Anayasal vatandaşlık çözümde önemli bir aşama olacaktır

Öncelikle yapılması gerekenlerden biri koruculuk sistemine yasal bir düzenleme ile son vermek olmalıdır


Kürt meselesinde hukuk ve adalet yazı dizisinin ikinci bölümü:


SEZGİN TANRIKULU


Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi: Türkiye, dünyadaki en merkeziyetçi ülkelerden biridir. Bu katı merkeziyetçi yapı, merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki mevcut ilişkiyi yerel yönetimler aleyhine bir eşitsizlik ve bağımlılık ilişkisine dönüştürmüştür. Bu ilişki tarzı, bir taraftan kamusal hizmetlerin yerel halka gereği gibi ulaştırılmasını engellemekte, beri taraftan ise yerel halkın taleplerinin merkezi otoriteye ulaşmasının önüne set çekmektedir. Bunun sonucunda halk, demokratik iradelerinin hiçe sayıldığı duygusunu yaşamakta ve devlete/hükümete daha az güvenmekte, halkın aidiyet bağı zayıflamaktadır.

Adem- merkeziyetçi yapı
Bu zafiyetlerin giderilmesi için Türkiye’nin çok daha adem-i merkezi ve demokratik bir idari yapıya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç yerel yönetimlerin kolluk, sağlık ve eğitim hizmetleri alanında daha fazla yetki aktarılması ve bu yönetimlerin daha fazla mali kaynakla donatılması yoluyla karşılanabilir.
Esasen bu konuda Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu tarafından kabul edilerek kamuoyuna duyurulan Türkiye Cumhuriyeti Anayasa önerisinde Türkiye’nin idari yapılanmasında bölgesel yönetimin olması gerektiği güçlü gerekçelerle savunulmuştur. Hukuki ve mali açıdan güçlü yerel-bölgesel yönetimlerin, halkın sorunlarının demokratik süreçler içerisinde yerinde çözümü için daha fazla olanak yaratacağından, demokrasinin güçlenmesine de katkıda bulunacağı genel olarak kabul edilen kurumlardır.
Yeni bir anayasada, çevre, ekonomik, sosyal haklar ve diğerleri ile birlikte, farklılığın tanınarak güvence altına alındığı anayasal vatandaşlık esasına göre yeni düzenlemeler yapılırsa, Türkiye’nin Kürt meselesinin çözümünde önemli bir aşama kaydetmiş olacaktır.

Kürt meselesinde hakkikat ve adalet
12 Eylül 1980 askeri darbesi ile silahlı çatışmaların başladığı 1984 sonrasında ortaya çıkan kurum ve kurallar, Kürt meselesinde, mevcut adaletsizliklerin ötesinde eşine rastlanmamış bir adaletsizlik yarattı. Bu adaletsizliklerin giderilmesi için yapılması gerekenler şu başlıklar altında özetlenebilir:
1. Güvenlik güçlerinin fiziki olarak korumada yetersiz kaldığı ve ulaşmakta güçlük çektiği yerleşim birimlerinde yaşayan vatandaşların can ve mal güvenliklerinin sağlanması maksadıyla; 26.03.1985 tarih ve 3175 sayılı kanunla 442 sayılı Köy Kanunu’nun 74. maddesinde değişiklik yapılarak Geçici Köy Koruculuğu ihdas edilmiştir.
Yasanın 74. maddesine 26.03.1985 tarih ve 3175 sayılı yasanın 1. maddesi ile eklenen fıkrayla Bakanlar Kurulu’nca tespit edilecek illerde; olağanüstü hal ilanını gerektiren sebeplere ve şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin köyde veya çevrede ortaya çıkması veya her ne sebeple olursa olsun köylünün canına ve malına tecavüz hareketlerinin artması hallerinde, valinin teklifi ve İçişleri Bakanı’nın onayı ile yeteri kadar geçici köy korucusu görevlendirilmesinin kararlaştırılabileceği hükmü getirilmiştir.
Bu değişiklik uyarınca Geçici Köy Koruculuğu, Bakanlar Kurulu’nun 27 Haziran 1985 tarih ve 9632 sayılı kararı ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1985 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Halen (22) ilde uygulanan Geçici Köy Koruculuğu sistemi içerisinde Diyarbakır’da 5 bin 274, Şırnak’ta 6 bin 835, Batman’da 2 bin 943, Bingöl’de 2 bin 533, Bitlis’te 3 bin 796, Mardin’de 3 bin 360, Muş’ta 1918, Siirt’te 4 bin 680, Van’da 7 bin 365, Hakkari’de 7 bin 643, Tunceli’de 386 Adıyaman’da 1510, Ağrı’da 1881, Ardahan’da 96, Elazığ’da 2 bin 115, Gaziantep’te 565 Iğdır’da 374, Kahramanmaraş’ta 2 bin 267, Kars’ta 578, Kilis’te 34 Malatya’da 1392, Şanlıurfa’da 966 olmak üzere toplam 58 bin 511 geçici köy korucusu bulunmaktadır. Bu sayı 20.03.2009 tarihi itibarıyla 71 bin 907 rakamına ulaşmıştır.
Köy korucuların işlediği suçlar ve bu nedenle görevlerine son verilenlerin sayısı ise binlerle ifade edilmektedir. Son olarak, Zangırt (Bilge) köyünde meydana gelen ve bütün toplumda şok yaratan katliam niteliğindeki eylemlerin failleri de korucular ve silahlar da bu amaçla tahsis edilen silahlardı. Hukuk devletlerinde bu nitelikteki güvenlik hizmetlerin devletin asli memurlarınca yerine getirilmesi gereği de tartışmasız kabul edilmektedir. Bu nedenle öncelikle yapılması gerekenlerin başında sorunun silahlı çatışma boyutu nedeni ile oluşturulan koruculuk sistemine yasal bir düzenleme ile son vermek olmalıdır.
2. Bu bağlamda, yaygın ihlal alanlarından biri de, boşalan-boşaltılan yerleşim birimleri nedeniyle ağırlıklı olarak mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler olmuştur. 1997 yılında TBMM tarafından oluşturulan bir araştırma komisyonunun hazırladığı rapora göre, bölgede boşatılan ve tahrip edilen yerleşim birimi (köy, mezra, kom) sayısı 3 bin 428 civarındadır. Yine bu yerleşim birimleri ile çatışmaların yaşandığı bölgede en az iki milyon kişinin zorunlu göç uygulamasına uğradığı ortaya konmuştur.
Türkiye, Avrupa Birliği Konseyi tarafından onaylanan Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) çerçevesinde hazırladığı ‘Ulusal Program’la AB ile bütünleşme iradesini ortaya koymuş; bu çerçevede, 19 Mart 2001 tarih ve 2001/2129 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilen ‘Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenmesine ilişkin Ulusal Programı’nı 24 Mart 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlayarak yürürlüğe sokmuştur.

Mağduriyetlerin giderilmesi
Türkiye Ulusal Programı’nda, uzun vadeli öncelikler listesine, terörle mücadeleden doğan zararların karşılanmasına ilişkin bir yasal düzenleme yapacağını ve bu suretle de oluşan mağduriyetleri gidereceğini irade olarak ortaya koymuş, Ulusal Programı’nda bu düzenlemeyi 2004 yılında yürürlüğe sokacağını belirtmiştir.
Bu doğrultuda, TBMM, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanunu 11.07.2004 tarihinde kabul etmiş ve yasa 27.07.2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasanın geçici 1. maddesinin yürürlük süresinin 25.07.2005 tarihinde sona ermesinden sonra 28.12.2005 tarihinde 5442 sayılı kanun kabul edilerek başvuru süresi 03.01.2007 tarihine kadar uzatılmıştır. Bu sürenin de dolmasından sonra çıkartılan 5666 sayılı yasa ile başvuru süresi bu yasanın yürürlük tarihi olan 30.05.2007 tarihinden itibaren bir yıl daha uzatılmıştır. Kanun uyarınca yapılan başvuruların sonuçlandırılma süresi Bakanlar Kurulu’nun 2009/15347 sayılı kararı ile 14.07.2008 tarihli ve 2008/13935 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile uzatılan sürelerin bitiminden itibaren bir yıl süreyle uzatılmıştır.
Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçen beş yıllık süreye karşın henüz başvuruların nihai olarak sonuçlandırılmamış olması bile tek başına bu yasanın telafi edici niteliğini zayıflattığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bu mağduriyetlerin giderilmesi bakımından nakdi ve ayni karşılıkların manevi zararlar dahil olmak üzere karşılanacağı yeni bir düzenleme çalışması yapılmalıdır.
3. Türkiye’de geçtiğimiz çeyrek yüzyıl; kayıtlara geçen insanlığa karşı suç olarak da kabul edilebilecek binlerce hak ihlaline sahne oldu. Bu bağlamda yaşadığı ağır travmalardan bir tanesi de fail meçhul cinayetler ve kayıplar sorunudur. Devletin üç erki, bu hak ihlalleri karşısında değişik tavırlar sergilediler. Yasama organı, farklı tarihlerde araştırma komisyonları kurdu. Bu komisyonlar, raporlarında önemli tespitlere ve çözüm için alınması gereken tedbirler konusunda değerli önerilere yer verdi. Hükümetler, ihlallerin önlenmesi için gerekli tedbirleri almak yerine, bu hak ihlallerini gerçekleştiren kurum ve kişilere genellikle sahip çıktılar; böylece, ihlallerin bir politika olarak uygulanmasının sorumluluğunu paylaştılar. Yargı kurumları da, bu dönemde otopsi yapmak, yetkisizlik, görevsizlik, takipsizlik ve zamanaşımı nedeni ile açılan davaları ortandan kaldırmak gibi kararları vermekle yetindiler. Halen Cumhuriyet Savcılıklarının daimi arama kartonlarında faillerin bulunmasını bekleyen binlerce soruşturma dosyası bulunmaktadır.
Faili meçhul cinayet ve kayıplar bakımından başka bir zorlukta delillere ulaşmadaki güçlüklerdir. Zanlılar genellikle ortaya çıkmak için yasada öngörülen zamanaşımı sürelerinin dolmasını beklemektedirler.
Esasen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 76. maddesinde düzenlenen soykırım suçu ile yurtdışında işlenen belli suçlar bakımından getirilen istisnanın,yurt içinde işlenen suçlar bakımından kabul edilmemesi de eleştiri konusu olmuştur.
Bu konuda sorun, faillerin tespit edilememesi veya tespit edilen faillerin yakalanamamasıdır. Dava zamanaşımı ile ilgili olan bu sorun bakımından da yapılacak işlem dava zamanaşımın düzenleyen 5237 sayılı TCK’nın 66. maddesine zamanaşımı bakımından bir istisna madde eklemek olmalıdır. Zira 01.06.2005 tarihinden önce işlenen faili meçhul cinayet ve kayıp dosyaları 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 102/2. maddesi uyarınca 15 senede, 5237 sayılı TCK’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra işlenen faili meçhul cinayet ve kayıp dosyaları yasanın 66/1-b maddesi uyarınca 25 senede dava zamanaşımına uğrayacaktır.