Aşk, kriz ve yangın

Haluk ve Sasa Dönmez, Ortaköy'de dağcılık malzemeleri satan bir ma- ğazanın ve yapay tırmanma salonunun sahipleri...
Haber: Şebnem İYİNAM / Arşivi

Haluk ve Sasa Dönmez, Ortaköy'de dağcılık malzemeleri satan bir ma- ğazanın ve yapay tırmanma salonunun sahipleri... Aşkları başladığı günden bu yana, küçük krizler yaşamaya alışık olduklarını söyleyen çift, "İnsan zaten her başlangıçta bir yok oluşu göğüslemek zorunda kalır" diyor.
Haluk ve Sasa beraberliklerinin başladığı ilk yıllarda doğa sporlarına yatkınlıkları dolayısıyla trekingle ilgili giysi ve aksesuvar satmak üzere küçük bir mağaza açmayı düşünmüşler. "Elimizde 45 milyon lira vardı. Bununla da bir koli mal alabilmiştik. Bize ürün veren firma istemediğimiz halde iki koli daha mal gönderdi. '45 milyonluk malla mağaza açılmaz, bunları alın, sonra ödersiniz' dediler. Biz daha kolileri açmadan, 1994 krizi patladı ve kolileri sermayemizin üstünde bir miktarda, 53 milyon lira zararla açtık. İçlerinden çıkan mal-ları o küçücük mağazanın raflarına serpiştirerek yaydık. Kiramızı ödeyebilmek için de elimize geçen bir anahtar takımıyla
bisiklet tamir etmeye başladık. Karı koca yağ pas içinde bütün gün çalışıyorduk."
'Ciromuz yükselmişti'
Eşiyle birlikte her çöküntüden yeni bir hayat kurarak çıkmayı öğrenen Sasa "Birlikte dayanışmayı, iyi bir dostluğu seçtik.
İlişkimizi hiçbir zaman idealize etmedik" diyor. Haluk'sa en son yaşadıkları krizin ardından karar vermiş; "Türkiye'de yaşıyorsanız çok tedarikli olmalısınız. Her an yeni bir şeye başlayacak güçte hazır beklemelisiniz" diyor.
Haluk ve Sasa, küçük krizlerde sürüklenirken,
2000 yılında ivme kazanan ürün satışlarıyla birlikte, yanlarındaki dükkânı da devralarak büyümek üzere tadilata başlamışlar. "Krizi öngörmediğimiz için attığımız adım yeni bir işyerinin oluşumuna yönelikti. Ciromuz yükselmişti. Kârımız da artınca daha atak davranma gereğini duyduk. Sattığımız ürünlerin toptancıları yoktu Türkiye'de. Kriz öncesinde bir yandan tadilat yapıp, bir yandan da hemen kapatabileceğimiz küçük krediler kullanarak ithalat yapmaya başladık.
Sadece kendi mağazamızın ihtiyacı kadar. O sıra bankalar çok ucuz kredi teklifleri veriyordu. İşyerimize her gün 'bizimle çalışın' diye bir başka banka geliyordu. Sonunda bizi daha önce kullandığımızdan biraz farklı nitelikleri olan bir krediye yönlendirdiler. Bize bu sizin için daha avantajlı demişlerdi. Fakat banka bu kredinin ödemelerini çok yüksek faizlerle artırabiliyormuş..."
Telefonda inen balyoz
Kasımda mal akışı kapanmış, satışlar düşmüş, faizler yükselmişti. O gün bankadan gelen bir telefonla yüzde 55'le aldıkları kredi faizinin yüzde 250'ye yükseldiğini, ertesi hafta da bu oranın yüzde 350'ye varacağını öğrendi Sasa. "Yerin dibine doğru tepemden bastırılıyordum. bankadan gelen her telefon başıma indirilen bir balyozdu sanki. Önce bu durumun bir iki ay sürüp, geriye dönüşü olacağına inandım. Ekonomiyi adım adım takip eden, para piyasalarından anlayan insanlar değildik. Çok geçmeden anladım ki, bizim dışımızda oynanan şeyler vardı. Hayat bizimdi, ama biz ona hâkim olamıyorduk."
Bankalar tefeciden beter İkisi de
depresifti... Haluk tamamen kapanıp uykuya kaçıyor, mesai saatlerinin dışında, ancak akşam olunca güne başlama eğilimi gösteriyordu. Yeni kalktığını bilmeyenler suratının şişliğini sorunca, onlara her seferinde polen alerjisine tutulduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışıyordu. "Polen alerjim olmasa gerçekten bu krizi atlatamayacak, üzüntümü herkese belli edecektim. Fakat katlanamıyordum. Sanki bankacılarla çok kişisel şeyler yaşıyorduk. Siz işinizle uğraşırken, bir bakıyorsunuz pat diye bankacı içeri girmiş, orda kim var, kim yok hiç umrunda değil, 'Haluk bey kapatacak mısınız borcunuzu?' diyor. Yolda karşılaşıyorsunuz, karşı kaldırımdan 'Haluk bey, bu ay sonu kapatıyorsunuz, değil mi?' diye sesleniyor. Böyle tacizler yaşadık. Bankada kendini kaybeden çok insana rastladık o dönem. Bankada çalışan personel tarafından devamlı yoklamaya tabi tutulduk. Belli bir maaşla çalışan memurlar kendilerini o bankanın tahsilatçısı gibi görüyordu. Belki başarı notları buralardan geçiyor. Belki onlar da baskı altında" diyor Haluk.
Sasa ise kendini yalnız hissediyordu.
"Krizde ayakta durmanın gururunu taşımıyorum şimdi, bunu en azından bu krize yenilmiş bir sürü insanı düşünerek taşıyamam. Krizden insaf beklemek de yanlış. Tefeciden daha kötü bir bankacılık sistemi var karşımızda. Tefeci bir insandır, senin ne dediğini anlayabilir, ama bir sisteme durumunu anlatmak çok daha güç. Bankalar tefeciden çok daha kötü bir sistem uyguladı," diyor.
Bankaya olan borçları giderek yükselip malvarlıklarının üstüne çıktığında Haluk sokaklarda, Sasa çadırda yaşamayı geçirmiş aklından. "Sokaklarda toz toprak içersinde yapayalnız yaşayan tiplerden olacağımı düşünmeye başladım. Sasa tempomuzu bozmamaya çalışıyordu, fakat bakıyordum ikimiz de çok kötüydük. Birbirimize belli etmemeye çalışıyorduk, ama kaşlarımız çatık, üzgündük. Sasa sıkıntıdan hızla kilo alıyordu, kendimi beceriksiz hissetmeye başlamıştım. En kötü ihtimalle her şeyden çekip gitmeyi bile düşündüm. İçimden belki de çöp toplayarak yaşayacağım diyordum."
Haluk'un sahici yüzü
Sasa önceleri ilişki içinde kendisini yalnız hissedip, bunun bir haksızlık olduğunu düşünse de, bu fikri dönüştürmesine yardım eden tek şey Haluk'u iyi tanımak olmuş.
"Onun krizi benim gibi karşılaması ya da benim gibi davranmasını beklemek çok anlamlı değildi. Böyle bir talep onun dünyasında ekstra vıdı vıdı anlamına gelip, onu daha da dibe çekebilirdi. Ben kapanabilir miydim? Hayır, istesem de kapanamazdım. Demek yapıma uygun değildi. O halde bu şekli de Haluk'un yapısına uygun değildi. Benim en büyük kurtarıcım Haluk'un samimiyetine duyduğum inanç oldu. Etrafıma baktığımda çiftlerin birbirlerine sahici yüzlerini göstermediklerini görüyordum. Haluk'un bana gösterdiği yüzün her koşulda sahici olduğunu ve bunun bir ilişki için en değerli şey olduğunu fark ettim. Gördüğüm bu yüz onun gerçek yüzüydü ve ben onunlayken hep bundan emin olmanın lüksünü yaşamıştım. Onunla çadırda bile yaşayabilirdim. Hayatımız boyunca kamplarda zaman geçirmeye alışkındık zaten. Bu bir tercih olabilirdi bizim için, fakat bir kızımız vardı. Atacağımız adım onun tercihi olmayacaktı. İşte o sıralar
'Bugün sabah olmasa' demeye başladım.
Ödenmesi gereken günlük çekler bir yandan ticari itibarımız, bir yandan da kredimizdi. Bazen o kadar büyük bir panik yaşıyordum ki, tamam 'Bu sefer ödenemeyecek' dediğim an, nedense tam o an Haluk devreye girip, küçücük bir fikir söylüyordu. Böylece her günün sonunda küçük birer zafer kazanmış hissini yaşamaya başladık."
Kriz üstü yangın
Yine "Oh.. bugün de halloldu" dedikleri bir akşam, yemeklerini yerken bir telefon daha çaldı Ortaköy'deki Atölye'de. Haluk ve Sasa yıllar önce faal olarak çalıştıkları ama son zamanlarda sorunlardan dolayı uğrayamadıkları
Sanayi Mahallesi'ndeki sanat atölyelerinde büyük bir yangın çıktığı haberini aldılar.
"Aletlerimiz, ürünlerimiz, çabalarımız, malzemelerimiz ve paraya çevirmeye kıyamadığımız bütün değerlerimiz yanmıştı. Kendimi her şeyiyle tükenmiş hissediyordum. Yangın söndürüldü, beni karakola aldılar.
İfade vermeye gitmiştim, ama tutukluluk yaşıyordum. Karakolda sabaha kadar polis memurlarının parasal sorunlarını dinledim. Oraya ifade vermeye giden bir insan olarak hiç durmadan kiminin 2000 dolar borcunu, kiminin ev taksitlerini ödeyemediğini öğrendim. Sabaha kadar onların dertlerini dinledim. Ertesi sabah savcılığa giderken üç ay hapse atıl-ma ihtimalim olduğunu söylediler bana. Anlayamadım. Türkiye'de bir anda suçlu damgası yiyip, hapse
atılabilirdim. Üç ay boyunca hapiste insanların, gardiyanların tacizine uğrayabilir, birileriyle takışarak verilen cezayı on yıla da çıkarabilirdim. Şaşırtıcı bir süreçti, gergindim, her şeyin iradem dışında kaldığını fark ettim. Sabah savcılıktaki ifademin ardından serbest bırakıldım."
'Bu kriz çok maço'
"Krizin cinsiyeti olmaz ama bu kriz çok maço" diyen Haluk, bu krizin hırçın, bencil ve başkalarını tüketmeye alışmış kesimlerin,
her koşulu çok çok iyi değerlendirdiklerini görmek için iyi bir fırsat olduğu görüşünde. "Bu krizin içeriği o kesimin acımasızlıkları ve doymamışlıkları esasında. Onlar değil mi, hâlâ pişkin pişkin bir sürü laf edip televizyonlarda konuşan? Onlar değil mi, bankalardan bir gecede dolarlarını çekip dış borçlarını ödeyen? Onlar değil mi, yüzde 500 kazanıp yüzde 5, yüzde 10 zam yapan? Ben verdiğim çabaları bir gecede kimlerin cebine attığını biliyorum aslında. Bizi fakirleştirdiler, ama gazetelere krizde para kazandık diye tam sayfa ilan verdiler"
diyor. Sasa'ysa "Krizden etkilenen kesim sanki kafese kapatılmış gibi. Sen de kafesteki aslanlardan birisin. Seni terbiye edecekler. Üzerinde deney yapılmak üzere toplama kampına kapatılmış da olabilirsin. Tamamen baskıcı ve faşizan birine benziyor bu kriz. Ondan zarar görmüş insanlar bir araya gelip toplanabilirler, ama böyle bir gelenek de yok bizde. Genelde bir araya gelenler iş adamları oluyor. Onların yaklaşımları da krizi yaşama dair yoğunluklarla yaşayan bireylere yönelik değil. Onlarınki daha üst düzeyde maddesel şeyler, asla hayata dair değil."
'Alışamadık'
Haluk ve Sasa yaşanan bu süreçte en büyük şanslarının doğayla, sporla uğraşan tertemiz gençlerle olmak olduğunun altını çiziyorlar.
"Biz kendimize güvenerek, inançla başlamıştık bu işe. Girişimcilik ruhumuz her zaman arkadaşlarımızın talepleriyle biçim kazanmıştı. O insanlar bizi hiç yalnız bırakmadılar. Birlikte çalıştığımız gençlerin bizim yanımızda kalmaları bir seçeneksizlik sorunu değildi. Bizle beraber onlar da özveriyle çalıştılar. Bu bize son derece güzel bir moral verdi. Ama yine de alışamadık biz bu krize. Hâlâ mücadele geleneği oluşturmak için yetersiz bir toplumuz. 'İnsanlar hayatlarını nasıl bu kadar kolay başkalarının eline bırakabilir, teslim edebilir,' diyoruz ama tek başına çarkın dışına çıkmanın da zor olduğunu biliyoruz. Radikal kararlar alıp bir gün biz de 'böyle kötü şeylere layık değiliz, bu yönetimle yaşamak istemiyoruz' deyip, çekip gidebilirdik. Ama biz bu insanlarla yaşamak istiyoruz hâlâ. İnsan faktörü çok önemli bizim için. Dostlarımız, arkadaşlarımız ve sorunlarımızı görmezden gelmeyen yakınlarımızın desteği sayesinde biz de ayaktayız, mekânımız da..."