisatçılarından biri olan Prof. Erdoğan Alkin ile konuştuk. Yıllarca İstanbul Üniversitesi'nin İktisat Bölümü Başkanlığı'nı
yapan Erdoğan Alkin, kırk iki yıldır ekonomi öğretiyor. Profesör Erdoğan Alkin, son sınıf öğrencilerine güncel iktisadi sorunlar dersi veriyor.