Ateş Manisa'ya düştü (3)

Polis sordu: 'Ulan piç, o milletvekili bozuntusunu nereden tanıyorsun?'

Asansörle yukarıya çıkarken bir sivil, Ertuğrul'a "Bayılman numaraydı, oğlum burada numara sökmez! Bu ülkede, sen ve senin gibilerin kökünü kazıyacağız" dedi.
Siviller aralarında 'Kürşat', 'Toprak' gibi takma isimler kullanıyorlardı. Ertuğrul, 'Yine birini elektrikten geçirdiler' diye düşündü.
Adliye yürüyerek iki-üç dakikaydı; oysa zırhlı araç on-on beş dakikadır ilerliyordu. Ertuğrul DGM'ye götürüldüklerini anlayınca, 'Devletin güvenliğini sarsacak ne yaptık acaba!' diye düşündü!

Yazı dizisi
Haber: HÜSEYİN KORKUT / Arşivi

Ertuğrul ayakta zor duruyordu, siviller yine koluna girerek arabaya bindirdi. Bu kez onları takip eden Sabri Bey'in arabasını atlatmayı başararak genci Manisa Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi'ne götürdüler.
Acil serviste, Ertuğrul'un gözaltında bayıldığını, burada bir şeyler yapıp yapamayacaklarını sordular. Nöbetçi doktor, hastanın 'çok korktuğunu ve kült durumuna geldiğini, şimdilik ancak sakinleştirici verebileceğini' söyleyerek kalçasından iğne vurdu.
İki sivil polis genci kollarına girerek arabaya bindirdi. Arabanın önünde oturan, ama arabayı kullanmayan bir sivil, "Bize numara mı yapıyorsun ulan!..." diyerek gencin saçlarını çekti. Araba hastanenin acil servisinden çıkarken içlerinden biri, genç çocuğun başını arkaya çevirerek "Ulan o... ç... piç, o milletvekili bozuntusunu nereden tanıyorsun?" diye sordu tok bir sesle...
'Numaraydı'
Asansörle yukarıya, dördüncü kata çıkarken bir sivil, Ertuğrul'a "Senin bayılman da numaraydı, oğlum burada numara sökmez! Hepinizin sonu aynı
olacak, göreceksin. Bu ülkede sen ve senin gibilerin kökünü kazıyacağız" dedi. Bunları söylerken oldukça öfkeli ve bir o kadar da inançlı görünüyordu. Polisler, yaptıkları bunca şeyi 'ülkeleri' adına yapıyorlardı!
Kaç kız vardı aralarında, kaç erkek, toplam kaç kişiydiler?
Sonra "Zıpla, hadi durma yerinde zıpla!" diye bir ses duydu. Bu Kürşat'ın sesiydi. Siviller aralarında 'Kürşat', 'Toprak' gibi takma isimler kullanıyorlardı... Ertuğrul, "Yine birini elektrikten geçirdiler" diye düşündü.
Aynı korkuyu hissetti. Zaten en acısı, sıranın ne zaman kendisine geleceği düşüncesiydi!
Getirildikten yaklaşık beş saat sonra, "Bu hazırdır!" dedi biri. Bu, tanıdığı bir ses değildi. Neye hazır olduğunu biliyordu: İşkenceye!
'Paralı eğitime hayır ha!'
"Söyleyin bakalım duvarlara 'paralı eğitime hayır' sloganını hanginiz yazdı? Sen yazdın, bu da gözcülük yaptı ya da (Ertuğrul'a dönerek) sen yazdın, diğeri gözcülük yaptı; hangisi doğru" diye sordu.
"Biz yazmadık" diye cılız bir cümle dolaştı, kimden çıktığı belli belirsiz.
Kürşat'ın yanak kasları, kaşları ve ince dudakları sırıtıyor mu, kasılıp sinirleniyor mu ayırt edilemiyor; yarı alaycı, yarı ciddi bir sesle:
"Sen onu geçeceksin. Sen şimdi bize yazıları neyle yazdın, onu söyleyeceksin" diye söyleniyordu.
"Yağlıboyayla" dedi Ertuğrul.. Kürşat bıyıkaltı gülüşünden takındı ve Olmadı" yanıtını verdi.
Ertuğrul'un kafasında 'Nasıl olsa yazmadığımız mahkemede ortaya çıkacak, hiç değilse Zeynep'e daha fazla zarar vermesin bu şerefsizler' düşüncesi dolaştı ve "Plastik boya" dedi. Kürşat "Dalga mı geçiyorsun lan?" diyerek kükredi.
"Kireçle... kalemle... kurukalemle... mürekkeple..."
Ertuğrul bunları sayarken Kürşat'ın 'Hayırı bu da değil' anlamında kaşları yukarıya her kalktığında o an aklına gelenleri daha fazla saymaya devam edecekti ki...
"Tamam, yeter!" dedi Kürşat.
"Oğlum, pastel boya kalemiyle yazmadınız mı? Neden hatırlamıyor numarası yapıyorsunuz?"
"Evet, pastel boya kalemiyle yazdım!"
"Güzel! Peki, tren vagonuna yazıyı neyle yazdınız? Hani şu 'Selin sorumlusu devlettir!' olanı?"
"Pastel boya kalemi..."
Ertuğrul'un verdiği bu cevap ağzından çıktığı anda yanındaki sivil polis bacaklarına copu vurdu. Kürşat, vuran sivil polisin omzuna sağ elini koydu ve "Bir dakika! Genci korkutuyorsun. O yalan söylemiyor! Bak zaten yazmış ama neyle yazdığını hatırlamıyor sadece!" dedi ve Ertuğrul'a dönerek, "Tren vagonuna kiremitle yazdın, doğru mu?" diyerek onaylatmaya çalıştı.
"Evet, kiremitle yazdım!" dedi Ertuğrul.
"Yazdım değil, yazdınız! Başka kimler vardı?"
Kürşat'ın güldüğü artık iyice belli oluyordu.
'Kahrolsun faşizm'
Karanlık köşedeki masadan farklı bir ses de "Onlar şimdi içeriye girecek ve birlikte yaptıklarınızı anlatacaklar, ancak sizin burada olduğunuzu bilmeyecekler, ses çıkartmadan dinleyeceksiniz" dedi.
Kürşat, sorgu odasına giren gençlere sorular yöneltmeye başladı. Gençler, bitkin, saçları dağınık, vücutları sırılsıklam ve elleri cinsel organlarının üzerinde sorulara cevap veriyorlardı.
"Kahrolsun faşizm! kimin sloganı?"
"Benim!"
"Karıştırma! Senin değil tabii, ama sen yazdın!"
"Ben yazdım!"
"Kimin?"
"Sosyalistlerin..."
"Öyle de kim onlar?"
"Biz!..."
"Siz kimsiniz?"
"Arkadaşlar, Manisa'daki arkadaşlarımız..."
"Onu biliyoruz! Siz kimsiniz?"
Zifiri karanlıkta
Karşılıklı konuşma bir süre böyle devam etti. Ertuğrul, Kürşat'ın "Çıkarın bu pis komünisti dışarı!" dediğini duydu. Kınından çıkmış bir bıçak iliklerine kadar saplanmıştı sanki...
Sorgu odasına mı yoksa başka yere mi götürüyorlar bilmiyordu, bilmek de istemiyordu; ne fark ederdi ki? Onun için hiçbir şeyin önemi kalmamıştı artık.
Götürdükleri yer karanlık ve yine tek kişilik hücreydi. Bir duvarında 130 cm boyunda tahta bir kanepe, kanepenin üzerinde nemli ve leş gibi kokan bir battaniye vardı. Demir kapının mazgalı kapanınca Ertuğrul zifiri karanlıkta kalmıştı. Tıpkı içi karanlığa gömüldüğü gibi!...
Ne kadar bitkin ve kafası karışık da olsa uyumak istiyordu; yine aklındaki binbir soruyla bir türlü sığmadığı boyundan kısa kanepeye dizlerini karnına çekerek kıvrıldı.
'Ha gayret!'
Hadi yüreğim ha gayret
Hele sıkı dur hele sabret
Başını eğme dik tut
Bu bir rüyaydı farz et...
Sertap Erener bu şarkıyı muhtemelen bir aşk öyküsü üzerine söylüyordu. Ertuğrul da bu zamana kadar yaşadığı ya da yaşamak istediği 'aşk'ları için dinlemişti. Şimdi kulaklarında bu şarkı vardı, ama rüya farz etmeye çalıştığı 'aşk acısı' değil, işkencenin yakıcılığıydı!...
Mahkemeye
"Hadi herkes uyansın..." dedi sivil polis, elindeki copu mazgallara vurarak...
Ertuğrul işkence evinde de olsa ilk kez uykusunu tam almıştı ve az önce gördüklerinin rüya olduğunu anladı. Derin derin iç çekti. Burada bu işkencehanede on bir gece, on iki gün kalmışlardı ve bu sabah mahkeme önüne çıkarılacaklarını biliyordu. Zaten bu yüzden, dün ve bu gece doğru düzgün uyumalarına izin verilmişti!
Sabahın ilk saatleriydi. Gençleri, elleri önde kelepçeli, zırhlı bir araca sıra- sıra bindirdiler.
Gençlerin hemen hepsi Manisa Adliyesi'ne çıkarılacaklarını düşünüyorlardı. Emniyet binası ile adliye arası yürüyerek bile iki-üç dakikaydı; oysa zırhlı araç on-on beş dakikadır ilerliyordu. Gençler, İzmir'deki DGM'ye götürülüyorlardı. Ertuğrul DGM'ye götürüldüklerini anlayınca, "Devletin güvenliğini sarsacak ne yaptık acaba!" diye düşünmekten kendini alamadı!
'Devletin güvenliğini benim Ertuğrul'um mu bozmuş?'
Ertuğrul'un küçük dayısı Posta ve Yeni Asır gazeteleriyle ablasına gidiyordu. Dayı bu; o da üzülmüştür okuduktan sonra gazeteleri, ama bizim milletimiz koyun gibidir. Korkar; olayın kendisine de bulaşmaması için pür dikkat başını kuma sokar:
-Hoş geldin kardaşım, geçsene içeri... Hava da soğuk, süt kaynatmıştım,
içeriz birlikte.
-Yok, aba oturmaya gelmedim! Sana söyleyeceklerim var. Geçeyim bir yaka da anlatayım sana. Bak aba elimde iki gazete var. İki gazetede de Ertuğrul'un fotoğrafı var. Neler olmuş neler...
-Ne yazıyor Çetin? Ne yapmış çocuklar?
-Daha ne yapsınlar aba! Devlete karşı gelmişler! Teröristlerle birlik olmuşlar, onun için de işkence görmüşler! Bu sabah da bizim Bayram'dan duydum; İzmir DGM'ye götürülmüşler...
-DGM ne ki?
-Devlet Güvenlik Mahkemesi; yani teröristlerin yargılandığı mahkeme!
-Devletimizin güvenliğini benim Ertuğrul'um mu bozmuş? Gazeteciler uydurmuştur; bilirsin onlar pireyi deve yaparlar. Babası bari yaşasaydı, koşardı peşinden...
Çetin, ablasının sözünü hemen oracıkta kesti; -Biz de koşardık aba, ama devlet 'kırmızı kalem' çekmiş üzerlerine bir kere! Ne yapsan boşuna...
-Yok! dedi ağlamaklı bir sesle Sefide Ana, 'Allah yardımcımız olsun kardaşım; demek devlet kırmızı kalemi çekmiş kuzuma; olsun, Allah çekmesin kırmızı kalemi bize!'

  • YARIN: Cezaevinde barikat