Ateş Manisa'ya düştü (5)

Manisa davasında ilk verilen beraat kararı, Radikal'in manşetinden duyurulmuştu...


CHP'nin o dönem Manisa Milletvekili olan Sabri Ergün, Emniyet Müdürlüğü'nün kapısına, 'Bu işyerinde işkence vardır' dövizini astı. Nöbetçi polisler yazıyı indiremedi.

Ergül, karakolda gördüklerini şöyle anlatıyordu: "Büyük bir kapıdan geçtim. Mehter müziği başlamıştı. Asıl çığlık seslerinin geldiği odaya daldım."

"Kapıyı açtım. Gözleri bağlı iki kız ve iki erkek çırılçıplaktı. İçerideki iki üç kişi, kapıyı kapatmaya çalıştı." İşkenceler, hepsinde çeşitli hastalıklara yol açacaktı.

Yazı Dizisi
Haber: HÜSEYİN KORKUT / Arşivi

Sabri bey arabasından çıkar çıkmaz, Manisa Emniyet Müdürlüğü kapısına doğru ilerledi. Hiçbir şey söylemedi. Kapının önüne geldiğinde elindeki çantadan 'BU İŞYERİNDE İŞKENCE VARDIR!' yazılı bir döviz çıkardı ve Emniyet Müdürlüğü'nün kapısına astı. Bir süre kapının önünde durdu. Nöbet tutan polisler Sabri beyin yanında dövizi indiremedi.
'Sorguda elimizde kalıyorlar'
Sabri Ergül, Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu'ndaki ifadesinde yaşadığı olayları şöyle anlattı: "Aileler çocuklarına bir kötü muamele olmasından endişe duyuyorlar. Bu tutumunuzdan dolayı ben de aynı endişeyi duyabilirim. Bunun için lütfen çocukları yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüştürünüz' dedim.
Nazmi Aydoğan bana hitaben;
'Beyefendi bizim bu çocuklara fazla bir şey yapmamıza gerek yok; zaten bunlar konuşuyorlar, her şeyi anlatıyorlar, biz sorgulama konusunda tecrübeliyiz. Bunlar bizim için kolay iş, biz esas Hizbullahçıları sorgularken sıkıntı çekiyoruz. Ben doğuda, Bingöl'de görev yaptım. Hizbullahçılar suçlarını itiraf ederlerse; örgütleri hakkında bilgi verirlerse doğrudan cehenneme gideceklerine inandıkları için konuşmuyorlar ve asıl onlar sorguda elimizde kalıyorlar' dedi.
Bir çığlık sesi
Çok kısa bir süre, belki birkaç dakika Nazmi Aydoğan'ın odasında bekliyorduk ki karşıdan bir çığlık sesi ardından ve derinden peşi sıra çığlık sesleri geldi. Koridora açılan büyük bir kapıdan geçtim, zaten o anda mehter müziğini andıran bir müzik yayını başlamıştı.
O kapıdan girdikten sonra uzun bir koridor, içinde sağlı sollu banklar, banklarda oturan gözleri bağlı çocuklar ve çocukların önünde yerde yatan çıplak ve gözleri bağlı bir erkek çocuğunu bir an gördüm.
Bu koridor üzerinde solda ikinci kapı olan; asıl çığlık seslerinin geldiği odaya daldım ve kapıyı tam açtım; o anda odada gözleri bağlı ikisi kız ikisi erkek olan kişileri çırılçıplak vaziyette gördüm.
Kızların yaşları genç kız düzeyindeydi ve ikisinin saçları uzundu. Erkeklerden birisi oturuyor birisi ayaktaydı. Yerde olan kızın başında üç-dört kişi, diğerlerinin yanında da iki üç kişi olmak üzere o odada beş altı sivil giyimli kişi gördüm.
Odaya girdiğim anda gördüğüm bu manzara karşısında şok olmuştum.
Bir anda kapıda hayretle durduktan sonra tam çocukların yanına; odanın içine girecektim ki içeridekilerden iki-üç tanesi kapıya hızla geldiler; önüme geçtiler.
O anda kapıyı kapatmaya çalıştılar. Kısa bir süre kapıda içeridekilerle aramızda kapıyı açma-kapama, içeri girme-sokmama konusunda karşılıklı kapıyı zorlama oldu!
'Sırtta yeşil leke'
Saat 19.00'a geliyordu, hava kararmıştı. Ben süratle yanımda avukat Safiye Atmaca, CHP Merkezi ilçe ve il örgütünden görevli partililer ve Tabip Odası Başkanı ile birlikte Manisa Devlet Hastanesi'ne gittik.
Ben doktora hitaben kendimi tanıttım ve 'Bakınız muayeneyi polisin bulunduğu bir ortamda yapıyorsunuz. Sağlık Bakanlığı Genelgeleri ve mevzuat gereğince bu tür vakalarda, gözaltındaki sanığın yalnız başına, yanında polis olmaksızın ve soyulup vücudu incelenerek muayenesinin yapılması gerekir.
Bunların hiçbirinin olmadığını görüyoruz. Şimdi lütfen ben dışarıya çıkıyorum, buradaki polis de dışarıya çıksın ve siz görevinizi usulüne uygun yapınız ve çocuğu yalnız başına; soyarak, gereği şekilde muayene ediniz ve raporunuzu veriniz' dedim ve odadan çıktım.
Tabip Odası Başkanı Osman bey ve diğerleri de tanıktır.
Hatta Osman bey meslektaşları olan doktorlardan dışarıda bulunan ve uzman olduğunu sandığım birkaç kişiye; 'Bakanlık ve biz bunları tamim ettik, muayenelerin polis olmadan soyularak yapılması lazım hatta gerekli bulunursa sanığı uzman hekimin de görmesi Bakanlık mevzuatında var. Ayrıca, muayenelerin Adli Tabip Formlarına muhakkak işlenmesi gerekiyor' dedi.
Sonradan, dosyada raporlarını tetkik ettiğimde gördüm ki doktor; Mehmet Kaya'yla ilgili raporunu, polisin sevk kâğıdının altına şerh düşerek vermiş ancak uyarımız üzerine soyarak yaptığı ikinci muayeneden sonra raporuna ek olarak Mehmet Kaya'ya da 78 cm. ebadında, sırtta yeşil renkli ekimotik leke bulgusu yazmış.
Hepsinde hastalıklar
Binada ve savcılıkta gördüklerim şunlardı; Şimdi görsem tanıyabileceğim ve Terörle Mücadele Şubesi'nde işkence yapılan odada gördüğüm polisler ve diğer sivil polisler, çocukların her birini bir salonda ayrı-ayrı oturtmuşlardı ve konuşmalarına imkân vermeden başlarına polis dikilmişti.
Savcı beyin oda kapısının dışında; içeridekileri duyma gayreti içerisinde ve kulaklarını aralık duran prefabrik ahşap savcılık kapısına dayamış olan iki sivil polis vardı.
Bir hukukçu olarak polislerin adliyede, ifade aşamasında bile sanıklara baskı yaptıkları ve yönlendirdikleri izlenimini edindim.
Daha önce sayın başkana verdiğim ve kamuoyuna açıkladığım, ayrıca sayın savcılığınıza da gönderdiğim; gözaltındaki sanıkların yazılı anlatımlarına, ifadelerine, hayatın akışına uygun olan; sanıkların gözaltında kötü muamele ve işkence sonucu fenalaşarak hastane sevklerine ve orada tedavi olduklarına dair polisçe 'gizlenen' hastane kayıtlarını ve belgelerini kamuoyuna açıkladım.
Bu yapılan işkenceler sonucu; hemen hepsinde hastalıklar meydana geldiğini; kulak deformasyonu, kulak zarı delikliği, ciğerler ve böbreklerde iltihaplanma, kas ağrıları ve kasılmalar, tüberküloz olduklarını, bu hastalıklara yakalandıklarını ilaç ve hastane tedavisi gördüklerini olayı bugüne kadar izlemem sonucunda tespit ettim."

* * * * *
'Sakla gözyaşını, sakın akmasın'
Tahliye kararından sonre cezaevine geldiğinde bir ses yükseldi:
"Yoldaşlar! Bugün bizim için çok önemli ve güzel bir gün. İki yoldaşımızın daha zindanlardan çıkışını ateş yakıp etrafında halay çekerek kutlayacağız."
Ateş bir anda kocaman oldu. Biri Ertuğrul'un eline bir mendil vererek halayın başını çekmesini söyledi.
Kara günler dert açanda gönlüne
Derde derman zor bulunur ellerde
Sakla gözyaşın, sakın akmasın
Dost bağında bir gül ol ki düşman ağlasın
...
Halaylar kur dağlar boyu
Kondular sokaklar boyu
Eller katılsın coşkuna
Haydi kol kola hey!
Haydi kol kola.
...
Çifte mutluluk
Ertuğrul, Mükerrem ablasına gittikleri o gece mutluluğun en büyüğünü yaşıyordu. Annesinin yanında ve özgür olmak ona çifte mutluluk yaşatıyordu. Utanmasa, annesinin koynunda uyuyacaktı o gece. Defalarca annesini öptü, kokusunu içine çekti. Uykusu gelmiyordu bir türlü. Gözlerini kapatmaya da korkuyordu... İşte yine başlıyordu içindeki Ertuğrul konuşmaya!
"Ne olursa olsun gözlerimi kapadım, açmayacağım. Kendimden kaçmayacağım. Yarını değil bu anı yaşayacağım!..."
Ne kadar zaman geçti bilmiyor, yarın ne olacak kestiremiyordu... İçindeki 'ben'i itirazsız dinliyordu... Gözkapakları ağırlaştı artık, istese de açamayacaktı... Uykusu mu derindi?... Yattığı yer mi serindi?... Önemi kalmadı uykuya dalınca... Başından fikirlerini salınca... İşte böylece daldı uykuya.
'Neşeli olmayı başarabilir miyim? Kendim mi olsam daha iyi yoksa maskelesem mi yüzümü? Umarım işkence hakkında bir şey sormaz kimse... Ya cop olayını duydularsa? Nasıl bakacağım yüzlerine? Benim aslında 'ben' olmadığımı öğrenecekler mi?'
Ertuğrul TİHV'ye sık-sık gitmeye başladı. Vakfın çalışanlarıyla arasında ağabey, abla, kardeş ilişkisi olmuştu. Yalnız Alp Bey ile görüşmelerinde her zaman araya mesafe koyuyordu. Onu bir psikiyatrist olarak değil bir ağabey gibi gördüğü için gözaltında yaşadıklarının hepsini anlatamıyor, sıkılıyordu.
Üç ay cezaevinde, üç ay da dışarıda geçmişti. Yani işkenceye maruz kalışlarının altıncı ayı dolmuş, ama hâlâ polisler hakkında işkence yaptıkları 'iddiası'yla bir dava açılamamıştı!
Bu gerçek her aklına geldiğinde 'bu ülkede yargının bağımsızlığına inancı' zedeleniyor, ama yine de basına ya da herhangi bir yere bu fikrini söylemek istemiyordu.
İsyan
'Dosya güvenlik nedeniyle nakil incelemesi için Adalet Bakanlığı'nda bulunduğundan, ilk duruşma 21 Ağustos 1996 tarihine ertelenmiştir.'
Bu, avukatların beklemedikleri bir durumdu. Ertuğrul içinse tam bir şok... İsyanını basının önünde yapmaya kalkıştı, ancak avukatlar ve Sabri bey ona engel oldu. Öfkesini içine akıtan Ertuğrul, CHP il binasına koştu ve tuvalette dakikalarca ağladı...

* * * * *
Tahliye sonrası feryat: Götürmeyin kızımı
Manisa davasında duruşma günüydü. Duruşma salonunun önünde pek çok sanatçı destek için toplanmıştı. Yılmaz Erdoğan'ın bir yanında Demet Akbağ, bir yanında Türkan Şoray vardı. Katılan sanatçılardan görülebilen şunlardı:
Edip Akbayram, Mahsun Kırmızıgül, Ferhat Tunç, Menderes Samancılar, Settar Tanrıöğen, Sinan Bengier, Serhat Özcan, Onur Akın, Bican Günalan, Cem Akgün, Suavi, Olgun Şimşek, Cahit Taş, Deniz Erdoğan, Caner Akkaya, Emine Şans, Umar, Deniz Özermen, Binnur Kaya, Devin Özgür Çınar, Necati Akpınar, Celal Tak, Engin Günaydın, Can Kahraman...
Yılmaz Erdoğan diğer sanatçı arkadaşları adına da okuduğu açıklamasında şöyle dedi:
"Manisa davası olarak kamuya yansımış olan gençlerimize, çocuklarımıza yapılan işkence uygulamasına ve yüklenmeye çalışılan suça karşı bütün parti ve siyasi gruplardan bağımsız olarak duruşmaya geldik.
Hiçbir organize grubun, suçu ne olursa olsun bir insana insanlık dışı muamele uygulamasına, işkence yapılmasına; onların bedenlerinde, sosyal yaşamlarında, ruhsal yapısında onarılmaz tahribatlar açmasına izin vermeyeceğiz."
Sanatçıların duyarlılıklarının ifadesi olan bu konuşmayı Yılmaz Erdoğan okurken gençlerin aileleri ağlıyorlardı.
'Darısı başımıza'
Ertuğrul'un beyni zonkluyordu, bu zonklamanın ardından girdiği sarmalın içinden çıkıyordu. Duruşma salonundan çıktıklarının ayrımına şimdi-şimdi varıyordu. Duruşmanın bittiğinin farkında bile değildi. Hızlı adımlarla cezaevi aracına bindirildiler. Arabanın içindeki gençlerden biri; "Tebrikler Ertuğrul, tahliye oldun, darısı bizim de başımıza" dedi.
DGM'nin batı kapısına yanaşan cezaevi aracı ağır-ağır uzaklaşırken Manisalı gençlerin anneleri feryatlar koparıyorlardı.
Bir annenin cezaevi aracının arka kapısına tutunarak ve kendini yerlere atıp saçlarını yolarak söylediği şu sözler daha sonra bir ulusal televizyon kanalının ana haber bültenlerinin jeneriği olacak ve tüm zihinlerde yer edecekti: "Götürmeyin kızımı... ne olur götürmeyin,
o daha çok küçük!"

YARIN: Buna adil yargılama demek mümkün mü?