Ateş Manisa'ya düştü (1)




Manisalı gençlerin vagona yazdığı slogan, o dönem moda gibiydi.


Ertuğrul için sıradan bir gün geçmişti. 26 Aralık 1995 gecesi hava çok soğuktu. Tüm kasaba gibi ev halkı da uykudaydı.

Bir polis kapıyı namluyla itti, kapı açıktı. Herkes uykudaydı. İçlerinden biri 'Polis!' diye bağırdı. 'Ertuğrul bu mu?'

Yaşlı kadın şaşkındı: "Ne oluyor? Gecenin üç buçuğunda neden arıyorsunuz evimi? Yanlış yere mi geldiniz?"

Komiser, 'Arama tamamlandıysa gidelim' dedi. Emrin ardından Ertuğrul'a döndü: 'Sen de bizimle geliyorsun.'

Yazı Dizisi
Haber: HÜSEYİN KORKUT / Arşivi

BAŞLARKEN
Manisalı 16 genç, 26 Aralık 1995 gecesi, bir vagona 'Paralı eğitime hayır' yazdığı gerekçesiyle evleri basılarak gözaltına alındı. Ağır işkenceden geçirilen gençler duvarlara yazı yazmak, bildiri dağıtmak, molotofkokteyli atmak, gizli örgüte üye olmakla suçlanıyordu. Aileler savcılık izniyle gördükleri çocuklarının işkence gördüğünü anlayarak kamuoyunu harekete geçirdi.
O dönem CHP milletvekili olan Sabri Ergül ile aileler ortak bir basın toplantısı yaparak görevli polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. 14 Haziran 1996'da Manisa Cumhuriyet Savcılığı, gençlerin soruşturmasını yürüten 10 polis hakkında işkence yapmaktan dava açtı. 16 Ocak 1997'de İzmir DGM, dokuzuncu duruşmasında beş sanık hakkında beraat, 10 sanık hakkında da 2.5 yıl ile 12.5 yıl arasında değişen hapis cezaları verdi.
14 Mart 1997, Manisalı gençler 'izinsiz yazı yazmak' suçundan Manisa Sulh Ceza Mahkemesi'nde beraat etti. 20 Ocak 1998'de Yargıtay, İzmir DGM'nin kararını, polislere karşı açılan dava sonucuyla sulh ve ağır ceza mahkemelerinde eylemlere ilişkin açılan davaların sonuçlarını beklemeden ve göz önüne almadan eksik inceleme yaparak karar verdiği için bozdu.
15 Ekim 2000'de sanık polisler toplam 85 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 28 Ekim 2000'de İzmir DGM Manisalı gençlerin ifadelerinin işkence altında alınması ve başka bir kanıt bulunmaması nedeniyle beraatlarına karar verdi.
Çocuk yaşta insanlık ayıbına uğrayan o gençler artık yetişkin. Gözaltına alındığında Karadeniz Teknik Üniversitesi Elektronik Bölümü 2. sınıf öğrencisi olan Hüseyin Korkut, üç yıl üç ay tutuklu kaldı. Okulunu bitiremedi. Uzun yıllar, yaşadığı ağır travmanın etkileri yüzünden tedavi gördü, ilaçlarla yaşamak zorunda kaldı. Korkut, kendisine yapılan işkenceyi, yaşadıklarını, tedavi sürecinin bir parçası olarak romanlaştırdı. İnsanlık onuruna yönelik bu saldırının mağdurlarından Korkut'un kaleme aldığı romandan bir bölümü, sekiz yıldan fazla süren davayı yakından takip eden Radikal dizi olarak sunuyor.


Çamurlu hendeklerin içerisinden, lodosa tutulmuş takalar gibi çalkalana çalkalana geçti arabalar... Muradiye kasabasının başıboş köpekleri bu beklenmedik gürültüden rahatsız olup arabaların arkasından uluyarak koşuşmaya başladılar.
Az sonra sesi ilk duyulan araba, kocaman bahçeli bir evin önünde büyük bir gürültü çıkararak durdu. Ardından da diğerleri...
Arabaların durdukları bu yer, kasabanın merkezinde sayılırdı. Kerpiç evlerin basma perdeleri bir bir aralanıyor, uykulu ve meraklı gözler, sokaktaki kocaman bahçeli evin önünde park eden arabaları ve arabalardan inen adamları izliyorlardı.
Anlaşılan adamların arasında ast-üst ilişkisi vardı ve paltolu adam diğerlerinin üstüydü. Çünkü kısa boylu adam paltolu adamla, hiçbir kelimede kusur etmemeye çalışarak konuşuyordu; "Kesinlikle bir yanlışlık yok efendim. Burası aradığımız şahsın evi! Bakın "dedi elindeki kâğıtları göstererek. "İşte tamam, burada. Bakın!" dedi yine kâğıtları işaret ederek, "Çetinkaya Alilesi'nin evi, mahalle, sokak ve kapı numaraları: 5."
'Gitme Eğitim-Sen'e!'
Bu olaydan bir gün önce, şehrin büyük parklarında bulunan kahvehanelerinin birinde, masa başında iki kişi kafa kafaya vermiş, eski dostlar gibi samimi, bir yandan çaylarını yudumluyorlar, bir yandan da akıcı, ama endişe kokan bir konuşmaya başlıyorlardı.
Hikmet Bey nedense konuya bir türlü giremiyor, lafı habire dolaştırıyordu. Arada önemsiz birkaç şey söyledi ve nihayet konuya girdi. "Ertuğrul, bilirsin seni oğlum gibi severim; çalışkan, terbiyeli ve ağırbaşlı bir çocuksun. Onun için şimdi anlatacaklarımı iyi dinleyeceğini ve yabana atmayacağını biliyorum. Seni uzun zamandır Eğitim-Sen'e giderken görüyorum. Kitapları sevdiğini biliyorum, eğer oraya sırf kitap okumak için gidiyorsan boşuna. Sen de biliyorsun ki bizim kütüphanede daha çok kitap var. Sana yetmez mi? Ben oraya gitmeni istemiyorum; vardır bir bildiğim, bana güven!''
'Olan biteni yarın öğrenirim'
Bu sohbet neredeyse akşama kadar devam etti. Biraz sonra iki dost vedalaşarak farklı yönlere doğru uzaklaştılar.
Ertuğrul yolda yürürken bir yandan eve gitmeyi, bir yandan da ne olup bittiğini öğrenmek için Eğitim-Sen'e gitmeyi düşünüyordu... Ama vakit iyice geç olmuş, karanlık bastırmıştı. Eve gitme fikri daha ağır bastı:
''Hem zaten Eğitim-Sen bu saatte açık olmaz, çoktan kapanmış olmalı. Yarın gelir, öğrenirim olup biteni...'' diye düşündü.
Yılbaşına dört gün vardı
Olacaklardan habersiz durağa geldi, bir süre bekledikten sonra ilk gelen otobüsle Muradiye'ye doğru yola çıktı.
Ertuğrul ve ailesi için gayet sıradan bir akşamdı. Yılbaşına dört gün kalmıştı ama yine de evde özel bir hazırlık yoktu.
Ertuğrul'un ağabeyi Mustafa gelince yemeğe oturdular. Mustafa, boya-dekorasyon işleri yapıyordu. Yemekte işinden bahsetti, Ertuğrul da bulduğu işi anlattı. Gündelik, sıradan şeyler konuştular. Bu sıradan akşam yemeğinden sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde, Çetinkaya ailesinin başına hiç de sıradan olmayan ve muhtemel ki hayatlarının sonuna kadar unutamayacakları bir dizi olay gelecekti.
'Ağlama anne!'
26 Aralık 1995 gecesi hava o kadar soğuk tuki genelde soğuğa alışkın köpekler bile kuytu köşelere sinmiş, ısınabilmek için yılan gibi dönerek burunlarını kuyruk altlarına sokmuşlardı. Büyük bahçeli evin köpeği de yıkık dökük bir duvarın köşesinde diğerleri gibi kıvrılmış, arada bir uzaklardan gelen seslere kulaklarını dikiyor, sonra yine gözlerini kapatıp uyukluyordu.
Grup içindekilerden köpeği ilk fark eden, önden yürüyen bir jandarma eri oldu. Jandarma hiç beklemediği anda karşısına çıkan bu dik kulaklı, sivri dişli kurt kırığı karşısında paniğe kapıldı. Jandarma eri ve köpek, bir süre, ilk hamlenin karşı taraftan gelmesini bekler gibi durdular. Şaşkınlığını üzerinden atan jandarma, omzundan hızla indirdiği G-3 tüfeğinin demir dipçiğiyle, köpeğin ağzına vurunca köpek can havliyle jandarmanın üzerine atıldı. Jandarma bu kez daha sert ve gelişigüzel vurmaya başladı. Arkadan gelen başka bir jandarma eri de köpeği dipçiklemeye başlayınca, hayvan acı içinde inleyerek uzaklaştı.
'Vakit iyice geç olsun'
Kirli, gri paltolu adam yanındaki başçavuşa alçak sesle: ''Biraz daha bekleyelim, vakit iyice geç olsun. Böylesi daha iyi!'' dedi. Artık ortalıkta, uğursuz baykuşların saçak altlarından gelen çığlıkları dışında hiç ses kalmamıştı. Sivil polisler ve jandarmalar, bahçe içindeki evin önünde bir süre daha beklediler. Oysa tüm kasaba gibi bu ev halkı da olacaklardan habersiz derin bir 'uykudaydı'!...
Atatürk resimli ev
İçlerinde koca burunlu, çatık kaşlı, orta yaşlarda olan sivil polis; elindeki kalaşnikofun namlusuyla kapıyı itti. Kapı kilitli olmadığından sessizce ardına kadar açıldı. Gece lambasının ışığı adamın yüzüne vuruyordu. Loş ışıkta bile odanın içi net bir biçimde görülüyordu. Pencere tarafındaki sedirin üstünde yaşlı, orta boylu, beyaz tenli bir kadın yatıyordu. Kadının ağzı açıktı, kolları iki yana düşmüştü. Zemindeki yer yataklarında da iki genç delikanlı yatıyordu. Yatanlardan biri Ertuğrul, diğeri ağabeyi Mustafa'ydı. Oda kapısının tam karşısındaki duvarda dandanlı bir saat, onun hemen yanında iki tane yavru kedinin olduğu tablonun her iki yanında, Ertuğrul'un ortaokul ve lisede aldığı takdirnameler asılıydı. Diğer duvarın önündeyse, yaklaşık elli-altmış yıllık işlemeli ceviz bir aynalı konsol vardı. Konsolun üzerinde de duvarda asılı büyük bir Atatürk portresi...
Sivil polislerden genç ve aşağıya sarkık bıyıklı olanı, gözlerini odada şöyle bir gezdirdi. Böyle bir manzarayla karşılaşacağını hiç ummazmış gibi yerde yatanlara bakıyordu.
'Polis!' diye bağırdı
Her şeyin kontrolleri altında olduğunu düşününce iyice rahatladı.
Gözlerini odada son bir kez daha gezdirdi. Tecrübesine dayanarak her şeyden emin olmak istiyordu sanki!... Operasyonu yönetmenin ve tecrübesinin verdiği güvenle arkadaşlarına dönerek 'evet' anlamında başını oynattı. Ardından genç bedenine uymayan kalın ve gür sesiyle, "Polis!..." diye bağırdı.
Ses önce mavi badanalı kerpiç duvarlarda, ardından aynalı konsolun üzerinde yankılandı. Sesi ilk duyan Sefide Hanım oldu. Ama sesi öylesine derinden duyuyordu ki yorgun bedeni hiçbir tepki göstermedi. Belki de rüya sandı. Hırıltısı bıçak keser gibi kesildi ve hafifçe sağına döndü. Sobada kalan birkaç köz parçası kerpiç odayı hamam gibi ısıtıyordu. Sefide Hanım'ın alnı boncuk boncuk terledi. Yorgun kollarını yastığının üzerinde birleştirdi. Yumulu gözlerinin kıpırtısından rüya gördüğü ve derin bir uykuda olduğu anlaşılıyordu.
'Allahım!.. Sen yardımcımız ol'
Yeniden "Polis!..." sesini duyunca, bu sesin rüya olmadığını anlayarak irkildi. Uykulu gözlerini araladı. Karşısında tanımadığı o adamları gördü. İlk fark ettiği şey, ellerindeki silahlardı! O an yüreği titredi! Neredeyse burun buruna olduğu kalaşnikofun namlusu yüreğinin titreyişlerini arttırıyor, canı ayaklarından yukarı doğru çekiliyordu! Artık odanın sıcaklığı bedenini ısıtmıyordu. Kanı çekildi, gözünün önüne pek çok şey geldi gitti. İki gün önce gördüğü, içinin çokça sıkılmasına sebep olan rüyasını anımsadı.
'İşte şimdi galiba rüyam gerçek oluyor' diye düşünürken dualar mırıldanıyordu: "Allahım!... Sen bizim yardımcımız ol..."
'Ertuğrul bu mu?'
Ne olduğunu anlamaya çalışan yaşlı kadının şaşkınlığı, bıyıkları sarkık sivil polisin hoşuna gidiyordu sanki. Yer yatağında yatan Ertuğrul'u göstererek: "Ertuğrul Çetinkaya bu mu?" diye sordu. Bu ses yaşlı kadına öyle emredici, öyle kaba, öyle korkunç geldi ki yüreğindeki tüm sevgi ile ve korkuyla oğluna baktı. İçinde bir şeyler parçalandı o an!
"Ne oluyor? Siz kimsiniz? Neden soruyorsunuz oğlumu? Gecenin üç buçuğunda neden arıyorsunuz evimi? Biz ne yaptık? Bu silahlar ne? Yanlış yere mi geldiniz?"
Art arda gelen bu soruları karşısındakilere soruyordu, ama cevaplarını aslında kendisi arıyordu! Sefide Hanım'ın dizlerinin bağı çözüldü... Kendini tutamayıp az kalsın yere düşecekti ki sedire zor dayandı ve sonunda oracığa öylece yığılıp kaldı. Bu, yaşlı bedenin yılların acılarına ve son yaşananlara isyanıydı!...
'Hadi kalk!'
Ertuğrul annesiyle göz göze geldi. Sefide Hanım donuk donuk bakıyordu. Ertuğrul hiçbir şey söyleyemedi.
Bu manzarayı, gri paltolu komiserin diğer polislere: "Arama tamamlandıysa gidelim" emri bozdu. Bu emrin ardından komiser, Ertuğrul'a döndü: "Ertuğrul, sen de bizimle geliyorsun, hadi kalk!"
Ertuğrul'un kollarına iki sivil polis girdi. Hava çok soğuk olduğu için Mustafa kendi deri ceketini kardeşine verdi. Verdi ki Ertuğrul sabaha kadar Emniyet'te üşümesindi!
Polisler kırdıkları kapıdan çıktılar. Ertuğrul'un önünde duran beyaz Renault'ya önce sağ kolundan tutan polis bindi. Sıra Ertuğrul'a geldiğinde, önce gözleri annesini aradı. Onun sapsarı kesilmiş yüzünü görünce çaresizlik içinde ancak "Üzülme anne..." diyebildi.
'Çığlık sessizliği yırttı'
Ağlamamak için hızla arabaya bindi. Polislere bu zevki tattırmak, ailesini ise daha fazla üzmek istemiyordu. Arabalar hızla karanlıkta kaybolurken, Sefide Hanım sessiz geceyi çığlıklarıyla yırttı. Bir süre sonra arabalar, sesleri hiç duyulmayacak kadar uzaklaştıklarında kasabadaki tek ses Sefide Hanım'ın feryadıydı...Tek tesellisi vardı artık: Yarın nasıl olsa Ertuğrul gelecekti!

YARIN: İşkence seansları