Askeri darbenin sağı solu olmaz!

Silahlarıyla birlikte Ankara'da bir evde toplanmışlardı 8 Mart gecesi. Ertesi gün ordu içindeki devrimci subayların harekete geçmelerini bekliyorlardı. Görevi veren arkadaşları "Bizim subay arkadaşlar Emniyet Genel Müdürlüğü'nü ele geçirecekler, eğer bir sorun çıkarsa biz de onlara yardımcı olacağız" demişti.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Silahlarıyla birlikte Ankara'da bir evde toplanmışlardı 8 Mart gecesi. Ertesi gün ordu içindeki devrimci subayların harekete geçmelerini bekliyorlardı. Görevi veren arkadaşları "Bizim subay arkadaşlar Emniyet Genel Müdürlüğü'nü ele geçirecekler, eğer bir sorun çıkarsa biz de onlara yardımcı olacağız" demişti. Herkes ayaktaydı. Belli bir saate kadar uyanık bekledi Selçuk Polat. Sonra uyudu. Sabah arkadaşları 'bu hengâmede nasıl uyuyabildiğine' şaşırmışlardı. "Bravo sana yoldaş" diye takılıyorlardı. "Sabah kalktığımda hâlâ haber gelmemişti. Halbuki ben subay elbisesi giyerek Emniyet Sarayı'na nasıl gireceğimizin hayalini kurmuştum."
Üç gün sonra ordunun 12 Mart 1971 müdahalesi... "Görüldüğü kadarıyla 'Sağ' ve 'Sol Cunta' birleşmiş ortak darbe yapmışlardı. Fakat tarih göstermişti ki reformcuların da kullanıldığı bu askeri darbe 10 yıldır devam eden milliyetçi ve mukaddesatçı saldırının son ve bitirici olanıydı. Tabii ki bizler de bu darbeden payımıza düşeni alacaktık. Darbelerin sağ ve sol olmayacağı da böylece anlaşılmış oluyordu."
Giderek daralmaya başlamıştı çember. Okullarda polis destekli 'milliyetçi-mukaddesatçı saldırılar' artıyor, THKP-C'nin önde gelen kadroları teker teker yakalanıyor. Bugünlerde Ankara'dan İstanbul'a geçmeye karar veriyor Selçuk. Çünkü, örgütün dışarıda kalan kadrolarının en önemli amacı, o sıralar İstanbul'da yaralı yakalanan Mahir Çayan'ı cezaevinden kaçırmaktır.
Bir arkadaşı saçlarını sarıya boyuyor Selçuk'un, kaşlarını inceltiyor, makyaj yapıp başka bir tip yaratıyor. Çok iyi bilmediği İstanbul'da örgüte ait evlerde, örgütün ilişkide olduğu insanların yanlarında kalıyor. Aslında bu Selçuk için çok büyük bir 'eylemsizlik süreci'dir. Çünkü üniversite yıllarıyla başlayan eylemlilikte boykotlar, işgaller, açlık grevleri, çatışmalar, köy örgütlenmeleri, banka soygunları yaşamıştır. 'Dev-Genç'in silahşorluğunu yapmış, THKP-C'nin karargâhında görev almıştır.
Son kaldığı evin yanında bir kuruyemişçi vardı. Onunla ahbaplık etmektedir. Bir gün kuruyemişçi "Senin saçına bayılıyorum, keşke benim saçım da seninki gibi olsa" der. "Niye öyle dedin ki?" sorusuna da "Saçının yarısı sarı, yarısı siyah. Ne güzel Allah vergisi" karşılığını verir.
"Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Çaktırmadan onun uzun boy aynasında saçlarıma alıcı gözle baktım. Gerçekten de alt taraftan koyu kuzgini siyah saçlarım çıkmış. Saçlarımı sarıya boyattıktan sonra bunun uzun müddet böyle kalacağını düşünüyordum. Kimse bana bu konuda bir şey söylememişti. Kaldığım ev bodrum olduğu için dışarıdan pek ışık almıyordu. Bir penceresi vardı ve neredeyse tavana değen bir yerdeydi. Bu açıdan elektrik ışığında bu garip durumu ne ben, ne de ev arkadaşım fark edebilmişti. Saçımı tekrar boyamak üzere harekete geçtik. Fakat bir türlü aynı rengi tutturamıyorduk. Üç-dört kere denedikten sonra yine sonuç alamayınca vazgeçtim. Çünkü başım alerjik tepkiler veremeye başlamıştı ve işi bilmediğimiz için de başarılı bir sonuç alamayacağımız kesinleşmişti."
'Babayı yedi'
Son gittiği örgüt evine polis karakol kurmuştur. Yakalanır. Doğruca Sirkeci'deki Sansaryan Han'da alır soluğu. Hücreler, işkenceler, tabutluklar... Gözaltında dokuzuncu gün tabutluktan çıkartılıp Emniye- tin alt katlarına indirilir. Bir koridorda 'Aranıyor' afişini görür. Resminin üzerine çarpı işareti konulmuş ve iri harflerle 'Babayı yedi' yazılmıştır. "Hücrede kalırken nöbetçi polislerden birinin bana çok iyi davrandığını fark ettim. Nedenini anlayamamıştım. Cezaevine gidince bunun nedenini öğrendim. Tamamen insani nedenlere dayanıyormuş. Babam, yakalandığım günlerde her yere asılan aranıyor resmimi görüp oldukça üzülmüş. Kayseri'de Özel İdare Müdürü olarak görev yapıyordu. Sabah dairesine giderken kalp krizi geçirip hayata veda etmiş ve bunu gazeteler haber yapmıştı. Özellikle Hürriyet gazetesi babamın ölümünü dramatize ederek ve 'Zavallı adamın cebinden oğluna hitaben yazılmış bir mektup bulundu. Mektupta, güvenlik güçlerinden kaçılmayacağını ve teslim olmam gerektiğini söylemektedir' diyerek Cunta'nın özel harpçı taktiklerine hizmet veriyordu."
Selçuk'un 12 Mart'tan, 12 Eylül'den geçen yaşam serüveni Kayseri'nin eski adıyla Everek, yani Develi ilçesinde başlıyor. Babası her türlü haksızlığa isyan ettiği için sürekli sürülen, CHP'li bir devlet memuru. Ancak Selçuk, Kadiri tarikatından olan babaannesinin de etkisiyle birkaç yıl beş vakit namaz kılıyor. Cezaeviyle ilk kez 15 yaşında tanışıyor. Kız kardeşine laf atan bir kişiyi dövdüğü için 33 gün yatıyor hapiste.
Başkentin ortasında bir gerilla
Artık dini risalelerden Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'ine doğru geçmiştir. Mektuplaştığı arkadaşı Şaban İba ile aynı kentte olmak için de kaydını Ankara'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'ne yaptırır. Hayatı boyunca da okuduğu okulla ilgili tek bir iş yapar; Orhan Kemal'in '72. Koğuş'unu sahneye koyar ve oynar. "O günkü yaşantımı inandığım, etkilendiğim düşüncelere göre düzenliyordum. Bu bir tür dinsel ritüel gibiydi. Küba devrimi, Castro, özellikle de Che, burada belirleyici rol oynuyordu. Gerillaların günlerce aç susuz kalmaları, yıkanıp temizlenmemeleri bende olağanüstü bir etki uyandırıyordu. Başkentin ortasında onlar gibi yaşamaya çalışıyordum. Yıkanmıyor, saç-sakal uzatıyordum. Zaten günde bir öğün yemek yiyerek her yönüyle onlara benzediğimi düşünüyordum. Ta ki dayımın beni evden alıp halamlara götürmesine kadar. Evde çocukluk arkadaşım Alaattin Keklik ile birlikte kalıyorduk. Dayım beni zorla alıp halamlara götürmüştü. Önce yıkanmış daha sonra da berbere gitmiştim. Ertesi gün eve döndüğümde kapıyı Alaattin açtı. 'Kimi istiyorsunuz?' diye sorunca şaşırdım. İçeri girmeye kalktığımda arkadaşımın kapıyı nasıl telaşla kapatmaya çalıştığını dün gibi hatırlıyorum. 'Yahu Alaattin benim!' dediğimde sesimden tanıyıp nasıl şaşırdığını görmek gerekirdi. Sanırım bazı şeyleri abartmıştım."
Selçuk Polat, öncesi ve sonrasıyla 12 Mart sürecini anlattığı ilk kitabı için "Bu öyküde yer alan kahramanlarımızı abartmaya yer vermeden tanıtmaya çalıştım. Tanık olduğum her olayı sadelik içinde aktarmayı görev bildim. 68'li kadroların çoğunun öldüğünü ve kalanların da 12 Mart'ın kalın eleğinden elenerek çok az kaldıklarını, bunların da 12 Eylül'ün ince eleğinden süzülerek bugüne geldiklerinde artık bir elin parmakları kadar olduklarının bilinmesini isterim. Demirel tarafından kirletilmiş de olsa bizi açıklayan temel ilke 'Kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz' sözüdür."
Büyük bir içtenlikle yazdığı kitabına 'Mahşerin Dört Atlısı' efsanesinden esinlenerek 'Mahşerin Beyaz Atlısı' adını vermiş Selçuk Polat. Efsaneye göre beyaz atlının elinde yay ve başında taç vardır. Zaferi ve barışı getirecektir. Yani yaşanılası, güzel bir dünyayı, özgürlüğü, eşitliği kardeşliği... Bugün 12 Mart 2007. 12 Mart darbesinin 36. yıldönümü. Bir askeri darbenin 'sağ'ını, 'sol'unu arayanların kulağına küpe, omzuna apolet olsun 'Mahşerin Beyaz Atlısı'!