Avrupa: Çatışma bitsin

Otelin lobisinde karşılaştığım yüz hiç de yabancı değildi. Mutlaka bir yerden tanıyordum. Üzerinde takım elbisesi, temiz tıraşlı yüzüyle Brüksel'deki Holiday Inn Oteli'nde 'tanıdık, tanıdık' bakıyordu gözleri.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Otelin lobisinde karşılaştığım yüz hiç de yabancı değildi. Mutlaka bir yerden tanıyordum. Üzerinde takım elbisesi, temiz tıraşlı yüzüyle Brüksel'deki Holiday Inn Oteli'nde 'tanıdık, tanıdık' bakıyordu gözleri. Ama önce çıkartamadım. Sonunda dayanamadı sordu:
"Beni tanıdın mı?"
"Evet, ama" dedim, "Nereden olduğunu çıkartamadım."
"Ben Veysel ağabey" dedi, "Siirt HADEP İl Başkanı."
Birden gözümün önüne Dicle Nehri boyunca uzanan engebeli, çukurlu, toprak Güçlükonak yolu geldi. 1996 yılında Koçyurdu Köyü yakınlarında 11 köylü bir minibüsün içinde önce öldürülmüş, sonra da yakılmıştı. Köylülerden bazıları korucuydu. Resmi açıklamalar olayı 'PKK katliamı' diye duyuruyordu. Öldürülenlerin yakınları ise "Askerler gözaltına aldı, sonra da ölüleri geldi" diye itiraz ediyordu.
Kalabalık bir heyetle birlikte gitmiştik Güçlükonak'a. Hem de iki kez. Katliamın kimler tarafından yapılmış olabileceği, sorumluları heyet tarafından çok açık biçimde kanıtlarıyla ortaya çıkarılmıştı.
İşte o süreçte Veysel, HADEP'in Siirt İl Başkanı'ydı. O zaman tanışmıştık. Sonra arkamızdan haberler gelmeye başlamıştı Siirt'ten. Yakınları öldürüldüğü için şikâyette bulunan bazı köylülerle birlikte olayın ilk etapta tüm Türkiye kamuoyuna duyurulmasında ilk adımı atan Veysel de gözaltına alınmıştı. Sonra bir de 'örgüt yöneticiliği'nden dava açılmıştı Veysel'e.
İşte o davanın sonucunu şimdi Brüksel'de öğreniyordum: "Yıllarca sürdü dava. Ortada belirgin bir kanıt da yoktu. Ama sonunda örgüt yöneticisi olduğum gerekçesiyle 12 yıl hapis cezası verdiler. Bütün riski göze alıp Yargıtay onaylayıncaya kadar bekledim. Çünkü doğru dürüst delil olmayan bir mahkûmiyeti Yargıtay'ın bozacağına inanıyordum. Bir de Türkiye'den ayrılmak istemiyordum. Bu yüzden sonucu bekledim. Hiç ummadığım biçimde cezamı onayladı Yargıtay. Ama ben de bu süreçte Türkiye'de kaldığım için 'aranan' durumuna düştüm. Sonra da yasal olmayan yollardan terk ettim Türkiye'yi. Henüz 10 gün oldu geleli. Karım, çocuklarım orada. Ne yapacağımızı bilmiyorum."
Otele bizi Musa getirmişti arabasıyla. Midyatlıydı. 1977 yılında, daha liseyi yeni bitirmişken siyasi olaylara karışmıştı. Bu yüzden daha 17 yaşındayken Midyat'tan vurup Brüksel'den çıkmıştı. Brüksel'de üniversiteyi bitirmişti. Şimdi Kürlere ait bir kültür örgütlenmesinin başkanıydı. 44 yaşındaydı ve ülkesini özlüyordu.
Mehmet Ali de Brüksel'deki toplantı için gelmişti Fransa'dan. Onun da Türkiye'den çıkış tarihi 1987'ydi. Güney Fransa'da bir üniversitede öğretim üyesiydi. 17 yıldır görmemişti ülkesini. Avrupa Parlamentosu'nda düzenlenen 'AB, Türkiye ve Kürtler' konulu bir konferans için gittiğimiz Brüksel'de karşılaştığımız herkesin hemen hemen benzer bir öyküsü vardı. Yıllar önce ülkesinden ayrılan Musa'nın, Mehmet Ali'nin de; daha 10 gün önce Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan Veysel'in de ortak paydaları aynıydı, toprak özlemi...
AP'de ilk Kürt konferansı
Güney Afrika'dan Londra'ya, Türkiye'den ABD'ye kadar 100'ün üzerinde politikacı, bilim insanı ve barış savunucusunu Brüksel'de buluşturan 'AB, Türkiye ve Kürtler' konulu iki günlük konferanstı. Norveç merkezli Rafto Vakfı, Almanya merkezli Medico international ve İngiltere merkezli Kürt İnsan Hakları Projesi tarafından düzenlenmişti konferans. Avrupa Parlamentosu çatısı altında ilk kez Kürt sorununa ilişkin bir konferans düzenleniyordu. Manevi başkanlığını da ülkesinde ırk ayrımını sona erdirmede işlevi olan Nobel Barış Ödülü Sahibi Güney Afrikalı Başpiskopos Desmond Tutu yapıyordu.
Kürt İnsan Hakları Projesi Direktörü Kerim Yıldız, Tutu'nun mesajından anlamlı cümleler okuyordu konferansın açılış bölümünde: "Homojen toplumlara sahip olmayan ülkelerde çok sayıda iç ihtilaf durumlarının ortaya çıkmasından endişe duymaktayım. Gerilim ve şiddet herkesin güvenliğini törpülemektedir. Ama kendi toplumu içinde güven bunalımı yaşayan hiçbir ülke refaha kavuşamaz."
Eski DEP'li Hatip Dicle konuşmasında şuna dikkat çekiyordu: "Sınırlar değişmeden de her ülkenin kendi sınırları içinde Kürtlerin sorunları çözülebilir, görüşü Kürtler arasında ağırlık kazanmaktadır."
Zaten konferansa katılan liberal, Yeşiller ve sol kanat AP üyesi parlamenterler de hemen hemen aynı görüşte birleşiyordu; Kürt sorunu sınır değişikliği olmadan çözülmeli, AB'ye aday olacak bir Türkiye'de çatışmalar son bulmalı ve mutlaka üyelik görüşmeleri için Türkiye'ye tarih verilmeli.
Konferansa katılanlardan biri de ABD'li diplomat Peter Galbraith'tı. 1993-98 yılları arasında Hırvatistan Büyükelçiliği görevinde bulunmuştu. Şimdi de ilgi alanı Irak'tı. Konuşmasındaki 'yukardanlık' ve yaklaşım biçimi gerek konferansın Kürt katılımcılarını gerekse de salonda bulunan bazı AP üyesi parlamenterleri rahatsız etti:
"Kuzey Irak'taki Kürdistan, Türkiye'nin desteğiyle gelişti. İki ülkede de zamanı geriye çevirmek isteyen insanlar var. Irak'tan çıkmak girmekten daha zor. Kıbrıs deneyimi bunu size gösterdi. Türkiye Kuzey Irak'a girerse AB'ye giremez. Kürt tarafında da bunu tahrik etmek isteyenler var. PKK'nın tekrar savaşa girmesi saçma sapan. Bu sivil özgürlükleri geriye götürür. Her şeye karşın Türkiye'nin AB'ye alınması gerekiyor. Ama ABD'lilerin başka ülkelerin AB'ye girmesi konusunda baskı yapması sinir bozucu olabilir. Ama ne yapalım ki Türkiye ABD'ye değil, AB'ye girmek için başvurdu."
Konferansta Türkiye'ye ilişkin en net tabloyu çizenlerden biri de İnsan Hakları Derneği Başkanı Yusuf Alataş'tı. Alataş, AB açısından Türkiye'nin şu andaki durumuna ilişkin fotoğrafını çekerken "10 yıl öncesine oranla çok iyi bir noktadayız.
Önemli değişiklikler var. Ama uygulamada sorunlar bulunuyor. Bu değişiklikler Türkiye insanının yaşamına pek yansımadı. İşkence hâlâ önemli bir sorun. Cezaevlerinde onur kırıcı uygulamalar sadece siyasi suçlular için değil, adli suçlular için de sorun. Örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkında sorunlar sürüyor, azınlıklar ve kültürel haklarda yapılan düzenlemeler yetersiz."
Sorular hep aynı
Akın Birdal, konferansta Türkiye topraklarına döşeli bir milyon mayını, Pervin Buldan 'faili meçhul' cinayetleri işleyen katillerin hâlâ aramızda dolaştığını, Şefika Gürbüz zorunlu göçün insanlarda ve kentlerde yarattığı travmayı anlatıyordu.
Ama ortak görüş Türkiye'nin üyeliği konusundaki görüşmelerin başlatılması, ancak bu sorunların giderilmesi için de özel bir çabanın harcanması yolundaydı. Prof. Dr. Doğu Ergil de çizilen bu tablo karşısında "Böyle bir Türkiye'yi niye alsınlar" diye sormaktan kendini alamıyordu.
Yemek aralarında AP üyeleri ortak bir dizi soruyu sık sık soruyordu. Türkiye'den gelen katılımcılara: "Hangi AB üyesi ya da aday ülkenin topraklarında çatışmalar sürüyor? Hangi Avrupa ülkesinde 70 bin korucu var? Hangi ülkenin sınırları içersinde bir milyon mayın döşeli? Hangisinin sınırında binlerce silahlı insan bekliyor? Hangisinin cezaevinde bu kadar tutuklu 'terörist' var? Hangi AB üyesi ya da aday ülkenin cezaevlerinde açlık grevleri sürüyor?"
Konferansın sonuç bildirgesi 'çatışmasız bir Türkiye' talebiyle yazılırken Kızıltepe'de bir babayla 12 yaşındaki oğlu 'terörist' diye öldürülüyor. Mayına basan bir askerin ölüm haberi geliyor...