Ateş Manisa'ya düştü (6)

Mani-sa'da, işkence yapmakla yargılanan polislerin 42. duruşması, beş dakika sürdü ve yine ertelendi. Sanık polis memurlarının adresi bir türlü bulunamıyordu.

Tebligatı yerine ulaştırmaktan sorumlu kamu görevlileri, yine kamu görevlisi olan sanıkları bulup tebligatı bir türlü yapamıyordu... Dava da uzadıkça uzuyordu...

Ertuğrul, uzayıp duran celseleri izlerken, "Ben hayatımı bu davaya o kadar bağladım ki, dava bittiği zaman ne olacağını ben de bilmiyorum" diyordu...

Yazı Dizisi
Haber: HÜSEYİN KORKUT / Arşivi

'Manisa Davası olarak bilinen işkence davası dün bir kez daha ertelendi. Bir de hatırlatma yapayım, bu karar verilemeyen 42. duruşma ve sadece beş dakika sürdü. Yedi dakika sürüp ertelenen bir önceki duruşmada olduğu gibi bu kez de ertelemenin nedeni, sanık avukatlarının davadan çekildiklerine ilişkin tebligatın sanıkların eline ulaşamamış olması.
Yani geçen haziran ayından beri söz konusu tebligat muhataplarına ulaştırılamamış.
Bu bazı durumlarda kabul edilebilir bir gerekçe... Sanıkların bildirdikleri adreste bulunamamaları, bu nedenle tebligatın gecikmesi ya da yapılamaması söz konusu olabiliyor.
Ancak bu davada sorun şu ki sanıklar adresleri, izleri kolay kolay kaybedilecek kişiler değiller. Polislik görevlerine devam ediyorlar.
Nerede görev yaptıkları, hangi adreste oturdukları, hatta hangi saatlerde nöbet tutup, hangi saatlerde izinli oldukları bile amirleri tarafından bilinmesi gereken kişiler.
Ama tebligatı yerine ulaştırmakla sorumlu kamu görevlileri, yine kamu görevlisi olan sanıkları bulup, tebligatı yapamıyor...'
Ertuğrul gazetedeki bu köşe yazısını okurken içindeki öfkesi katbekat artıyor, siniri ve gözyaşları okumasını engelliyordu. Köşe yazısının yazarı dışarıdan biri olarak olup bitenleri kabul edemiyor da Ertuğrul nasıl kabullenecekti? Yazıyı okumaya devam ederken kafasında en son düşündüğü 'şeyi' yapma planları oluşuyordu!
Polis, polise ulaşamamış!
"Sanıklardan yeni savunma istenmesi ve bunun talimat yoluyla elde edilmesi bir yıl ile 17,5 aya varan sürede sağlanabilmiş.
Talimatla ifadeyi alacak savcı ve savcının çağrısını sanıklara ulaştıracak polis, hepsi polislik mesleğine devam eden sanıklara ulaşamamışlar!
İlginç bir örnek: O sırada İzmir-Bornova'da görevli olan bir sanığın ifadesi dosyaya 52 günde girebilmiş. Manisa'dan Bornova'ya ulaşmak otobüsle bile yarım saat...
Sanık avukatları, sanıklar, savcılar, hâkimler, polisler el ele vermişler davayı hepimizin gözleri önünde 'zamanaşımına' sokmaya çalışıyorlar. Dün yapılan duruşmanın ertelendiğini ve tebligatların bu yargılama sürecinde yerine ulaşma hızını da göz önüne alırsak, Türk yargısı açısından da, Türk polisi açısından da utanç verici bir durumla karşılaşmamıza çeyrek kaldı diyebiliriz..."
'Bedeli ödeyeceğim'
Yazıyı ancak buraya kadar okuyabildi. Hep bildiği şeylerdi yazılanlar. Daha farklı bir şeyler olmalıydı. Kafasındaki planını uygulamaya sokma zorunluluğunu çok fazla hissediyor ve şöyle düşünüyordu. "Madem birileri başını kuma gömmüş, görmek istemiyor, madem 'bedel' isteniyordu o bedeli ben kendi bedenimle ödeyeceğim!"
Günleri saymak Ertuğrul için çok ağırdı artık, giderek daha fazla yalnızlaşmış ve içine kapanmıştı. Teselli olmak için sık-sık avukatlar Safiye veya Nermin hanımların bürosuna gidiyor, her gittiğinde yeni bir gelişme inancı taşıyor, ancak her seferinde hiçbir iyi haber alamadan dönüyordu.
Ezel beyin karşısında oturan Ertuğrul, sanki kendi gençliğiydi ve Ezel bey onu mutlu etmeye yeminliydi.
Ertuğrul bir türkü tutturdu, sadece Ezel beyin duyacağı bir tonla... Ezel beyin gözleri doldu. Ertuğrul'un sesiyse ağlamaklıydı...
İkisi de sarhoştu... Rakıları, türküleri, mezeleri bitmiş, gözlerinde yaş kalmıştı...
Artık kalkma zamanı gelmişti.
'Yarınımı bıraktım'
- Hayatımı bu davaya o kadar bağladım ki davanın sonuçlanmasından sonra ne olacağını ben de bilmiyorum! Bazı zamanlar öyle kötü oluyorum ki keşke bu olaylar hiç olmasaydı diyorum kendi kendime. Ama geçmişi değiştiremeyeceğimi de biliyorum tabii.
- Bak bunda çok haklısın, geçmişi değiştiremeyiz; o artılarıyla ve eksileriyle orada kalacak, ancak bugünümüz ve geleceğimiz hakkında yapabileceklerimiz var, sen ne düşünüyorsun?
- Bilmiyorum, yani gelecekten umutlu değilim. Aslında şöyle de diyebilirim. İşkencede ben bugünümü ve yarınımı da bıraktım! Gözaltında soğuk duvarların arkasında, çığlıklar arasında, elektrik manyetosunda, termal şokta ömrümün baharı kaldı.
- Seni anlıyorum...
- Hayır anlayamazsınız... Özür dilerim ama Alp abi anlayamazsınız; çünkü bana yapılanların hepsini size anlatmadım ve siz bunları yaşamadınız.

* * * * *
'Yalnız değilsiniz'
Manisalı gençler için düzenlenen gösterilerden biri de İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü'ndeydi. Okul kapısına pankart asan bir grup öğrenci türkülerle Manisalı gençlere destek verdi.

Manisalı gençlerin davasının izlenmesi Türkiye'nin aydınlık yüzüydü. Hukukçusu, oyuncusu, doktoru, politikacısı, insan hakları savunucusu ve sokaktaki insan işkence gören gençlerin davasında gerçeğin ortaya çıkması için her şeyi yaptı. Türkiye'nin sınırlarının ötesinde işkence gören çocukların yaşadıklarına duyarlı olan başkaları da vardı. Uluslararası Af Örgütü, dünyanın dört bir yanında çocuklara dayanma gücü vermek için mektup kampanyaları başlattı. Gardiyan, Kolombiya'dan gelen mektubu uzatırken "Pes doğrusu" diyordu. Tüm mektuplar aynı duyguyu veriyordu gençlere: Yalnız değilsiniz.

* * * * *
Manisa davasında bir sessiz tanık
"İki yakın arkadaştılar.
Genç, coşkulu, idealist ve ilericiydiler.
Manisa'da aynı partinin kadın kollarında yıllardır birlikte çalışıyorlardı.
Avukat olan, o günlerde çok sıkıntılıydı. Erkek kardeşi gözaltına alınmış ve ağır bir işkence görmüştü. İki arkadaş bu acıyı da paylaştılar. Konuşup dertleştiler. Ancak avukatın isyanı büyüdükçe arkadaşı içine kapanmaya başladı. Arkadaş sohbetlerinde işkencecilere kahredildikçe, 'Belki onların da gerekçeleri vardır' diyordu.
Sonunda bir gün, içini kavuran sırrı açıklamaya karar verdi."
Ertuğrul da bu sırrı yazarın yazısından öğreniyordu. Yazıyı sanki okumuyor adeta yutuyordu. 'Kral çıplak' demenin ne denli ağır bir iş olduğunu yazıyı okumaya devam ettikçe daha iyi anlıyordu! Bazen saklı gerçeklerden çok 'aleni' gerçekleri anlatmanın-anlatabilmenin çok daha zor olduğunu düşünüyor ve yazıyı okumaya devam ediyordu.
Avukat inanamadı
"Avukat, arkadaşına 'Zor olsa da, sana bir şey açıklamak zorundayım' dedi:
'Kardeşine işkence yapan polis, benim kardeşim!'
Avukat inanamadı.
'Nasıl olur' diye feryat etti. Ama arkadaşı zaten kahrolmuş durumdaydı. 'Sır' açıldıkça polis kardeşin iç dünyası da aydınlanmaya başladı:
'Güneydoğu'ya göreve gitmişti. Döndüğünde tanıyamadık. Katılaşmış, sertleşmişti. Herkesi düşman gibi görüyordu. İşkence davası gündeme gelince suçlamaların doğru olup olmadığını sordum: 'Hepsi doğru' dedi. 'Bütün o anlattıkları işkenceleri yaptım.' Yıkıldım. 'Neden' diye sordum. 'Hak etmişlerdi' dedi. O çocukların komünist olduklarını, vatan için konuşturulmaları gerektiğini, zaten hangi yolla olursa olsun konuşturulmaları için emir geldiğini söyledi. Beyni yıkanmış gibiydi.'
İşkencecinin kardeşi, avukat arkadaşının boynuna sarılıp ağlarken, asıl suçluların, işkencecilerin beyinlerini yıkayanlar ve işkenceye sevk edenler olduğunu söylüyordu.
İki arkadaş, en yakınlarını aynı kirli çarkın iki ayrı cephesinde yitirmişlerdi. İşkenceci de en az işkence gören kadar o kirli çarkın kurbanıydı.
Şu farkla ki, onun acıları, görevi bittikten sonra başlayacaktı.
* * *
Yaşam bazen öyle tesadüfler kuruyor ki, senaristlerin ağzı açık kalıyor.
Anlattığım olay bir senaryo değil.
Manisa davasıyla ilgili bir televizyon programı hazırlarken tanıştım 'işkencecinin ablası' ile..."
Diye devam eden yazıyı kanı donarak okudu Ertuğrul. Aklına bir anda içerde, işkencede Kürşat'ın Güneydoğu'da yaşadıklarının intikamını elektrik manyetosunu bedeninin her yerine değdirerek aldığı an geldi. Bu onun ablası olmalıydı!
İçinden hiç tanımadığı bu kadına öfke aktı.
Kendini toplayıp yazının devamını okudu.
Kardeşim bir işkenceci
"Uzun uzun konuştum. Son derece üzgün görünüyordu.
Bir yanda öz kardeşi vardı, öte yanda en yakın arkadaşı ve tabii arkadaşıyla birlikte işkence gören gençler, onların aileleri ve ayağa kalkmış bir kamuoyu...
Bu feci ikilemin kıskacında kim bilir kaç uykusuz gece harcamış ve sonunda kararını vermişti:
Her şeyi anlatacaktı. Canlı yayına 'iki arkadaş' yan yana katılacaklar ve madalyonun iki yüzünde çekilen acıları anlatacaklardı. Ve o, yayında 'Kardeşim bir işkenceci' diyecekti. Dinlediği itirafları aktaracak ve kardeşini bu hale getirenlerden hesap soracaktı."
Satıraralarında gözleri hızla kayarken kafasında her bir şeyin karmakarışık olduğunu düşünüyor, 'sessiz tanık'la kendini bir an olsun özdeşleştiriyor 'kirli çarkın' öteki tarafından bakmaya çalışıyordu.
Hesap soramazdı ve sormadı da...
"Davanın kaderini bile etkileyebilecek kadar önemli bir tanıktı.
'Son derece önemli bir toplumsal sorumluluğu yerine getiriyorsunuz. Ama yerinizde olmak istemezdim. O yüzden de konuşmanız için ısrar etmiyorum. Sonradan pişman olursanız beni suçlamayın' dedim.
'Hayır, kararlıyım' diye yanıtladı.
Yayın günü geldi. İki arkadaş için stüdyo hazırlandı. Ancak 'beklenen konuk' yerine 'Yeğenlerimi düşündüm, vazgeçtim' mesajı geldi.
Yayını onsuz yaptık ve bu 'konu'dan hiç söz etmedik.
Daha sonraki aşamada da, doğabilecek sonuçları düşünerek bu önemli tanığı ifşa etmemeyi, yazmamayı uygun bulduk.
Adalet nasıl olsa gerçeği aydınlatacaktı.
Elli yıl önce işlenmiş bir cinayetin failini bulmuşsunuz ne fayda!
Kurban gitmiş, fail gitmiş, olay hiç hatırlanmıyor...
Bu adalet olabilir mi?"
"Geç gelen adalet adalet değildir" boşuna dememişler' diye düşünüyordu Ertuğrul.
* * *
"Lakin adalet, önceki gün işkencecileri akladı. 'İşkence yaptıklarına ilişkin yeterli kanaat oluşmamıştır' dedi.
Şimdi Manisa'nın işkence sanıklarına ilişkin son sözü Yargıtay Ceza Genel Kurulu söyleyecek. Bu kritik aşamada, bizzat tanıştığım bu tanıktan söz etmek, en azından tarih huzurunda boynuma borç oldu.
Burada ne kendisinin, ne kardeşinin adını vermek istemiyorum.
Son karardan sonra ne kadar acı çekmiş olabileceğini de tahmin ediyorum.
İnsanın kardeşiyle, idealleri arasında sıkışıp kalmasının ne kadar can yakıcı olabileceğini de anlıyorum. Ancak bildiği gerçek, sadece 16 gencin değil, bütün bir toplumun geleceğini karartabilecek kadar önemliyken, karar böyle kesinleşirse bu, 'iz bırakmadan işkenceye devam' anlamı taşıyacağından, daha fazla sessiz kalmaya hakkı olmadığını düşünüyorum.
'Sessiz tanık' için şimdi ortaya çıkıp konuşma vaktidir.
Çünkü gencecik insanları ateşe atmış bir kardeşle yaşamak, o kardeşi ateşe atacak bir sırla yaşamaktan daha ağır bir yüktür.
Gün gelir, vicdan azabı, kardeşin gazabından da yaman bir işkenceye dönüşür."

* * * * *
Ve sonunda işkence mahkûm oldu...
Manisalı gençlere sorgu sırasında işkence yaptıkları gerekçesiyle, biri başkomiser 10 polis memuru hakkında dava açıldı. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi, ilk kararında, sanık polisler hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı verdi. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, beraat kararını oybirliğiyle bozdu. Manisa Ağır Ceza Mahkemesi, 10 polis hakkındaki beraat kararında direndi. Bu kararın da temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu na geldi. Genel Kurul, sanıklar hakkındaki beraatta direnme kararını bozdu. Genel Kurul'un kararında, mağdurlara yönelik işkence yöntemleri tek tek sıralanarak kararın bozulmasına hükmetti. Mahkeme, üçüncü yargılamada, polisleri çeşitli hapis cezalarına mahkûm etti. Kararın temyiz istemini görüşen Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bu kez usulden bozdu. Manisalı gençlere işkence davası olaydan yaklaşık 7.5 yıl sonra 4 Nisan 2003'te sonuçlandı. Yargıtay, zamanaşımı süresinin dolmasına üç ay kala 10 polis hakkındaki cezayı onadı. Polisler, iki ile dört yıl dört ay arasında değişen sürelerde hapis yatmaya mahkûm oldu.
'Zalimane eylemler'
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, onama kararını şu gerekçeye dayandırdı: "Anayasa'da ve uluslararası sözleşmelerde işkence suç sayılmıştır. Adli Tıp ve hastanede yaptırılan muayene ve tetkikler, sorgulama yöntemleri ve oluşun yönlendirdiği veriler nazara alındığında tüm mağdurların gerek psikolojik gerek fiziki yönden doktrinde ve uygulamada benimsenen işkence nitelemesi boyut ve yoğunluğunda şiddet, haysiyet kırıcı, zalimane eylemlere maruz kaldıkları anlaşılmış, bu olaydan sonra bir kısım mağdurların intihara kalkıştığı, bir kısmının tüberküloz hastalığına yakalandığı, bir kısmının da sürekli psikolojik tedaviye muhtaç kaldığı belirlenmiştir."
Kararda mahkûm polislerin uyguladığı işkence yöntemleri de şöyle sıralandı:
"Hakaret etmek, tehdit, gözlerini bağlayıp yüksek sesle müzik dinletmek, çırılçıplak soyarak basınçlı su sıkmak, ıslak battaniyeye sardıktan sonra elektrik vermek, erkeklerin hayalarını sıkmak, makatlarından cop sokmak, kızlara cinsel taciz, göğüslerini elleyip sıkmak, zıplatmak, ayakta tutmak ve duvara yaslayarak beden gücünün dayanamayacağı hareketleri yaptırmak, diğerlerine yapılan işkenceleri seyrettirmek, su-yiyecek vermemek, uyumalarını engellemek gibi süreklilik gösteren ıstırap verici, bezdirici, acı veren insanlık kişiliğini incitici hareketler."

YARIN: Son söz