Arkamızda derin, görünmez bir iz bıraktık

Yanımdaki çift, aynı anda dönüp arkaya baktı. Sonra onların sağındakiler solundakiler önündekiler ardındakiler... Birer ikişer üçer beşer dönüp şaşırmış gözlerle geri baktılar, ucu bucağı görünmeyen kortejin sonunu aradılar.
Haber: ASLI ERDOĞAN / Arşivi

Yanımdaki çift, aynı anda dönüp arkaya baktı. Sonra onların sağındakiler solundakiler önündekiler ardındakiler... Birer ikişer üçer beşer dönüp şaşırmış gözlerle geri baktılar, ucu bucağı görünmeyen kortejin sonunu aradılar. Gerçekten bu kadar kalabalık mıyız biz? Öyleyse neden bunca zamandır böyle yalnız hissettik kendimizi? Bize dayatılmış bu yalnızlığın içerisinde neden bunca zaman geçirdik? Keşke bizi bir araya getiren bir cinayet olmasaydı... Geriye dönüp de hayata, kendi kişisel hayatımıza baktığımızda bunca yenilgi bunca hayal kırıklığı bulmasaydık keşke.
Upuzun sessiz bir yürüyüş. Umulmadık bir kış güneşinin, bahar göğü gibi parlak bir göğün altında ağır adımlarla yan yana yürüyen on binlerce insan. Caddeleri sokakları meydanları dolduran kopkoyu bir kalabalık. Kan kırmızı karanfiller. Siyah pankartlar. Hepsi üç ayrı dilde aynı şeyi söylüyor:
'Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz'. Kolların, başların üzerinde yükselen Hrant'ın hiç yaşlanmamış yüzü, yumuşacık gülümseyişi... Tepeden tırnağa duyguya kesmiş binlerce insan sanki kendi kişisel kayıplarından çok daha derin bir kayıp duygusuyla bugün, bu yüzü benimseyip sahipleniyor. Gazeteler, manşetler, alkışlar, AGOS'un önündeki canlı beyaz güvercin, birbirini sessizce selamlayan tanıdıklar, cinayetin ağırlığı altında hafifçe öne eğilen başlar. Sanki hak etmediğimiz bu kış güneşi. (Ama kimin bir ötekini bu güneşten, bir dakikalığına olsun koparmaya hakkı olabilir ki?) 'Sekiz kilometreymiş yürüyebilir miyiz' diyor bir ses, 'yürürüz ya!' diye yanıtlıyor diğeri. Arkamızda derin görünmez bir iz bırakarak yürüyoruz.
İki-üç yıl önceydi, AGOS'taydık, bir dayanışma ziyaretindeydik, 10-15 kişiydik topu topu, yüzlerimiz aşinaydı. 'Hoş geldiniz' demişti gülümseyerek... Bir köşeye ilişmiş, çay içerek onu izliyordum. Uğradığı haksızlığı dolanbaçsız dile getirişini, coşkusunun içtenliğini... Tepeden tırnağa yüreğe kesmiş bir adam, diye düşünmüştüm, onu hemencecik severek. Sanki o gün adını koymak istemediğim bir yalnızlığı görmüştüm.
Geçen cuma akşamı döndüm AGOS'a, yüzüm yağmurlu, gölgesiyle ıslanmıştı, hayatımda ilk kez slogan atmayı başarmıştım. Bir de 18 gün önce çektiğim yılbaşı mesajı: 'Mutlu, çok mutlu yıllar!'
Gözüm nedense sık sık helikopterlere takılıyor, Bir de kortejin üzerinde daireler çizerek sessizce uçan kuşlara... Denize kadar yürüyeceğim. Eski İstanbul'u görene dek... Bu ılık ışıkta, bu şaşırtıcı cömertlikteki güneşin altında, bu ılık ocak sabahında... Kimi kez Hrant'ı hatırlayarak, kimi kez kendi kişisel kayıplarımla... Kaybettiğim, kaybedeceğim bunca insana, yıla, duyguya yas tutarak... Kimi kez, ansızın kopan, dalga dalga kaparan bir alkış yağmuruna katılarak... Neyi alkışlıyoruz? Hrant'ı, direnişini, direnişleri, birlikteliğimizi, bu umulmadık dayanışmayı...
Hayatın ta kendisini belki! Tek söz etmeden, çok uzun zamandır kendimi ilk kez yalnız hissetmeyerek yürüyorum. Tepeden tırnağa yüreğe kesmiş binlerce insanız bugün. Hepimiz birer ruhuz birer güverciniz. Gagasında zeytin dalı taşıyan birer güvercin.
Buradayız, daha varız.
Dipnot: Ben de artık geç olmadan, geçmişimizle de bugünümüzle de yüzleşmemiz, barışabilmeyi öğrenmemiz gerektiğini düşünenlerdenim.