Ateş Manisa'ya düştü (2)

Ertuğrul'un aklına ilk 'Geceyarısı Ekspresi' filmi gelmişti...


Otomobiller, Endüstri Meslek Lisesi'nin karşısındaki Emniyet Müdürlüğü'nün önünde durdu. Ertuğrul buradan mezundu...

Emniyet'in dördüncü katında kıvırcık saçlı, iri biri, elleri arkadan bağlı Ertuğrul'u duvara çevirdi, gözleri bağlanacaktı.

Gözlerindeki siyah bezi çıkarmak istedi. Polis yumruklarken söylendi: "Bak sen o... çocuğuna... Demek direniyorsun ha!.."

Bir ara mehter dışında sesler duydu. Başını biraz kaldırdı; az ötesinde, ıslak betonun üzerinde çıplak ayaklar gördü...

Yazı Dizisi
Haber: HÜSEYİN KORKUT / Arşivi

Bir süre sonra şehrin ışıkları göründü. Arabalar Manisa Endüstri Meslek Lisesi'nin tam karşısındaki Manisa Emniyet Müdürlüğü'nün önünde durdu.
Ertuğrul, göğsünü yırtarcasına iç çekti. Mezun olduğu okulun karşısına böyle elleri bağlı, bir suçluymuş gibi getirileceği hiçbir zaman aklına gelmemişti. Sanki o anda öğretmenlerinin karşısındaydı. Sanki inkılâp tarihi hocası Ahmet Tülu'nun karşısındaydı. Ertuğrul kendini, tam bir Atatürkçü olan hocasının önünde düşününce, suçluymuşçasına utandı. Ama bu utancı uzun sürmedi. Çünkü nasıl olsa hocası Ahmet bey onu en sonunda anlayacak, suçsuz olduğunu öğrenecekti.
Mehter müziği
Sivil polisler yeniden Ertuğrul'un iki koluna girerek Emniyet Müdürlüğü'nün merdivenlerini hızlı adımlarla çıktılar. Giriş kapısındaki resmi üniformalı nöbetçi polis memuru Ertuğrul'a tiksintiyle bakarak kapıyı açtı. Ertuğrul ve diğerleri giriş kapısında fazla durmadan asansöre bindiler ve binanın dördüncü katına çıktılar. Onları dördüncü katın kapısında gür kıvırcık saçlı, iri cüsseli biri bekliyordu.
Elleri arkadan bağlı olan Ertuğrul'un yüzünü sert bir hareketle duvara döndürdü. Ertuğrul yolda yediği sert yumruklarla epeyce hırpalandığından, bu sert harekete hiç direnç gösteremeyip kafasını duvara çarptı. İri gövdeli sivil hiç aldırış etmeden Ertuğrul'un gözlerine siyah bir bez parçası bağlamak istedi. Ertuğrul adamın bu bez parçasını gözlerine bağlamak istemesine bir anlam veremedi: "Burada ifadem alınmayacak mıydı? Evde öyle söylememişler miydi? Peki, bu bez de ne oluyor? Ben ne yaptım ki?"
'Bak sen o...çocuğuna...!'
Ertuğrul, gözlerine bağlamaya çalıştıkları bezi çıkarmak istedi. Bu, o ana kadar polise ilk direnmesiydi! Bunun üzerine sivil, Ertuğrul'un boşluklarına koca göbeğini gererek bir-iki yumruk patlattı ve Ertuğrul'un arkadan bağlanmış sol kolunu kıvırdı. Diş gıcırtıları arasından söylendi:
"Bak sen o... çocuğuna... Demek direniyorsun ha!... Boşuna direnme aslanım, burada efelik sökmez! Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun lan piç!"
Ertuğrul konuşmuyordu. Polis yanıt alamayınca, Ertuğrul'u saçlarından tuttu ve kafasını bu kez de duvarda asılı duran teneke levhaya çarptı. Kısa bir süre bekledikten sonra iri cüsseli, kıvırcık, gür saçlı sivil polis siyah bez parçasını biraz gevşetip alnına doğru kaldırdı. Etrafı görmemesi için başını öğe doğru eğdi ve küfretmeye başladı: "Okusana... okusana lan g... smin piçi!"
'Terörle Mücadele Şubesi'
Ağzından güç bela "Okudum" lafı çıkabildi. Bunu, kafasını duvardaki teneke levhaya çarpan sivil polis de duymuştu, ama beklediği bu değilmiş gibi gülerek "Anlamadım" dedi. Yüzünde ve ses tonunda sahte bir yumuşama belirdi. Alaylı bir dille, az önce söylediğini yeniden tekrarladı:
"Anlamadııımmm... Bir şey mi dedin tatlı çocuk!"
Polis, 'tatlı çocuk' deyişi ve sırıtışıyla, Ertuğrul'a arpası önünden alınmış bir beygiri anımsattı.
Sivil polisin gülmesi bir anda kesildi ve "Sesli oku lan!" diye kükredi. Ertuğrul bu kez dediğini yaptı ve kesik kesik sesli okudu: "Terörle Mücadele Şubesi."
Sivil polis bu cevaptan sonra çok önemli bir iş başarmışçasına, havayı ciğerlerine doldurup göğsünü şişirdi. Siyah bez parçasını, Ertuğrul'un gözlerine sıkıca bağladı ve yanlardan dışarıyı görmemesi için bezle göz arasına pamuk sıkıştırdı. Gerçekten zifiri bir karanlıktaydı şimdi Ertuğrul ve gözlerine hiçbir yerden ışık gelmiyordu.
"Çabuk öğreniyorsun" dedi sivil polis, az önceki alaycı tavrıyla. Sonra onu arkasından içeri itti. Ertuğrul bir yerlere çarpma endişesiyle, bastığı yeri göremeden, yalpalayarak içeriye doğru yürüdü.
'Oyun oynamıyoruz'
Ertuğrul, arkasından itekleyen polisle birlikte bir masanın önünde durakladı. Gözleri bezle bağlı olduğu için göremediği, ama sesini duyduğu biri, ona bir şey söylüyordu: "Adın? Soyadın? Doğum yeri ve yılı?..."
Ertuğrul bu sorulara cevap verdikten sonra aynı ses, bu kez emredici bir şekilde: "Ceplerindekilerle birlikte saatini, kemerini, varsa ayakkabı bağını, yüzük, kolye, künyekısacası takılarının hepsini bir de şu cebindeki kalemi... Çıkar hepsini... Hadi çabuk ol sallanma! Burada oyun oynamıyoruz!"
Ertuğrul'un gözbağı az önce imza atarken gevşetildiğinden, gözlerine bir parça da olsa ışık girebilmişti. Hatta başı şimdi yere doğru eğik olduğu için ayakkabılarını bile görebiliyordu.
Mehter müziği
Bir ara mehter müziği dışında başka sesler de geldi kulaklarına. Yanılmış olmamak için bir süre kulak kabartıp dinledi... Yanılmamıştı. Meraklandı. Başını biraz yukarı kaldırdı; az ötesinde, ıslak betonun üzerinde çıplak ayaklar gördü. Korkuyla yutkunarak başını biraz daha yukarı kaldırdı. Gördükleri karşısında vücudu titredi, gözlerine inanamadı. Tam karşısında, ilk kez gördüğü birinin çırılçıplak bedeni duruyordu. Karşısındaki genç beden on altı-on yedi yaşlarında ve sırılsıklamdı; vücudundan sular damlıyordu. Soğuktan her yeri mosmor kesilmişti. Bir yandan titriyor, bir yandan zıplıyordu. Ertuğrul'un, gördükleri karşısında dili tutulmuştu. Karşısındakinin baldırlarına gitti gözleri, çizgiler halindeki yeşil morluklar, ayak bileklerindeki koyu kahverengi lekelerle aynı görünmüyordu. Gözlerini, utana sıkıla baldırlardan yukarıya kaldırdı. Şimdi tam önünü görüyordu. Daha fazla bakamadı, utancından kızardı. Gözlerini aniden aşağıya, ıslak betona indirdi, daha fazlasını görmek istemiyordu!
'Soyun!'
Kendilerine doğru yaklaşan birilerinin yüksek sesle konuştuklarını, mehter müziğinin gürültüsü içinde ancak duyabildi.
''Tamam bu hazır!...'' dedi biri diğerine, Ertuğrul'un omzundan tutarak... Ertuğrul bu sesi tanıyordu; buraya ilk geldiğinde kapıda onları karşılayan ve kafasını tenekeye çarpan kişiydi. Aynı ses bu kez emredercesine: ''Ayağa kalk!...'' dedi.
Ertuğrul daha ayağa kalkmadan, polis kollarından tutup kaldırdı ve iteleyerek başka bir odaya götürdü.
Mehter müziğinin sesi odaya artık daha derinden geliyordu. İçlerinden biri, Ertuğrul'un kulağına sokuldu ve "Soyun!" diye bağırdı.
'Ulan Allahsızlar!'
Üç yıl önce izleyemediği, ama çokça eleştirilerini okuduğu 'Geceyarısı Ekspresi' filminin yönetmenine kızmıştı, "Türkiye ve Türk düşmanı" diye. O ana kadar filmin sadece Türkiye'yi karalamak için yapıldığını düşünüyordu. Oysa şimdi kendisi gözaltındaydı, üstelik bir yabancı değil, Türk vatandaşı olarak... Demek ki!..
"Pis komünist, şu kıllara bak" diyerek küfür etmeye başladı. Bir başkası: "Oğlum ne kapatıyorsun s... ni? Aynısı bizde de yok mu?" diyerek gülmeye devam etti.
"Bize utanıyormuş numaraları yapmayı bırak çocuk! Biz sizin ne mal olduğunuzu biliriz!" dedi bir başka ses ve kahkahalar bu kez öfkeye dönüştü: "Hem ulan Allahsızlar! Siz utanmayı ne zaman öğrendiniz ki?"
'Bu düpedüz işkence'
"Bırak şunla muhabbeti de işimize bakalım!" dedi bir diğer ses. "İş mi!" diye düşündü Ertuğrul. "Bu düpedüz işkence... Lanet olsun! Ben neredeyim?... Burası neresi?... Ben hangi ülkedeyim?..."
Ertuğrul'un elleri hâlâ cinsel organının üzerindeydi. Sivillerden biri, cinsel organının üzerindeki ellerinin üzerine sert bir metal çubukla vurarak: "Çek ulan ellerini s...nin üzerinden" diye bağırdı.

* * * * *
Karakolda akla gelen 'Geceyarısı Ekspresi'
Roman kahramanı Ertuğrul'un karakolda aklına gelen film 'Geceyarısı Ekspresi' 1975 yılında İmralı Cezaevi'nden kaçan William 'Billy' Hayes'in otobiyografik kitabının ismiydi. Kitabı Oliver Stone senaryolaştırdı. Yönetmenliğini Alan Parker'ın yaptığı filmin çekimleri 1978'de bitti. Aynı yıl gösterime giren film uyuşturucu kaçakçılığından mahkûm bir ABD'linin Türk hapishanelerinde gördüğü işkenceyi konu alıyordu. Gösterime girmeden önce Türkiye tarafından protesto edilen 'Geceyarısı Ekspresi' 1979 Akademi Ödülleri'ne altı dalda aday oldu. En iyi özgün müzik dalında Giorgio Moroder ve en iyi uyarlama senaryo dalında Oliver Stone Oscar kazandı. Filmin gerçek kahramanı Hayes daha sonra başından geçen olayların filmin senaristleri tarafından abartıldığını söyledi.

* * * * *
Bir milletvekili işkenceye tanık oluyor
Dönemin İzmir Milletvekili Sabri Ergül, Manisalı gençlerin kamuoyunun gündemine gelmesinde büyük rol oynadı.

Sabri bey ve Safiye hanım içerideki çocukların işkence gördüğünü zaten biliyorlardı! Ancak çocukların ailelerine henüz bunu anlatmak; Emniyet Müdürlüğü'nün dördüncü katında gördüklerini şimdi tüm çıplaklığı ile onlarla paylaşmak, aileleri perişan etmek istemiyorlardı. Basın yoluyla anlatacaktı görüşlerini. Bazı aileler olayın daha da büyümesini çocuklarının isimlerinin basın ve TV'ler yoluyla duyurulmasını istemiyor, hatta çocuklarının bırakılacağını düşünüyorlardı. Ancak olaylar öyle gelişeceğe benzemiyordu.
İzmir'den Manisa'ya geldikleri gece Safiye hanım ve Sabri bey Emniyet Müdürlüğü'nün karşısında arabalarının içinde beklerken bir çocuğun bir Renault'ya bindirildiğini gördüler. Hemen beyaz Renault'yu takibe aldılar.
Araba yönünü Manisa Devlet Hastanesi'ne çevirdi ve Manisa Devlet Hastanesi Acil Servisi'nde durdu.
Gencin ellerinde kelepçe yoktu. Yorgun ve korkunç görünüyor, titriyordu. Sabri bey hızlı adımlarla gence yaklaştı ve "Sen içeride işkence mi gördün evladım?" diye sordu. Genç çocuk, bu tanımadığı adama hiçbir şey söyleyemedi. Sabri beye bakıyor, ama onu görmüyor gibiydi. Sabri bey onun kör olabileceğini düşündü. Genci hastane içinde bir odaya götürdüler. İki sivil polis gencin kollarından tutarak odaya girmişlerdi ve dışarı çıkmıyorlardı. Arkalarında kalan Sabri bey sinirlendi, içeriye girip kendini kadın doktora tanıttıktan sonra polislerin dışarıya çıkarılması gerektiğini söyledi.
Sabri bey gence yaklaşarak şunları söyledi. "Bak evladım, ben İzmir Milletvekiliyim. Gözaltında sana ya da başka arkadaşlarına kötü muamele veya işkence yapıyorlar mı?
Beni görmüyor olabilirsin, ama cevap ver lütfen." Genç, adamın yüzüne baktı. Bir şeyler söylemek istedi, ama sonradan vazgeçti. "Ya sen de o 'iyi' polislerden birisiysen" diye düşündü; "İzmir Milletvekili olduğunu nereden bileyim senin?"

* * * * *
İşkence altında çığlık atarken odadan kahkaha yükseliyordu
Sanki vücudunun her noktasına ısırgan otu sürülüyor, milyonlarca akrep tarafından sokuluyordu

Ertuğrul'un başından başlayarak bütün vücuduna soğuk bir sıvı döktüler. Ertuğrul'un vücudu korkuyla kasıldı. Kıpırdamaya, sağa sola hareket etmeye çalıştıysa da başaramadı. Mengene gibi sımsıkı tutuyorlardı. Vücuduna dökülen sıvı asit değildi; çünkü ne bir yanma hissi vardı ne de adamın söylediği gibi etleri parça parça dökülmüştü. Sadece soğuktan titriyor ve korkuyordu...
Ertuğrul'un kötünün kötüsünün asıl bundan sonra başlayacağını öğrenmesi uzun sürmedi!
Sağ ayak başparmağına bir şeyler bağladılar ve ardından vücuduna bir metal parçası değdirildi. Metal göğsüne, göbeğine, kasıklarına, dizkapaklarına ve oradan ayaklarına kadar vücudunun her tarafında ayrı ayrı gezdiriliyordu. Bu metal parçası vücuduna her değdiğinde, kor bir ateş parçası değmiş gibi titreyerek kasılıyor, vücudu olduğu yerde zıplıyordu. Ertuğrul'un boğazını yırtarcasına bağırışlarına, adamların kahkahalarıyla küfürleri karışıyordu.
Ertuğrul'un bedeninde hissettiği bu acı öyle bir acıydı ki yukarı aşağı sıçrayan iri bedenini dört-beş kişi zar zor tutabiliyordu. Sanki vücudunun her noktasına ısırgan otları sürülüyor ya da teninde dolaşan milyonlarca akrep tarafından sokuluyordu!
Hele bir de yüzüne değmesi yok muydu o metal çubuğun!... Beyni oyuluyordu!... Yüzü bir felçlinin yüzü gibi kasılıyordu. Yapabildiği tek şey bağırmaktı. O bağırdıkça mehter müziğinin sesi daha da yükseliyordu.
Ölümü düşünmek
Bir ara soğuk metal çubuk meme uçlarına değdirildiğinde, soluk alıp vermesinin zorlaştığını hissetti. Ayaklarını hissetmiyordu. Telaşlandı ve parmaklarını oynatmaya çalıştı. Ama başaramadı! Metal çubuk bu kez penisine değdirildi. Bedeni çıldırmışçasına birkaç kez yukarıya fırladı. O an ilk kez öleceğini düşündü.
Ona çok uzun gelen, ama aslında kısa bir zaman geçti. İşkence seansının bittiğini sandı.
Bu yanılması, kadifemsi bir bez parçasının cinsel organına ve hayalarına değdiği ana kadar sürdü.
Bezi göremiyor, ama cinsel organında hissediyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gücünün kalan son damlasıyla kıpırdanmaya, sağa sola yuvarlanmaya çalıştı... Yararı olmadı! Cinsel bölgesinde duran bez hayalarını sıkmaya başladı. Bir ara hayalarının patladığını sandı. Sanki binlerce suyolu bir anda bacaklarının arasından akmıştı! Korkusu şimdi daha da büyümüştü. 'Acaba erkekliğim mi gitti?' diye düşündü. Hayalarını sıkan adamın yüzünü tekrar gördü. Adam hırsından ve ona duyduğu anlamsız kinden alt dudağını ısırıyor, deyim yerindeyse hayalarını 'yoğuruyordu'.
Bu, insanın insana neler yapabileceğinin en korkunç tecrübesi oldu Ertuğrul için!... Dayanılmaz bir acıyla öyle bir çığlık attı ki sesi dışarıdan duyuldu. Son kez hayalarına elektrik verilmişti.
Pelte gibi
Ne kadar zaman geçtiğini, ne olduğunu anlamaya çalışırken kendini bir banyoda buldu. Ayağa kalkmaya çalışıyordu ki yukarıdan tepesine soğuk ve tazyikli su boşaldı. Nefes alamıyordu. Yaşadığı termal şokun etkisiyle, boğazı ardı ardına kasıldı ve kontrolü dışında hıçkırmaya başladı. Tüm bedeni zangır-zangır titriyordu. Kasılmaları, tepesine boşalan soğuk suyun durmasıyla kesildi. Boğuluyor gibiydi... Ayakuçlarından başlayan, tüm vücudunu santim-santim saran tatlı bir uyuşukluk ve sıcaklık, bütün ağrılarını bıçak keser gibi kesti. Uyuşma başına kadar ulaştığında, gözkapakları usulca kapandı ve pelte gibi titreyen bedeni olduğu yere yığılıp kaldı. Banyonun karşısındaki hücrede bulunan biri, bu sesleri duyunca parmaklıklardan banyoya doğru baktı. Baygın genci gördü. 'Bana yapılan işkenceden daha fazlası mı yapıldı acaba?' diye düşündü. O anda koridorun sonundaki kapının açıldığını duyar duymaz, hücre kapısından geri çekildi.
"Ne oluyor? Nesi var bunun?"
Bu soruya, oldukça rahat bir karşılık geldi: "Bilmiyorum Toprak..."
"Sorgu odasından sonra buraya getirmemizle yığılması bir oldu!"
Bunu söyleyen adam o kadar sıradan ve o kadar rahat konuşuyordu ki soruları soran adam da aynı rahatlıkla: "Önemli bir şeyi yok" dedi. Bunu, Ertuğrul'un bileklerini başparmağıyla yokladıktan sonra söylemişti! Sonra elindeki şişeyi diğerine uzattı. "Şunu burnuna koklatırsanız kendine gelir, birazdan ayılır... Sadece bayılmış" diyerek hücre kapısından tam ayrılacakken sonradan anımsadığı bir şeyi de ekledi: "Ayılınca mutlaka su içmek isteyecektir, kesinlikle ne olursa olsun vermeyeceksiniz. Yirmi dört saat geçmeden olmaz. Bana kalırsa, o... ç...na hiç vermeyin diyeceğim ama..." bunu dudaklarını büzerek, sinirle söyledi.
"Ha... Sahi bu elektrikten sonra böyle olmuştu değil mi?" diye sordu.
"Evet, ondan sonra bayıldı."
"Tamam, işte onun için söylüyorum. Daha fazla problem olmasın başımıza! Ayılıncaya kadar da biriniz hücrenin önünde kalın, arada şu pamukla şişedekinden koklatın, ayılınca haber verin. Hadi size kolay gelsin!..."

YARIN: 'Senin gibilerin kökünü kazıyacağız!'