Basın tarihi: Sansür tarihi

Osmanlı İmparatorluğu'nda 24 Temmuz 1908'de 'basında öndenetim' uygulaması kaldırıldı.
Haber: Ahmet ÇAKIR / Arşivi

Başlarken...
Osmanlı İmparatorluğu'nda 24 Temmuz 1908'de 'basında öndenetim' uygulaması kaldırıldı. Her ne kadar o günden sonra 24 Temmuz Türkiye'de 'sansürün kaldırıldığı gün' olarak kutlansa bile, Türkiye'de basın Osmanlı'dan başlayarak hemen her zaman siyasal iktidarların tehdidini üstünde hissetti. Matbanın kullanılmasında olduğu gibi, basının oluşumunda da batıya göre bir hayli geç kalan Osmanlı İmparatorluğu, ilk gazetenin yayınından itibaren de basını özgürleştiren değil, denetim altına alan mekanizmalara ağırık verdi. Baskı geleneği, ne yazık ki cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürdü. İşte Radikal'in bu dizisinde okuyuculara Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti'nde 'sansür'ün ve basının geçmişi ve bugünü, Ahmet Çakır'ın özenli incelemesiyle sunulacak.
***
19.yüzyılın başlarında Batı, sosyoekonomik ve kültürel alanda büyük atılımlar içindeyken, Osmanlı İmparatorluğu gitgide hızlanan bir gerileme sürecine girmiştir.
İmparatorluk 'Hasta Adam' olarak anılmaktadır.
Kötü gidişi durdurabilmek için III.Selim ve
II.Mahmut gibi padişahların kimi çabaları görülür. Ne ki, bunlar, köklü önlemler değil, 'ıslahat' adıyla, işleri yer yer büsbütün kötüleştiren yenileşme çabaları olmuştur. II.Mahmut'un 1831'de bir gazete çıkarılması için verdiği buyruk, bu yenileşme çabaları kapsamında ele alınmalıdır.
İlk Türk gazetesi
1 Kasım 1831'de yayımlanan 'Takvim-i Vekayi' ilk Türk gazetesi sayılır. Bundan önce 1794'ten başlayarak yabancı gazeteler çıkarılmıştır. Fransa'da 'La Gazette'nin yayımlanmasından 200 yıl sonra, ilk Türk gazetesi, 'padişah buyruğuyla' yayın yaşamına başlıyordu. Padişah II.Mahmut, bu gazeteden beklediğini şöyle anlatmıştır:
"Bu gazete, kutsal şeriata ve devlet düzenine dokunmama şartıyla, benim
iktidarıma çok yardımcı olacaktır."
Dizgi yanlışı
Gazetenin yayını 1860'a dek sürmüş, bu tarihte bütünüyle 'Resmi Gazete'ye dönüştürülmüş, 1879'da bir dizgi yanlışı yüzünden kapatılmıştır. 1891'de yeniden yayın yaşamına başlayan Takvim-i Vekayi, 1892'de yine aynı nedenle kapatılmış ve 1908'e dek yayımlanamamıştır.
Takvim-i Vekayi'nin durumu ve Ceride-i Havadis kepazeliğinin ardından 21 Ekim 1860'ta Agâh Efendi'nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval gerçek anlamda ilk Türk gazetesi sayılır.
İlk gazete kapatma
Ülkemize gazete çok geç gelir ama ilk kapatma olayı çok hızlı gerçekleşir. Tercüman-ı Ahval'de, imparatorluğun durumunun kötülüğünü anlatan ve yöneticileri eleştiren yazılar yayımlanır. Ziya Bey'in, eğitim konusundaki bir yazısı, gazetenin kapatılmasına neden olacaktır. Tercüman-ı Ahval, 43. sayısından sonra Mayıs 1861'de iki hafta süreyle kapatılır.
Kapatma, Tercüman-ı Ahval ile rekabet halinde olan Ceride-i Havadis'in geçici bir kazancıdır. Bu konudaki haber şöyle verilir: "Tercüman-ı Ahval adlı gazetenin yazarı yetkisinin dışında hareket ettiğinden, kendisi Babıâli'ye çağırılarak matbaasının kapattırıldığının resmen tebliğ olunduğu haber alınmıştır."
İki hafta sonra tekrar yayımlanan Tercüman-ı Ahval'de konuyla ilgili olarak şöyle denir:
"Elimizde olmayan nedenlerle birkaç gün gecikmeden sonra Babıali'nin izniyle Tercüman-ı Ahval yine çıkıyor. Vah vah Ceride-i Havadis'in umduğu özgürlüğün (meydanı boş bulmak anlamında olmalı) tadı pek uzun sürmedi." (Server Rıfat İSKİT,
'Hususi İlk Türkçe Gazetemiz, Tercüman-ı Ahval ve Agâh Efendi' Ankara-1937, s.35)
Yasa yok ama işlem var
1831'den sonraki 30 yılı aşkın sürelik gelişmelere karşın, konuyla ilgili bir yasa yoktur. Gerçi bu yönetim açısından sakınca doğurmaz. Hoşa gitmeyen gazete ve gazetecilere 'gerekli işlem' uygulanmaktadır.
Fakat, özellikle dünyadaki insan haklarıyla ilgili gelişmeler ve bunların aydınlar aracılığıyla Osmanlı toplumuna yansıtılmaya çalışılması, basın alanındaki sorunların çözüme bağlanması zorunluluğu, düzenleyici kuralların belirlenmesini gerektiriyordu.
İlk tüzük 15 Şubat 1857'de yürürlüğe girdi. Bu tüzük, kitap ve broşürlerin basılmadan önce denetimden geçirilmesiyle ilgili hükümleri kapsıyordu. Matbaa sahibiyle çalışanlar hakkındaki bilgilerin yönetime verilmesi de hükme bağlanmıştır.
İlk hukuksal çalışmalar, 1858' de Fransız ceza yasasından alınan hükümlerle getirilen yasaklamalardır. Bu tarihten 1909'a kadar çıkarılan ve pek çok kez değişiklik yapılan yasalarda, düşünce açıklama özgürlüğüne karşı hükümler kalıplaşmış biçimde yer almıştır.
İlk basın tüzüğü
İlk Basın Tüzüğü (Matbuat Nizamnamesi) 1864'te yürürlüğe girdi. Tüzük, Tanzimat ilericiliğinin tipik örneğidir. Çünkü, farklı koşullar hiç gözetilmeden, Fransız basın yasasından aktarılmıştır. Oysa Fransız basını, 220, Osmanlı basını ise 30 yıllık bir geçmişe sahiptir. Ülkede belli başlı dört gazete vardır. Ama yönetim, basının gücünü ve yönetime karşı tavrını sezmiştir.
1864 Tüzüğü, basın alanındaki gerekli hukuksal düzenlemenin sağlanmasından öte
amaçlar taşır. Nitekim, cezaların oldukça geniş biçimde yer aldığı bu tüzükte, özgürlükler konusunda aynı özenin gösterilmemiş olması, bunun açık bir kanıtıdır. Sadrazam Fuat Paşa'nın 'ileri görüşleri'yle biçimlenen tüzük özgürlükleri kısıtlayıcı yöndeki değişikliklerle birlikte 1909'a değin yürürlükte kalacaktır.
Ali Kararname ve Girit sorunu
Tazminat dönemindeki yasaklamaların en ünlüsü, 1867'de çıkarılan 'Âli Kararname'dir.
Osmanlı yönetimi her alanda baş edilmez güçlükler içindedir. Özellikle, 'Muhbir' gazetesinin 'Girit sorunu'yla ilgili yayını yönetimi kızdırmaktadır. Çünkü yönetim, Girit sorununu, ülke çıkarlarına uygun bir sonuca bağlayabilecek güçte değildir. Bu durum, kamuoyunda tepkiyle karşılanacaktır. Söz konusu tepkilerin açıklandığı yer de gazetelerdir.
'Ulusal meclis' isteği
Muhbir gazetesinde Ali Suavi, yönetimin Girit konusundaki aciz tutumunu sert bir biçimde eleştirir; 'ulusal bir meclis' kurulmasından söz eder. Yönetim çok rahatsızdır.
Âli Kararname'den 10 gün önce, Tasvir-i Efkâr gazetesinin 465. sayısında Namık Kemal, 'Şark Meselesi' başlıklı bir yazı yayımlar. Bu yazı, yönetimi hop oturtup hop kaldıracaktır! Beşinci kez Sadrazam olan Âli Paşa, ilk iş olarak basınla ilgili bir kararname yayımlar. 27 Mart 1867'de yayınlanan kararname şöyledir:
"İstanbul'da yayımlanan gazetelerin:

  • Bir süreden beri kullandıkları dil ve tuttukları yol,
  • Ülkenin genel yararına aykırı aşırılıklar,
  • Devlete bile dil uzatanlar,
  • Fesat aleti olarak bir takım zararlı fikirleri ve yalan haberleri yayanların..."
    çeşitli cezalara çarptırılacağı bildiriliyordu.
    Aslında, 'zararlı fikir ve yalan haberler...' suçlamalarının dayanaksızlığını,
    yöneticiler de biliyordu. Fakat, ülke 1838'den bu yana, yarı sömürgeleşme sürecinde epeyce yol almıştı. Patlak veren siyasal sorunlar, büyük ölçüde 1838 antlaşmasının siyasal plandaki yansımalarıydı. Örneğin Namık Kemal, sözü edilen yazısında, yabancıların içişlerimize karışmalarını eleştirir. Yabancıların içişlerine karışmasını engelleyemedi ama Namık Kemal'i susturdu.
    Kapatılan gazeteler
    Ali Kararname'nin yürürlüğe girmesinden sonra, basın özgürlüğü tamamen ortadan kalkmıştır. Gazeteler ne yazsa, yönetime beğendiremez. En ufak sürçmede, Âli Kararname'ye dayanılarak gazetelerin kapısına kilit asılır.
    Muhbir, Ayine-i Vatan, Utarit, Diyojen,
    İbret, İbretname-i Âlem, Hadika, Hülasat-ül Efkâr, Şark, Hayal ve Basiret gazeteleri sık sık 15 günden başlayan kapatma cezalarıyla karşılaştı; kimileri de tamamen yasaklandı.
    Sakıncalı gazeteciden memur
    Yönetim, baskıların yanında, gazetecilerin susturulması için başka yöntemler de uygular. Halkı uyandırmak için çalışan, türlü yolsuzluk ve aksaklıkları ortaya çıkarıp bunlarla yılmadan savaşanları etkisiz hale getirmek için örtülü sansür biçimleri gündeme gelir. Bu girişimleri eleştirmek için yazdığı 'Matbuat' başlıklı yazıda şöyle der Namık Kemal: Hokkamı dilenci çanağı, kalemimi dilenci değneği yapmayacağım. Aç kalsam dahi besleme ve ısmarlama gazeteciliği benimsemeyeceğim.
    En ilginç yöntemlerden biri, zararlı görülen kişilerin önemli devlet memurluklarına getirilmeleridir! Namık Kemal şöyle yazar:
    "Hükümet gazeteleri kapatıp gazetecileri
    oraya buraya gönderirken, bunların devletin çıkarlarına aykırı düşünceleri olduğunu ileri sürüyor. Bu zararlı kişiler nasıl olur da devlet memuru olarak kullanılırlar?"
    Basının direnişi
    Bütün bu baskılara karşın, gazeteciler yiğitçe direnmekte ve her durumda halka hizmeti sürdürmeye çalışmaktadırlar.
    "Ülkemizde basın kadar şiddetli ceza görmüş hiç bir şey yoktur. Yine de basının gösterdiği yiğitçe direnme herkese hayret veriyor."
    Baskılar, bozuk toplumsal düzenin büsbütün bozulmasına; zalimlerin egemenliğinin biraz daha uzamasına yol açar ama sonuç, kaçınılmaz bir yıkım ve yok oluştur. Namık Kemal Magosa'ya sürgüne yollanırken şöyle yazar:
    "Özgürlüğün aslı fikir gücüdür. Bir adamın taşlarla beyni ezilse, düşün ve kanılarını değiştirmek olası mıdır? Pek kanlı ve sayısız deneyimlerle, bir fikrin ancak başka bir fikirle yenilebileceği görülmüştür."
    Öndenetim
    Sadece 20 gün sonra meşrutiyet ilan edileceğine göre, 11 Mayıs 1876'da yönetimin nasıl bir umarsızlık içinde kıvrandığını anlamak kolay. Artık ipin ucunu iyice elinden kaçıran Mahmut Nedim Paşa yönetiminin en küçük bir eleştiriye bile hoşgörüyle bakabilecek hali kalmamıştır. Bu nedenle, 11 Mayıs 1876 tarihli bir kararnameyle, basına öndenetim zorunluluğu getirilir. Kararnamede şöyle denilmektedir:
    "Osmanlı basınında çıkan yazılara hükümet gerekli dikkati göstermiş ve çoğu zaman gazeteleri süreli ve süresiz kapamışsa da basın disiplin altına alınamamıştır. Bunun için gazetelerin baskıdan önce muayenesine karar verilmiştir. Bu karar geçicidir."
    Tepkiler ve sonuç
    Gazeteciler kararnameye karşı büyük tepki gösterir. Basiret gazetesi, "Bugün makinemiz kırılmış olduğundan, gazetemiz böyle yayımlanmıştır", diye büyük bir uyarı koyarak birinci, ikinci ve üçüncü sayfaları beyaz bırakmış, yalnız dördüncü sayfasına ilanları basmıştır. 'Sabah' gazetesi başyazarı Şemsettin Sami'nin, bu öndenetimi kınamak için uyguladığı yöntem ise, sonraları çok kullanılacaktır: Öndenetimin çıkardığı yerleri boş bırakarak yayımlamıştır gazeteyi. Okuyucu, genellikle belli konulardaki yazıların yerlerine alışmış olduğundan, öndenetimin neleri makasladığını öğrenebilecektir. (Ebuzziya Tevfik, Cilt 1, s.268).
    Tepkiler çok çabuk sonuç verecek, Mahmut Nedim Paşa görevden alınarak, basına öndenetim zorunluluğu da kaldırılacaktır.
    ***
    İlk Türk basın şehidi: Hasan Fehmi
    Hasan Fehmi, Serbesti gazetesinin başyazarıydı. Siyasal Bilgileri bitirdikten sonra, Paris'e gitmiş; bir süre de Mısır'da yaşamıştı. II.Meşrutiyet'in ilanı üzerine İstanbul'a dönen Hasan Fehmi, gazetesinde, İttihatçıların yanlış uygulamalarını eleştirmeye başlar. Bu yüzden tehdit edilir ama o yazdıklarını daha da şiddetlendirir: İttihat ve Terakki'nin fenalığı açlıktan da, kıtlıktan da, koleradan da daha fazla tahribat yapmaktadır...
    Hasan Fehmi'yi tehditle susturamayacaklarını anlayan İttihatçılar, onu öldürmeye karar verirler. 5 Nisan 1909 akşamı, üç arkadaşıyla birlikte Galata Köprüsü'nden geçerken kurşunlanır Hasan Fehmi. Yanındaki arkadaşlarından Şakir Bey, ona ateş edenin bir süvari zabiti olduğunu görür.
    Ertesi günkü Serbesti gazetesinin birinci sayfasında büyük puntolarla Hasan Fehmi'nin öldürüldüğü haberi verilir: Basın özgürlüğünün ilk kurbanı, ömrünü sürgünlerde geçirmiş olan özgürlük savaşçısı Hasan Fehmi Bey'in ruhuna Fatiha...
    Gençliğin öfkesi
    Hasan Fehmi'nin öldürülmesi, özellikle üniversite gençliği arasında büyük heyecan yaratır. Ertesi gün, gençler, Babıali'nin önünde toplanır 'Katili İsteriz!' diye bağırır. Aralarında seçtikleri bir kurul, Sadrazamla görüşür. Kurulun başındaki genç (Burhan Felek), katillerin hemen bulunmasını istediklerini belirtir:
  • Makedonya dağ kanunlarıyla memleket yönetilmez. Hasan Fehmi'nin katili bulunup cezası verilmelidir!
    Sadrazam, "Katili bulur, astırırım" der. Gençler daha sonra Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey'le görüşürler. "Artık bu gizli eller kırılsın. Millet kan ağlıyor. Katilleri isteriz!" diye tepkilerini belirtirler.
    Ancak bunlardan bir sonuç çıkmaz.
    ***
    Ahmet Samim'in trajik sonu
    Ahmet Samim, Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej'deki öğreniminden sonra, II.Meşrutiyet ertesinde gazeteciliğe başlar. İlkin Osmanlı gazetesinde yazmıştır. 31 Mart Olayı'ndan sonra Hilal gazetesini çıkarmış, daha sonra da Sadayı Millet gazetesinin başyazarı olmuştur.
    Bu gazetedeki başyazılarında, İttihatçıları eleştirmekte, basın özgürlüğünün değerini ve önemini savunmaktadır.
    İttihatçılar onu önce tehdit eder, sonra uzlaşmaya çalışırlar. Öldürülmesinden
    iki gün önce, İçişleri Bakanı, Ahmet Samim'e valilik önerir. Ahmet Samim, başına gelecekleri bildiği halde, bu öneriyi kabul etmez. Bir arkadaşına şöyle yazar: "İttihat ve Terakki Cemiyeti, ölümüme hükmetmiş;
    idam olunacağım. Bunu yarı resmi suretle bildirdiler.
    Ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilmiyorum."
    9 Haziran 1910 Perşembe akşamı, arkadaşı Fazıl Ahmet'le gazeteden çıkıp Eminönü'ne doğru yürürler. Bahçekapı'ya ulaştıklarında silah sesi duyulur; Ahmet Samim yere yıkılır...
    26 yaşındaydı
    Ahmet Samim cinayeti gazetelerde hiç yankılanmamıştır. Büyük acı duyan arkadaşları
    bir şeyler yapmak için çırpınmaktadırlar. Refik Halit şöyle anlatıyor: Suçu işleyenin hükümet olduğunu ispata çalışacaktık. Hem askeri hem sivil iki başlı Makedonya diktatörlüğünün hüküm sürdüğü sırada bildiri basmak bizi idama götürebilirdi; yayınımızı gazete ile yapabilirsek müebbet kürekle kurtulabilirdik.
    Bizler kadar deli birini bulmak gerekiyordu. Bulduk: Türkiye'nin ilk sosyalisti Hilmi'nin
    İştirak gazetesi. Hilmi kabul etti. Gazeteyi ben doldurdum. Katil karşısında susan mebuslara, Türkçe gazetelere atıp tutmuştum İştirak gazetesinin o sayısı, hükümet toplatma kararı verip harekete geçinceye kadar satışa çıkarıldı ve ertesi sabah en çok satılan, kapışılan, satış rekoru kıran bir gazete oldu.
    Bir tuhaf gazete: Ceride-i Havadis
    Takvim-i Vekayi'den sonra ikinci Türkçe gazete, 3 Temmuz 1840 tarihinde yayımlanan 'Ceride-i Havadis'tir. Gazetenin, Osmanlı'nın içinde bulunduğu durumu çok iyi anlatan bir öyküsü vardır:
    Kadıköy yakasına yerleşmeye başlayan yabancılardan halk hoşnut değildir. Yakınmaları değerlendiren Üsküdar Muhafızı Firafi Ahmet Paşa, yabancıların Beyoğlu yakasına taşınmaları için buyruk verir. Bu arada, 'Morning Herald' gazetesinin muhabiri William Churchill, Paşa'dan, bu bölgede avlanmak için üç aylık bir izin alır. Bu avlardan biri sırasında kaza sonucu küçük bir çocuğu yaralar. Paşa da Churchill'i hapsettirir.
    Diplomatik sorun
    Fakat bir süre sonra konu, Osmanlı ile İngiltere arasında siyasal soruna dönüşür. İngiliz elçisi, bu konuyla özel bir biçimde ilgilenir. Sonunda William Churchill'i hapisten kurtarmakla kalmaz, ona, Osmanlı hükümetinin tazminat ödemesini de sağlar.
    Bu tazminat:
  • Pırlantalı bir nişan,
  • 350 bin kuruş değerinde zeytinyağı dışsatım ayrıcalığı,
  • Türkçe gazete çıkarma haklarından oluşmaktadır.
    Dışişleri Bakanlığı'ndan olay yüzünden alınan Akif Paşa'nın İçişleri Bakanlığı'na getirilmiş olması nedeniyle, William Churchill, bu ayrıcalıkların sonuncusunu kullanmak için pek acele etmez. Sonunda, Akif Paşa görevden alınınca, 1840 yılında bir basımevi kuran William hurchill, 'Ceride-i Havadis'i yayımlar.
    'Alamancı' Basiret!
    'Basiret' gazetesi 22 Ocak 1869'da Ali Bey tarafından çıkarılır. Sonradan gazetenin adıyla birlikte 'Basiretçi Ali Bey' olarak anılan Ali Bey, basın tarihimizin ilginç kişilerinden biridir.
    'Basiret'in 1870-Fransız-Alman savaşında Bismarc'ı desteklemesi, çok ilgi çekici sonuçlara yol açacaktır. Fransa İmparatoru III.Napolyon'un, "Askerlerime imparator Wilhelm'in sarayında çorba içireceğim, Kraliçe Auguston'un salonunda dans ettireceğim!" biçimindeki küstah sözlerine karşılık Prusyalıların dürüst tavırları, savaş haberlerini doğru vermeleri, Basiret'in, Prusyalıları tutmasının belli başlı nedenleridir. Yine Basiret'in, Osmanlı yönetiminin Fransız yanlısı olmasından doğabilecek sorunları göze alması da, yiğitçe bir davranıştır.
    Hediyesi baskı makinesi
    Basiretçi Ali, Tarık Zafer Tunaya'nın deyişiyle, "1870 Alman-Fransız savaşından kazançlı çıkan tek Osmanlı'dır." (Ali Bey-Basiret Gazetesi İmtiyaz Sahibi,
    'İstanbul'da 50 Yıllık Önemli Olaylar', Sadeleştiren: Prof. Tarık Zafer TUNAYA, Önsöz, s.5)
    Basiretçi Ali, Almanya'ya davet edilir. Bismarc, Basiretçi Ali'yi bir ay konuk ettikten sonra, kendisine bir miktar parayla ve bir baskı makinesi armağan eder. Bu yüzden, Basiretçi Ali, 'yabancı bir devletten para alan ilk gazeteci' sayılır.