Atatürk'e ihtiyaç basiretsizlikten

Atatürk'e ihtiyaç basiretsizlikten
Atatürk'e ihtiyaç basiretsizlikten
Anıtkabir'de bu yıl yaşanan tablonun nedeni Levent Üzümcü'ye göre, yöneticilerin basiretsizliği. Üzümcü, "Atatürk dönemi koşulları içinde en iyisini yapan bir liderdi ama bu demek değil ki günümüz ihtiyaçlarına karşılık geliyor" dedi.
Haber: LEVENT ÜZÜMCÜ/ SANATÇI / Arşivi
ZEKİ SARIHAN / YAZAR / Arşivi

Çaresizlik dönemlerinde artar bu tarz şeyler. Bir aidiyet duygusunun güçlenmesi beklentisi bu dönemlerde ortaya çıkar. İnsanların bu duruma gelmesinde, “Bir kurtarıcı olarak bizim aradığımız yönetici Mustafa Kemal’in yoludur” demelerinin nedenleri altında, Atatürk ’ün gösterdiği başarılar kadar günümüz politikacılarının ayrımcı politikaları da yatıyor. Yine bir kutuplaşma, yine bir kamplaşmadan gittiğimiz sürece elimize hiçbir şey geçmiyor. İnsanlar Türkiye ’de Mustafa Kemal’i sevenler ve Mustafa Kemal’i sevmeyenler diye ayrıştırılmaya çalışılıyor. Atatürk siyaset üstü bir kişidir. Dönemi, koşulları içinde en iyisini yapmıştır. 1930’ların coğrafyasında Mustafa Kemal’in çok partili sisteme geçiş için gösterdiği çaba ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteriyor. Bu demek değil ki Atatürk bugünkü sorunların çaresi. Onun siyasi başarılarının üstüne çıkılamaması günümüz politikacılarının basiretsizliği. Şimdi görülen o ki yukarılarda büyük bir savaş oluyor. Türkiye’nin son 11 yıldır alışılageldiği siyasi geleneğin ayrışmaya girdiğini görüyoruz. O geleneğin kurucusu olan parti lideri de kendi saflarını sıkılaştırma yönünde hareket ediyor ve bunun sonuçları çok sert oluyor. Her ne kadar Erdoğan konuşmalarında “Varlığımız Mustafa Kemal Atatürk ’ün tarihi kişiliğine borçludur” dese de “Olmasaydı da Olurduk” ilanını verenler de bu partiye oy veriyor. 1980’den bu yana hiçbir şey değişmedi. Askeriyenin paramiliter güçler eliyle sokaklarda yaptığı şey şimdi sivil otorite eliyle gerçekleştiriliyor. Baskı aynı baskı, yok sayma aynı yok sayma. Neredeyse bir insan ömrü kadar değişen nokta bu. Fikirlerini açıkça söyleyen insanlara her türlü yaftalanmanın yapıştırıldığı bir ülkeyiz hâlâ. Meclis’te siyaseten temsil edilmek istiyorsanız, şu an Meclis’te olan siyasi partilerden birine oy verdikçe temsil edilebilirsiniz. Onun dışında görünen o ki Türkiye’deki herhangi bir parti yüzde 0,8’lerden ileriye gidemeyecek. Keşke gidebilse. Şu andaki halimizde halka muhbir olmak yolu gösteriliyor. “Benim yan dairemde öğrenci kalıyor” denildiğinde gidip valilik basıyor. Hayatlar meşru ve gayri meşru hayatı diye devam ediyor. Demokrasiyi içeriden üretmeyince, dışarıdan alınca böyle oluyor. 2013 yılındaki hal de evrensel hukuk demokrasiye yansımadığı için “Ben daha fazla oy attım, böyle oldu” demeye geldi. Çok garip bir şey bu. Demokratik diktatörlük.

Halk istikrara bakar

Yaşanan süreci AKP ’nin muhafazakâr yaşamı özendiren tutumuna karşı laik kesimin tepkisi olarak görüyorum. AKP şimdiye kadar yerleşik olan bir sistemi bozmayı çalışıyor, AKP’nin bu tutumu okumuş kesimlerde büyük bir tepki ve korkuya neden oldu. Bunun önüne geçmek için halk çeşitli illerde tepkisini ortaya koydu. 29 Ekim ve 10 Kasım’a katılımlar AKP karşısında bir denge oluşturabilir, onun yollarını bir parça tıkayabilir. Fakat sandık sonucu olarak AKP’yi engelleyebileceğini düşünmüyorum. Meydanlardaki insan kalabalıklarına rağmen Türkiye’de en uzak köye kadar yayılmış bir sandık sistemi var. Oralarda bu tür etkinliklere katılmayan, katılma koşulu olmayan milyonlar yaşıyor. Onlara AKP gerekli mesajı veriyor. Türkiye’de bir sistem değişimi yaşandı, şimdiye kadar hep ekonomiyi elinde tutan laik burjuvazinin yerini Anadolu Kaplanları denilen muhafazakâr kesim aldı. Türkiye’yi kimin yöneteceği konusundaki bu çekişme netleştikçe toplumun daha modernleşeceğini ve AKP’nin politikalarını terk edeceğini düşünüyorum. Bu hesaplaşma yeni değil ama en şiddetli noktaya çıktı. İpleri elinden kaçırmakta olan kesimle onu eline alan kesim arasındaki çekişme. Erdoğan için gelinen noktanın yetersiz olduğu çok açık. Ama Tanzimat’tan beri Batı gibi olmak isteyen bir Türkiye de var. Türkiye’nin modern yaşam algısından kopamamasının tarihsel nedenleri var. Türkiye’yi zaten Türkiye’nin Rumeli doğumluları yönetiyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında Meclis çoğunluğu dahi Türkçü, Batıcı, laik kesimlidir. Bu Ankaralılar tarafından bile yadırganıyordu. Bu gelenek aşağı yukarı 1980’lere kadar sürdü. Ondan sonra Anadolu kaplanları yavaş yavaş yükselerek duruma el koydular. Türkiye’nin bir İran olamayacağı kanısındayım ya da Suudi Arabistan. Çünkü Türkiye’nin tarihsel, sınıfsal, kültürel durumu buna el vermez. Türkiye halkı bunu kabul etmez. Erdoğan’ın getireceği muhafazakârlık bir yere kadar sürer. Bu kavga kolay kolay bitmez. Türkiye halkı deniz gibidir. Denizin üzerinde dalgalanmalar olur ama denizin altı millettir. Anadolu hayatı da laiktir esasında. Orada köylülerimiz içerisinde devletin bir esasına göre yönetilmesini isteyen bir akım yok. Namazında niyazında insanlar vardır ama “Devlet şeriat olsun” deseniz olmaz. AKP’nin aldığı oylar din ya da muhafazakârlık üzerinden değil esas on yılda uyguladığı iktisadi refahın artışıdır. Halk istikrara oy verir. Sağlık, altyapı, okul, eğitim imkânlarına bakar. AKP tökezlese halk oylarını çevirir. Onlar da tökezlemeden çalışması için dua eder. Muhalefetin de ekonomik projelerini oluşturması gerekir.