Bakan işkence davasını engelledi

Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu: 'İşkenceye sıfır tolerans' diyen Adalet Bakanı Cemil Çiçek, köylülere işkence yapmakla suçlanan 16 askerin yargılanması için gerekli izni vermedi.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Sezgin Tanrıkulu
Türkiye'de devlet kendi halkına karşı saydamlaşamıyor. Görüntü ile gerçek bu ülkede hep farklı oluyor. Devlet neredeyse her alanda kendi kendisiyle zıtlaşıyor. Bu zıtlık, son zamanlarda özellikle demokratikleşme konusunda yaşanıyor. Parlamento bir yasa çıkarıyor, bürokrasi başka şey uyguluyor. Sonuçta bizler, yasaları görüyoruz ama uygulamayı görmüyoruz. Bürokrasi de o görünmeyen bölgede, yasalara karşı çıkmak pahasına 'yasakçılığını' sürdürüyor. Meclis'te son iki yıldır Anayasa değişiklikleri ve yedi uyum paketi kabul edilmesine ve birçok özgürlük ülkemizde de garanti altına alınmasına rağmen, İçişleri Bakanlığı bir yıl önce yayımladığı bir genelgeyle Kürtçe isim koymayı yasakladı. Demokratikleşmeden yana olduğunu söyleyen ve çıkardığı uyum yasalarıyla övünen hükümet ise bu yasağa dokunmadı. Hükümet, genelgelerle getirilen diğer yasaklara da zaten dokunmuyo zaten. Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu ile bu art arda gelen yasakları, 'özgürlükçü' İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanı'nın uygulamalarını konuştuk.



Çocuklara annesinin, babasının anadilinde isim verilmesi yeniden yasaklanmış. Bu gerçek mi?
Evet gerçek. Bizdeki Nüfus Kanunu çok karmaşık bir meseledir. Hükümet ve İçişleri Bakanlığı son bir yılda çok teknik hukuksal hileler yaparak Kürtçe adları bu ülkede tekrar yasak hale getirdi. Üstelik bunu Avrupa Birliği'ne uyum süreci yaşanırken yaptı.
Size şikâyetler geliyor mu peki?
Mesela geçen hafta istanbul'da Maltepe Nüfus Müdürü Ranohi ismini kabul etmedi, çocuğu Eda olarak kütüğe yazdı. Oysa bir ay önce Meclis'te kabul edilen altıncı uyum paketi, 'Kürtçe ad' koymanın önündeki engeli kaldırmıştı. Ama tabii uygulama öyle değil. Nedeni de, İçişleri Bakanlığı yürürlükteki genelgeyi hâlâ iptal etmiyor. Böylece Kürtçe isim yasağı sürüyor.
Ne kadar zamandır bu yasak yürürlükte?
İçişleri Bakanlığı geçen yıl 23 Mayıs'ta sessiz sedasız bir genelge yayımladı ve çocuklarına Kürtçe isim koymak isteyen ailelere zorluk çıkarılmaya başlandı. Bu yasak, AB'ye uyum sürecinde getirildi üstelik. Bir taraftan kanunlarınızı demokratikleştiriyorsunuz, bunun için 2001 yılından beri Meclis'ten art arda uyum paketleri çıkarıyorsunuz, diğer taraftan da yeni genelgeler yayımlayarak verdiğiniz hakların kullanılmasını engelliyorsunuz, yeni yasaklar getiriyorsunuz. Mevcut özgürlük ortamını daha da geriye götürüyorsunuz.
Yasağı koyan kim? Kim yasaklamış bu isimleri?
İçişleri Bakanlığı. Genelgeyi esas alırsak, imza Bakanlık Müsteşarı'na ait ama Bakan tabii ki bu işin birinci derecedeki siyasi sorumlusu. Aslında tabii bürokrasi de direniyor. Yasada verilen haklara, tanınan özgürlüklere,
genelgelerle ve yönetmeliklerle karşı çıkıyor, yasaklar getirmeye çalışıyor. Bürokrasi bu yasaklamaları öyle anlaşılmaz bir dille yapıyor ki, genelgeleri ve yönetmelikleri ancak kendisi anlıyor. Halka açık olmayan uygulama talimatlarıyla da, bu yasakların nasıl uygulanacağını en uçtaki memura iletiyor. Zaten bir memurdan da kanunu uygulamasını isteyemezsiniz.
Niye?
Memur genelgeye bakar. 'Ben kanunu bilmem, genelgeye bakarım' der. Zaten şu anda yeni kanun çıkmasına rağmen, yürürlükteki genelge yüzünden nüfus müdürlükleri Kürtçe ad koydurmuyor. AB'ye uyum süreci uygulamada boğuluyor. Yasaların demokratikleşmesinin pratikte bir anlamı kalmıyor. Biz ise Meclis Anayasa'yı ve kanunları değiştiriyor, iyileştiriyor diye demokraside bir mesafe aldığımızı sanıyoruz. Oysa bu ülkede bürokrasi, siyasi iradenin üzerinde. Yasalar sonuçta 'devlet aygıtı' tarafından uygulanıyor. Bu devlet aygıtını meydana getiren bürokrasi henüz demokratikleşme sürecine uygun bir zihniyete sahip değil. Demokratikleşmeye direniyor.
Çocuğuna istediği ismi koyamayan anne-babalar ne yapıyor peki? Nasıl bir çözüm buluyor?
Sonuçta hayatın içinde iki adlı çocuklar dolaşıyor. Aile içinde çocuğun
adı Roşat, okulda Reşat. Yine aile içinde çocuğun adı Mizgin, okulda ise Türkçe karşılığı olan Müjde. Bu çift isimli insanlar devletle barışamazlar.
Çünkü en başta kendileriyle barışık olamazlar. Biz bu insanların devlete ve topluma nasıl güven duymalarını isteyeceğiz ki? Mümkün mü? Ad, insanın doğrudan benliğiyle ilgilidir. Düşünün ki siz iki adlısınız. Böyle bir şey olamaz ama Kürtçe isim yasağı hâlâ devam ediyor işte. Çünkü bu ülkede bürokrasinin iradesi yasama organının iradesinin üstünde. Bu bürokrasi yasaklayıcı genelgeler yayımlıyor.
Bu ülkede hâlâ isim yasaklandığını Mehmet Altan'ın bir yazısından okuyup, öğrendik. Bir aile; çocuğuna Berfin ismini koyamamış. Halbuki Berfin isminde insanlar yaşıyor bu ülkede. Hem bu isim var, hem bu isim yasaklı. Bu çelişkinin mantıklı bir açıklaması bulunuyor mu sizce peki?
Mantıklı açıklaması yok. Zaman zaman devlete, yani bürokrasiye 'aman ne olacak' diye bir hezeyan geliyor ve sonunda işte bu tür yasaklar konuyor. O hezeyan geçince tekrar bir yumuşama ve uygulamada bir rahatlama dönemi yaşanıyor. Bakın, 12 Eylül'den önce bu ülkede insanlar çocuklarına Kürtçe
isim koyabiliyordu. Bugün adı Berfin, Helin, Hazal, Baran, Kendal olan 40 yaşını geçmiş insanlar var. Ama 12 Eylül'den sonra nüfus müdürlüklerine birer Kürtçe isim fihristi gönderildi ve o fihristteki adların konulması yasaklandı. Özal döneminde çıkarılan genelgelerle tekrar bir rahatlama oldu. Ayrıca Yargıtay da 'Kürtçe isimler milli kültüre aykırı değil' diye net kararlar verdi. Bu yumuşama 10 yıl sürdü. AB'ye uyum sürecinin başladığı 2001 yılında ise tam tersi bir 'fiili süreç' yaşandı.
Anlamadım, ne yaşandı?
Jandarma komutanlıkları, köy köy dolaşarak çocuklarına Kürtçe ad koyan aileleri tespit etti. Savcılıkların bu aileler aleyhine dava açmasını istedi. Nitekim pek çok köylü aileye çocuklarının ismi yüzünden dava açıldı. Sonra da o tuhaf genelge yayımlandı. Kürtçe isim koyma konusundaki takdir hakkı bu genelgeyle valiliklere tanındı. Aslında bunun anlamı,
'Kürtçe adı yasaklayacaksınız' idi. Nitekim öyle oldu. Valilikler bizim bilmediğimiz gizli genelgelerle veya gizli talimatlarla nüfus müdürlerine
'Kürtçe ad koydurmayın' talimatını verdiler. Şimdi durum bu işte.
İsimlerin yasaklanması, parlamentonun kabul ettiği son Altıncı ve yedinci uyum paketlerindeki yasalara uygun mu yoksa biz yasalara aykırı bir uygulamayla mı karşı karşıyayız?
Çok açık bir biçimde yasaya aykırı bir uygulama söz konusu şu anda.
Siz isim yasaklarıyla ilgili olarak, durumun düzeltilmesi için mahkemelere başvurdunuz mu peki?
Açılan davalar var ama sayısı çok değil. Vatandaş, Kürtçe isim nedeniyle devletle karşı karşıya gelmek istemiyor. Türkiye'de özellikle bu konularda hak aramak da kolay iş değil. Artık bu konu toplumun gündeminden çıkmalı. Geçenlerde bir üniversite öğrencisi aile içindeki Berivan adını kamusal hayatında da kullanmak istedi. Bunun için de Ayşe adını Berivan'la değiştirmek için mahkemeye başvurdu. Ama mahkeme, '22 yıl bu adla yaşamışsa, bundan sonra da yaşar. Kaldı ki kişi, Ayşe isminden ötürü herhangi bir sorunla karşılaşmadı' diyerek başvuruyu reddetti. Sorun Ayşe ismi değil ki, sorun kızın kendisine ait olan ismini artık kamusal hayatta da kullanma talebi.
Peki Parlamento yasa çıkarıp özgürlükleri genişletirken, Parlamento'nun yasalarına karşı yönetmelik yayımlayan birimler mi var devletin içinde?

Evet. Her bakanlıkta ve özellikle özgürlüklerle doğrudan ilgili olan
İçişleri ve Adalet gibi kilit bakanlıklarda bürokrasi bu sürece direnen bir yapıda. Yürürlükteki yasalara rağmen, uygulama yönetmelikleriyle bu yasaları işlevsiz hale getiriyor ve parlamentonun iradesinin önüne geçerek demokratikleşmeyi dar alana hapsetmeye çalışıyor. Bunun birçok örneği var.
Ne gibi?
Mesela bu ülkede işkenceyi önlemek için dört yıldır çok köklü değişiklikler yapılıyor. Hatta yeni çıkan altıncı uyum paketinde 'işkence cezaları ertelenemez' denildi. Ayrıca Adalet ve İçişleri bakanları da çıktı, 'İşkenceye sıfır tolerans göstereceğiz' dediler. Ama bizim yargı bürokrasimiz, savcılarımız çok yaratıcıdır. Hâlâ öyle yasa maddeleri buluyorlar ki, işkence yapanları yargıdan kaçırıyorlar. İki yıl önce Beytüşşebap'ta köylüler 16 askerin 30 köylüye işkence yaptığı iddiasıyla mahkemeye başvurdu. Ama savcı, erleri Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na tabi kıldı.
Jandarma erleri hâkim ve savcı mı oldu bu durumda?
Öyle... 18 yıllık avukatım, bir jandarma erinin Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun kapsamına girebileceğini düşünemezdim. Hâkim ve savcıların terfi ve tayinini düzenleyen bu kanuna göre, bir hâkimin ve savcının yargılanabilmesi için Adalet Bakanı'nın izni gerekir. Jandarma erleri için de bu izin gerekti tabii ve 'işkenceye sıfır tolerans' diyen Bakan, biliyor musunuz ki bu izni vermedi. Üstelik işkenceyi önlemek için yapılan bütün bu değişikliklerden sonra bu izni vermedi. Bu çok yeni bir olay, karar geçenlerde çıktı.
Başka bilmediğimiz yeni yasaklar var mı bizim?
Evet, yasaya rağmen uygulamalardan örnekler var. Geçen yıl 3 Ağustos'ta çıkan uyum paketiyle, Kürtçe kurs açmanın önü açıldı. Ama sonra Milli Eğitim Bakanlığı bürokrasisi öyle bir yönetmelik yayımladı ki, Kürtçe kursların nasıl açılamayacağını bu yönetmelikle düzenledi. Nitekim bir tane bile kurs açılamadı. Çünkü yönetmelik Özel Öğretim Kurumları Kanunu'na gönderme yaptı. Bu kanuna göre öğretmen olabilmek için eğitim fakültesinden mezun olmak lazım. Türkiye'de eğitim ve dil tarih fakültelerinde Kürtçe bölümü yok ki, buralardan mezun olmuş Kürtçe öğretmeni bulunabilsin. Dolayısıyla böyle bir öğretmen yok, öğretmen olmayınca da kurs yok. Eğer yasayı uygulamak istemiyorsanız yasak çoktur zaten. Mesela Anayasa'da konut dokunulmazlığıyla ilgili değişiklik yapıldı.
Peki orada ne oldu?
'Hâkim kararı olmadan kimse evinizi arayamaz' denildi ama üç ay önce İçişleri ve Adalet bakanlıkları ortak bir arama yönetmeliği çıkardı. Bu yönetmelik, 'Kolluk memurları mümkünse arama kararını gösterirler' diyor. Yani mümkün değilse göstermezler demek istiyor. Bu, arama kararı olmadan evinize girebilirler demektir. Bürokrasinin demokratikleşmenin
önündeki bir başka direncini gösteriyor bu yönetmelik. Siz AB'ye, 'Bakın ben anayasamı değiştirdim. Benim anayasam Alman Anayasası'ndan da ileri' diyorsunuz. AB de size 'Uygulamayı göreyim' diyor. İşte uygulama bu. Yasayla hak verip yönetmelikle geri alıyorlar. Böylece özgürlükler, haklar kullanılamaz hale geliyor.
Peki Anayasa'ya aykırı yönetmelik çıkarmak suç değil mi?
Ceza hukuku açısından suç değil ama bu durum hukuka aykırı tabii. Danıştay bu uygulamayı iptal edinceye kadar bu fiili durum sürecek.
Üçüncü uyum paketi, DGM tarafından gözaltına alınanlara avukatıyla görüşme hakkı tanıdı. Bu yasa değşikliğinin amacı gözaltındaki işkence iddialarını önlemekti. Gözaltına alınan kişinin ailesi bize müracaat ediyor, avukatı olarak Emniyet'e gidiyoruz, ama polis 'Zanlı avukat istemiyor' diyor.
Zanlı avukat istemediğini size mi söylüyor?
Hayır, onu biz görmüyoruz. O, bizi istemediğini polise söylüyor.
İstediğiniz yasayı yapın sonuçta mahkemeler ve kolluk gücü bu yasayı istediği gibi uyguluyor. Yargının ve İçişleri Bakanlığı'nın bu kadrosuyla hak ve özgürlükler konusunda genişleme sağlanamaz. Mesela Kürtçe televizyon
ve radyo yayını, yasa izin vermesine rağmen yönetmelik çıkmadığı için hâlâ yapılamıyor. Kürtçe yazılı yayın konusunda ise herhangi bir yasak yok. Kürtçe gazete, dergi çıkıyor. Ama bu konuda da öyle tuhaf olaylar yaşanıyor ki...
Ne gibi?
Basın Kanunu'nda bir madde var. Yabancı dilde yayın yapan yayınların yazıişleri müdürlerinin o dili bilmesi gerekiyor. Bir ay önce polisler Gaziantep'te Kürtçe yayımlanan 'Fırat'ta Yaşam' gazetesine gidiyor. Yazıişleri müdürüne Kürtçe sınav yapıyorlar. Ona gazetedeki yazıyı okutup tercüme ettiriyorlar. Sonra da bir karara varıyorlar ve bunu gazeteye tebliğ ediyorlar: 'Yazıişleri müdürü yüzde 70 Kürtçe biliyor. Değiştirilmesi lazım.'
Bir yandan Kürtçe dil kurslarının, televizyonların yasayla serbest bırakıldığı söylenirken bir yandan da isimleri yasaklamanın sizce amacı ne? Birileri bunu huzursuzluk yaratmak için mi kullanıyor?
Ad, kimliğin öne çıkan yanıdır. Adla uğraşarak insanların kimliğine ve benliğine müdahale edilmek isteniyor. Bu aslında Kürt kimliğine bir müdahaledir. Devlet zihniyeti Kürt kimliğini hâlâ kabul etme noktasında değil. Demokratikleşme yolunda yasal düzenlemeler yapılıyor, siyasiler 15 yıldır 'Kürt realitesini tanımalıyız' diyor ama bu realite Beytüşşebap'taki çavuşa, İstanbul'daki nüfus memuruna takılıyor. Sonuçta Kürt realitesi Beytüşşebap'taki jandarma çavuşudur, İstanbul'daki, Diyarbakır'daki nüfus memurudur. Bunlar bürokrasinin tepesinden aldıkları talimat sonucu böyle davranıyor.
Bürokrasinin tepesindeki zihniyet de hep aynı. İnsan hakları konusunda değişiklik yok. Demokratik yasalar bir günde Meclis'ten çıkıyor ama bunlara uygun genelgeler bir türlü çıkarılamıyor. Mesela isim konusunda İçişleri Bakanı çok rahat talimat verebilir ama...
İçişleri Bakanı, Diyarbakır milletvekili. Bu konuda hiçbir duyarlılık göstermedi mi?
Bakan inisiyatif kullanmıyor. Aslında bir saatlik bir iş bu. İçişleri Bakanlığı bir cümlelik bir genelge yayımlamalı. 'Mevcut genelgeyi kaldırıyorum, herkes ahlaka aykırı olmadığı takdirde istediği adı koyabilir' demeli. Ama bunu diyemiyor.
İsim yasaklarını mahkemeler yoluyla durduramazsanız nasıl bir hukuksal süreç başlatmayı düşünüyorsunuz?
AB'ye 'Adalet Herkes İçin' diye proje sunduk, kabul edildi. Bize 464 bin euro verecek. Biz de adalete ulaşmakta güçlük çeken, hukuka aykırı uygulamayla karşılaşan vatandaşa avukatlık hizmeti ve hak arama eğitimi vereceğiz. Eylülde, faili meçhul cinayet, mayın, göç, isim mağdurlarını ilgilendiren hak arama kampanyası başlatacağız.