Aydının öcü masalı

Gazeteci Gülay Göktürk: Entelektüellerin önemli bir bölümü öcü masallarına inanıyor. Madem ara rejimler iyi, o zaman hep ara rejimle yönetilelim.
Haber: Neşe DÜZEL / Arşivi

Serdar Turgut'un başlattığı 'ara dönem' tartışmalarına, yeni bir kavramla katıldınız. Herkes siyasi krizden, ekonomik krizden söz ederken, siz 'entelektüel kriz'den söz ettiniz. Nedir entelektüel kriz?
Bir aydın olarak yaşadığınız hayat ve dünya hakkında düşünürsünüz ve kendinize uzun yıllar içinde belli bir değer sistemi yaratırsınız, ilkeler oluşturursunuz. Ama bir gün öyle bir an gelir ki, yarattığınız değer sistemini panik halinde tümüyle bir kenara atarsınız. Sanki o zamana kadar oluşturduğunuz o ilkeler tam da o günler için değilmiş gibi tamamen sıradan bir insanın tepkisini vermeye başlarsınız. Entelektüel kriz, işte böyle bir panik anında entelektüelin kendi değerlerini, ilkelerini, o zamana kadar oluşturduğu dünya görüşünü bir kenara itmesidir.
Ara dönem talebini, 'insanın ilkelerini inkâr ettiği panik hali' olarak nitelediniz. Bizdeki entelektüellerde bir panik hali mi var?
Zor dönemlerde çok sık paniğe kapılıyorlar. Demokrasi konusunda sık sık fikri krize giriyorlar. 27 Mayıs'ta, 12 Mart ve 12 Eylül'de gördük biz bunu. 28 Şubat'ta da irtica geliyor diye paniğe kapıldılar. Şeriat devleti kurulacak zannettiler, böyle bir abese inandılar. 28 Şubat'ta iki tür insan vardı. Şeriat öcüsüyle birilerini korkutup çıkar sağlamaya çalışanlar ve gerçekten buna inanlar. 28 Şubat'ta basının ve sivil toplum liderlerinin tutumuna bakın.
Nasıldı?
Analitik düşünme, sebep-sonuç ilişkilerini bulma, serinkanlı tahlil etme yeteneklerini kaybettiler. Üniversiteye başı örtülü giden öğrencilerin sayısındaki artış onları panikletmeye yetti. Daha önce de, 12 Mart'ta,
sağdan üç bin, soldan beş bin gencin Türkiye'de kızıl siyasi iktidar kuracağına dair 12 Mart'ı yapanların masalına inandılar. Oysa işin içinde olanlar çok iyi biliyorlardı ki, solcu gençlerin sayıları, etleri, butları Türkiye için hiçbir tehlike oluşturmuyordu. Türkiye'de demokrasi hep öcü geliyor korkutmalarıyla kesiliyor. Entelektüellerin ciddi bir bölümü de bu öcü masallarına inanıyor.
Basındaki yazarların büyük bir kısmı ara rejim önerisine ciddi bir biçimde karşı çıktı. Ama böyle bir öneriyi ciddiye alıp karşı çıkmak bile, aslında yaygın bir paniğin parçası olmanın işareti değil mi?
Haklısınız. Ama bu tez eğer Türkiye'nin en büyük yayın organlarından birinde çıkıyorsa ve o yayın organının genel yayın yönetmeni tarafından da himaye altına alınıyorsa, bunun bir de bizim eski hastalığımız olduğu biliniyorsa, herkesin 'aman haa' demesi tabii ki geçmişi olan yaygın bir korkunun işaretidir. Bence bugünkü konjonktür ara rejim için uygun değil. Böyle bir hazırlık olduğunu sanmıyorum ben.
Bu tartışma, aslında herkesin kafasında ya bir umut ya da bir endişe olarak bir ara dönem ihtimalinin dolaştığını gösterdi. 2001'de hâlâ bunları konuşmak utanç verici ama sizce niye böyle bir ihtimalin hayaleti dolaşıyor Türkiye'de?
Türkiye'de şu bir gerçek ki, siyasi partiler sorunları çözemiyorlar. Ama ara rejimi isteyenler de, siyasetçinin sorun çözememesinin sorumlusunun ara rejimler olduğunu görmüyor. Biz, siyasi partilerimizin ve siyasetçilerimizin, siyaset yapmalarına izin vermiyoruz. Bugün Türkiye'de Kıbrıs, AB, Kürt sorunu, Ermeni meselesi gibi bütün temel politikalar Meclis dışında, Milli Güvenlik Kurulu'nda belirleniyor. Bu sistem, siyasetçiye hiç bir ciddi konuda iktidar olma imkânı tanımıyor. Durum böyleyken, biz siyasetçilere, 'Siz siyaset yapmıyorsunuz'diyoruz. Eğer politikacılar, temsil ettikleri toplumun taleplerine kendi oluşturdukları politikalarla cevap veremiyorlarsa, ne yapacaklar peki? Devletin bir parçasını ele geçirip, o parçadan taraftarlarına rant dağıtarak politika yapacaklar. Biz siyasetçilere, rant dağıtmaktan başka bir fonksiyon bırakmıyoruz ki. Sonra da siyasetçiyi 'yozlaştı' diye eleştiriyoruz.
'Politika sorun çözemiyor, sorunu başkaları çözsün' deyip ara rejim önerenler, politikanın sorunları çözemeyişinin sebebini bir çareymiş gibi söylüyorlar. Çözüm siyaseti tatil etmek değildir.
Okumuş yazmış kesimin bir bölümü demokrasiyi ayakbağı olarak görüyor. Üstelik artık böyle görmekten utanç da duyulmuyor. Siz, entelektüellerimizdeki bu rahatlığı neye bağlıyorsunuz? Demokrasi karşıtlığının bu kadar rahat dile getirilmesi, aslında ülkemizin entellektüel değerlerini epeyce kaybettiğinin de bir işareti değil mi?
Bizdeki demokrasi tartışması bir teorik fikir tartışması olarak yapılmıyor. Bizde kişiler, eski ilkelerini sorgulayıp reddetmiyorlar. Aksine sıkışınca, hemen ilkelerinden vazgeçiyorlar. Bunu da pragmatizm adına yapıyorlar. Yani darboğaza girildiğinde, önce kendi ilkelerini boğazlıyorlar. Ama bir ilkenin nasıl ilke olduğunu, aslında ilkelerin pragmatik olduğunu unutuyorlar. İlkeler, insanlığın yüzyıllarca süren pratiği içinde denene denene oluşur. Bunlardan en pratik, en faydacı, en çözüm alıcı olana da ilke denir. İlkeler hayatımızdaki süs, yüce değer ya da erdem değildir. Hayat bizi zorladığı için bu ilkeler oluşmuştur. 'Sorunlar en iyi demokrasi içinde çözülür, en iyi yönetim biçimi demokrasidir' ilkesi de böyledir.
Siz bu tartışmalar sırasındaki en hoş soruyu sordunuz bence yazınızda. 'Bu ara dönemler bu kadar iyiyse, niye bunları arada sırada uygulayacağımıza hep uygulamıyoruz' dediniz. Kafanızda bu sorunun bir cevabı var mı?
Bizim demokrasimiz sanki bir otoyol demokrasisi. Araba pürüzsüz bir otoyolda seçilmişlerin direksiyonunda gidiyor. İşler biraz sarpa sardığında, terör olduğunda, bir irtica tehlikesinin var- olduğu düşünüldüğünde ya da bir ekonomik krize
girildiğinde, şoför mahallinin yanında oturan birileri hemen seçilmişlere, 'Sen hele bir kenara çekil, arabayı ben kullanacağım' diyor. Biraz virajlar başlasa demokrasiden vazgeçiliyor. Büyük bir kesim de demokrasiden vazgeçmenin makul olduğunu düşünüyor. O zaman sormak gerekiyor.
Neyi?
Bu demokrasi nasıl bir araç ki, terörle ya da irticayla mücadele edemiyor, ekonomik krizlerde işe yaramıyor? Ortalık güllük gülistanlıkken biz lüks kabilinden demokrasiyle idare edileceğiz, gerçekten yönetmenin zorlaştığı zamanlarda ise hemen demokrasiden vazgeçeceğiz, öyle mi? Madem demokrasi bu kadar çıtkırıldım ve kullanışsız bir araç, biz bunu kullanmak zorunda mıyız? Hiç kullanmayalım. Mademki ara rejim meseleleri daha kolay çözüyor, o zaman hep ara rejimle yönetilelim. Kendimizi de kandırmayalım. Ara rejim, ana rejimimiz olsun. Ama unutmayalım, ara rejimler hiçbir sorunu çözemediği için hep tekrar ana rejime dönüldü. Türkiye'de bir kısırdöngü var.
Nedir o?
Vergi vermeyen geniş kitleler kendilerine gelir aktaran korumacı politikaların devamını istiyor. Seçmen çoğunluğunu memnun etmek zorunda olan politikacı da doğal olarak onların bu taleplerine uygun davranıyor. Ama bu politikalar ekonomiyi batırıyor ve sonuçta geniş kitleleri daha fazla yoksulluğa mahkûm ediyor. İşin acı yanı, bu yoksullaşan kitleler, bunun sorumlusu olarak politikacıları suçlu görüyor. Sonuçta çözüm getiremeyen politikacı itibar kaybediyor ve kitleler siyasetçilerden umut kesip siyaset dışı çözümlere yöneliyor. Ara rejim tartışmaları, teknokrat hükümeti fikirleri ortaya çıkıyor. Sonu hüsran olan bu ara rejimler, umutların yeniden siyasete yönelmesiyle bitiyor. Ama her ara rejimle, siyaset aldığı yaradan dolayı daha da zayıflıyor, daha da iktidarsız oluyor, kitlesiyle kopuyor. Siyasi partiler her seferinde daha yozlaşmış olarak kuruluyor. Tükiye'de aydın, ara rejim önermek yerine, bu kısırdöngüyü neresinden kırabilirim, demokrasinin zaaflarını nasıl giderebilirim diye düşünmek zorunda.
Konjonktür ara rejime uygun değil dediniz. Benim aklıma takılan bir şey var. Bir ara dönem isteniyor. Peki Türkiye zaten 28 Şubat'la başlamış bir ara dönemde değil mi?Bu ülkede iki parti siyaset dışı baskılarla iktidar dışına itildi. Bu partilerden biri kapatıldı. Bu partilerin iktidara ortak olması yasaklandığı için bugünkü hükümet alternatifsiz gözüküyor. Şimdi Türkiye'de, ara dönem ara dönemi talep ediliyor gibi geliyor bana. Siyaseti yasaklamaya doğru mu gidiyoruz biz?
Siyasetin daha da daralacağı bir dönem yaşamayabiliriz. Çünkü zaten biz bugün, ara dönemin doğurduğu bir siyasi tablonun sıkıntısını çekiyoruz. Yapılması gereken siyasetin yapılabilir hale gelmesi, özgürleşmesi. 'Ara rejim gelsin. Bugünkü hükümet hiçbir sorunu halledemiyor' diyenler, Türkiye'yi bu hükümete mahkûm edenin ara rejim olduğunu unutuyorlar. Ara rejimin kurduğu hükümet sorun çözemiyor diye şimdi ara rejime tekrar dönülmesini istiyorlar. Sebep-sonuç ilişkilerini görmek lazım. Sonuç karşısında isyana kapılıp, o sonuca sebep veren merciye, gel beni kurtar demek olmaz.
Türkiye'deki entelektüeller biraz sabırsız ve aceleci mi? Derinliğine ve kalıcı çözümler yerine aceleci ve çabuk sonuçlar peşinde mi?
Çoğunluk, fikri tutarlılığa, ilkeli olmaya yeteri kadar değer vermiyor. Çifte standartlardan rahatsız olmuyor. Oysa bir entelektüel iç huzuruna, iç tutarlılığına önem vermelidir. Bir fikri, hayatın her alanına uygularsınız. Eğer ben kıyafet özgürlüğü diyorsam, o zaman onun da kıyafet özgürlüğünü savunmalıyım. Özel hayatımda savunduğum şeyi, kamu hayatında da savunmalıyım. Amerika için söylediğimi Türkiye için de söylemeliyim. Müslüman için söylediğimi Hıristiyan için de söylemeliyim. Bir de çoğunluk, özgürlük tutkunu değil. Kendisinin veya başkalarının özgürlüğüne yapılmış bir müdahale onu gerektiği kadar rahatsız etmiyor. Entelektüeller için 28 Şubat çok büyük bir sınavdı. Büyük bir bölümü 28 Şubat'ta sınıfta kaldı.
Halkın da içinde yer alacağı büyük dönüşümleri gerçekleştirmek çok uzun vadeli gözüktüğü için mi cumhuriyetin başından beri hep halksız çözümler peşindeyiz biz?
Çağdaş Kemalist proje özünde bir Jakoben projedir. Toplumun bir kalıba dökülüp, yeni bir toplum yaratılması projesidir. Türk aydınının altmış yılı halksız ve tepeden inme olan bu projenin içinde geçmiş. Entelektüellerin büyük çoğunluğu, kendini tarihi olarak devletin yanında, devletle eklemlenmiş bir biçimde dönüştürücü güç
olarak görüyor. Türkiye aydınının
önemli bir kısmı hâlâ, 'Ayaklar baş oldu, cahil cüheyla politikaya girdi' diye Demokrat Parti hareketini affedemiyor.
Sizce, Türkiye'nin yaşadığı ara rejimlerin bu ülkenin siyasetinde nasıl bir etkisi oldu?
Her seferinde siyasi partiler, budanıyor, toplumla bağları koparılıyor ve sonuçta partiler temsil vasfını daha da yitiriyor. Her seferinde sıfırdan kuruluyor, bir kısmı hiç kurulamıyor. Mesela Kürt meselesini siyasi platforma taşıması gereken bir parti bir türlü oluşamıyor. İslami duyarlılığı siyasete taşıması gereken parti ise boyuna kapatılıyor. Çok büyük kitleler temsil edilemiyor bu ülkede. En temel sorunlar siyasete taşınamıyor. Sen hiç kimsenin temsil edilmesine izin verme, sonra da temsili demokrasi işlemiyor de.
Şimdi 'ara dönem' istenirken, bunun ekonomiyle ilgili bir talep olduğu söyleniyor. Ama bunun bir de hukuk ayağı var. Ekonomide kimseye hesap vermeyecek olan bir ara dönem hükümeti, hukuksal uygulamalarında kime hesap verecek? Ya da hesap verecek mi?
Vermeyecekler. Türkiye'de şimdiye kadarki ara dönem hükümetleri hiç hesap verdiler mi ki. Bir savcı Kenan Evren hakkında dava açmaya kalktı, adamın başına gelmedik kalmadı.
Ekonomi ve hukuki uygulamalarında hesap vermeyecek bir ara dönemde yaşamak ister misiniz?
Silopi'de jandarma karakoluna girdikten sonra kaybolan iki HADEP'liye ne olduğunu sorduğum için benim hakkımda dava açıldı. Oysa gazetede çıkan haberlere göre, Jandarma Komutanlığı önce altı gün boyunca bu iki HADEP'li bize gelmedi dedi. Altı gün sonra açıklamasını değiştirdi, geldi dedi. Ben de, 'İki açıklama arasındaki çelişki açıklığa kavuşsun. Bu iki HADEP'liye ne oldu' diye yazdım. Bir gazeteci olarak ben siyasi parti liderlerine, Cumhurbaşkanı'na böyle bir soru sorsam, başıma hiç bir şey gelmez.
Niye?
Seçilmişleri eleştirebilirim. Ama orduya gözünün üstünde kaşın var demek yasak bu ülkede. Dediğin zaman mahkemeyi boyluyorsun. Ben bundan sıkıldım artık. Türkiye'de eğer ordu bu kadar dokunulmazsa, ben bir jandarma komutanına, 'Sana ziyarete gelen iki kişi oradan çıkmamışlar, öyle diyorlar, ne oldu' dediğimde bile ordunun şeref ve haysiyetini zedelemekten dolayı yargılanacaksam, bu hukuk devleti lafı çok kandırmaca oluyor. Bir kurum bu kadar kalın bir koruma zırhı altında olamaz. Bizim bu meseleyi artık konuşmamız lazım. Yedi aydır bu iki insanın başına gelenler konusunu aydınlatmak için tek bir adım atmayan devlet, bunu sordum diye benim peşime takılıyor. Ara rejim, bu hukuki dokunulmazlıkların, tabuların daha da koyulaşması demektir. Çünkü her kurtarıcı imtiyaz ve dokunulmazlık ister. Sen bir kez daha kurtarıcı olarak çağırırsan, bir kez daha imtiyaz verirsin. Oysa hiçbir şeyden kurtarabildiği yoktur.
Hâlâ ara dönemi tartışan Türkiye'den ümitli misiniz peki?
Ben de birçok insan gibi ümitsizlikle ümit arasında gidip geliyorum. Dalgalanıp duruyorum.
Gülay Göktürk NEDEN?
Türkiye, yeniden bir ara rejim tartışıyor. Daha 28 Şubat'ın siyasi hayatımızdaki etkisi sona ermeden, ülkemizde tekrar yeni ara dönem talepleri ortaya çıktı. Türkiye'nin ve özellikle Türk aydınının belki de hiçbir zaman kurtulamadığı 'halksız çözüm' arayışları, gene gelip gündeme yerleşti. Aydınlarımızın bir kısmı, Türkiye'nin en büyük sorununun Türk halkı olduğuna inanıyor gibiler. Ama bu halkın gelişmesinin tek parti yönetimleriyle, ara rejimlerle engellendiği, baskı altına alındığını da unutuyor gibiler. Aydınların bu halksız çözüm arayışlarını, sabırsızlıklarını, ara rejim ve ara dönem çağrılarını, Türkiye'nin en özgür ve bağımsız aydınlarından biri olan Gülay Göktürk ile konuştuk. Gülay Göktürk, bu tartışmalar sırasında Sabah gazetesinde yazdığı köşe yazısında, Türkiye'de bir 'entellektüel kriz' yaşandığından söz ederek, ara dönem tartışmalarına yeni bir boyut eklemişti. 12 Mart döneminde iki buçuk yıl hapis yatan Gülay Göktürk, muhabirlikten dergi yöneticiliğine basının her kademesinde çalıştı. Yedi yıldır köşe yazarlığı yapan Göktürk'ün bu sonbaharda yazılarını derlediği iki yeni kitabı daha çıkacak.